Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NECATİ MERT'E "FAHRİ DOKTORA" UNVANI Heceöykü, Sayı: 51, Haziran-Temmuz 2012
 
Sakarya Üniversitesi Senatosu 1 Mart’taki 386 nolu toplantısında Necati Mert’e, kırk yıldır istikrarlı olarak öykü, deneme ve incelemeler yazması, Adapazarı insanının gözleme dayanan özelliklerini ve ilişkilerini incelikli bir duyarlıkla sanatlaştırması, Adapazarı’nı ulusal edebiyatın teması haline getirmesi, başlangıcından beri de duru ve sağlam bir dil kullanması nedeniyle “Fahri Doktora” unvanı verdi. 9 Nisan’da da Üniversite’de Kültür ve Kongre Merkezi’nin büyük salonunda Necati Mert’e Rektör Prof. Dr. Muzaffer Elmas tarafından diploması verildi ve binişi giydirildi.
Necati Mert’in törendeki konuşma metni aşağıdadır.
*
Pek değerli zevat, pek değerli konuklar!
Yıl 1966 olmalı, Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni Ankara’da, Sinematek’te izledim. Film –nedense- çarptı beni. Senaryosu da yayımlanmıştı, okumuştum, geçen hafta yeniden aldım elime, o yıllarda okuduğum kitaplara beş üzerinden yıldız veriyordum, gördüm ki hikâyeye de, çarpılmış beş yıldız vermişim. Nedense, diyorum; çünkü yirmi yaşımı henüz geçmiştim, öğrenciydim, hikâyesi anlatılansa 76’sında bir profesördü: Isak Borg.
Kâbus gibi bir rüyadan uyanır profesör. Hekimlikte elli yılını doldurduğu için ertesi gün Lund Üniversitesi’nce ödüllendirilecektir. Stockholm’den Lund’a uçakla gitmek düşüncesinden cayar birden, otomobiliyle gitmeye karar verir. Çocukluğunun geçtiği eve uğrar yolda, yaban çileklerini görür, annesini ziyaret eder, bütün bunlar ve otomobile aldığı alaycı ve kavgacı iki delikanlıyla bir kız –ki gençken sevdiği kıza pek benzemektedir- profesöre hem dün’de hem bugün’de yaşama fırsatı verir, yahut şöyle: kendisiyle baş başa kalmasını sağlar.  
Hayatı boşluklarla, anlamsızlıklarla doludur. Çocukluğu bencil bir aile ortamında geçmiş, bencillik sonraki hayatının da özelliği olmuştur. Bu iç yolculuğunda anlar ki yalnızlığı yanlışlarının sonucudur. Tören gözünden düşer profesörün; çünkü bu tören insanlık ve hissiyat yönünden sıfır bir hayatın mübalağa ile yüceltilişidir gözünde artık.
Bu film o genç yaşımda beni niçin bunca etkiledi, bugün de bilmiyorum. Hayatın, muhasebesi çıkarılarak tamamlanacağı fikrini erken erken edinmek mi pek ağır gelmişti acaba –dedim ya, bilmiyorum.
Ben Isak Borg değilim. Bir eşim, iki oğlum var. Yazarlı ev, zor evdir; sorunlarımız oluyor, aşarak yaşıyoruz. Yazı demeseydim, hikâye demeseydim eğer –biliyorum- daha iyi eş, daha iyi baba olurdum. Öyleyken hiç takazalarıyla karşılaşmadım. Bunun kolaylık getirdiğini söyleyemem ama. Kerim Korcan, okulların yeni açıldığı haftaya rastlayan bir Adapazarı ziyaretinde, kitabevimdeki harala güreleyi görünce, “Evladım!” dedi, “Bu gürültüden, bu yorgunluktan sonra, senin eve gidip hikâye yazman mümkün değil. Kapat dükkânı. Kapan eve. Ver kendini yazmaya.” Evet, öyle yapanlar var, ben de öyle yapsaydım şüphesiz daha çok, belki daha güzel yazardım. “Kerim Ağbi!” dedim, “Ben evime baba olmak, dükkânıma sahip çıkmak, hem de yazmak istiyorum.” “Çok zor evladım!” dedi. Sacayağını tutmak zor oldu gerçekten. Ama olduysa evle oldu.
Bergman’ın filminde bugünkü ben de yokum. Ne ki film –hele simgeleriyle- hâlâ çekiyor beni. Şu şehrin her parçası, otomobile alınan üç genç, profesörü geçmişine nasıl götürdüyse beni de öyle götürüyor: Eski Hendek Caddesi, çocukluğumdur. Kurbanlar, ergenliğim. Döner Geçit ve Parlak Sokak, öğretmenliğim. Çıracılar, İzmit ve Çark Caddeleri esnaflığım. Semerciler Şen Sokak da emekliliğim. Geçtiğim her dükkân, her bina, kurum, kuruluş; girdiğim her çarşı, pazar; küçüğüm, yaşıtım, büyüğüm her aşina ile onlarca, yüzlerce hatıra canlanıyor zihnimde. Hatta üç beş yılın yapıları, düzenlemeleri bile eskiyi unutturmuyor. Şairin dediği gibi: “erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı”. Sanki fotoğraf kartıyım, kaydedilmiş olanı ilaçlı suyla yüze çıkarıyorum. Aşk gibi, kitap gibi, tiyatro gibi insani eğilimler de var kartlarda, onları geçiyorum; baskın olanlar “Keşke yaşanmasaydılar!” dediklerimiz çünkü: İfade. Cezaevi. İdari tahkikat. Bakanlık emri, yani kızağa çekiliş. Tehdit mektupları. Saldırı. Kitabevimin bombalanması vs. vs. En ağrıma gideni de sabıka dosyam için Emniyet’te numaralı mengenede fotoğrafımın çekilmesidir.
Hay Allah! Tören konuşması yapacaktım, kalkmış kendi yaban çileklerimden söz ediyorum, dahası onları açıyor, açıklıyorum. İsveç dilinde bir deyimmiş “yaban çileği”. Sığınak, liman, yeryüzü cenneti anlamlarına geliyormuş. İlkokulda takvim yaprakları, ortaokulda tek ciltli bir ansiklopedi ile TDK’nın 1955 baskısı “Türkçe Sözlük”ü, lisede okuldan atılmama neredeyse sebep olacak rütbe başıbozukluk, üniversitede sinema ve tiyatro, “Bizim Köy”le, “Nur Baba”yla, “Rezil Dünya”yla karşılaştığım orta ikiden beri de edebiyat, özellikle hikâye yaban çileklerim oldu benim. Oralarda buldum kendimi. Ormandasınız. Bir başınasınız. Yürüyorsunuz. Yaban çileği çıkar karşınıza. Hani sunar kendini. Hani alır, sever, yersiniz. Aranızda kalır bu. Paylaşmazsınız kimseyle. Yahut şiir olur, hikâye olur, roman olur, oyun olur bunlar. Yazdıklarımız, yaban çileklerimizdir aslında.
Ben Isak Borg değilim. Tamam, bugün Üniversite’ye çıkarken dinledim kendimi. Şimdi de sürdürüyorum. Ama ilk olmuyor bu. Bildim bileli kendimi tanımaya çalışıyorum. Dediklerimi, yaptıklarımı tartıyor, sorguluyor, kendimle yüzleşiyorum. Kimim ben? Siyasallaştığım ilk gün ne idiysem yine oyum. Ne var ki solculuğu eşitlikle ve sömürüye karşı olmakla, sağcılığı da kapitalizmle tanımlarım. Rujla, ojeyle, kısa etekle yahut sinekkaydı tıraşla yahut da kravatla tanımlanamaz solculuk. Bunlar pozitivizmin, modernizmin, daha özel dille söyleyeyim: Kemalizmin alametifarikaları. Benim açımdan siyasal değerleri yoktur. Ben mest lastikli, sakallı bir muhteremin eşitlikten yana olabileceğine, sömürüye karşı çıkabileceğine inanır, onunla eyleme de katılabilirim.
Yazarlığımın onuncu yılında, 1982 Mayıs’ında kurdum cumhuriyetimi. O günden bugüne de geliştirdim. İktidarın her çeşidine karşıyım, iktidarı sorgulayan her duruşun yanındayım artık. Hikâyedeki toplumcu gerçekçiliğim de –postmodernizm de dahil- hemen her karşı akımın anlatım imkânlarından beslendi, beslenmekte. Bunun alkış aldığını söyleyemem. Hatta bölmeli kafalılarca sığ mı sığ nitelendirildim bile. “Minnacık Bir Uçurum” yeni çıkmıştı, yıl 1994 demek, sosyal demokrat sanılan bir partinin kontrolündeki gençlik örgütünden beni seven bir genç söyleşi rica etti, olur dedim, fakat arkasını getirmedi, nedenini sorduğumda, başkanlarının “Bırak şu tarikatçıyı!” dediğini öğrendim. Yine o günlerde, muhafazakâr bir partinin kontrolündeki bir mahalle kahvesi de söyleşi programları düzenlemiş, beni de konuşmacı olarak programlarına almıştı; ilginçtir, o söyleşi de ilçe teşkilatının “Nerden buldunuz bu komünisti?” itirazıyla gerçekleşmemişti.    
Bir kundura gibi iki taraftan muşta ile dövüldüğüm için bugün kimseye kızmıyorum. Derin kuvvetler dönemiydi ve Türkiye güzel yarınlar talep eden insanları için zor bir ülkeydi. Köprülerin altından çok sular aktı, devran döndü, dün tabu olan, dokunulmayan nice konunun üstüne gidildiğini görüyoruz şimdi. Gerçi eksikleri, tereddütleri, belki yanlışları da var gidişin, ama kendi adıma şunu söyleyebilirim: Ömrümün ilk yedi sekiz yılında nasıl mutlu idiysem öyle mutluyum şu birkaç yıldır. Gelecekten umutluyum. Bunları geçen yıl verilen Hikâye Büyük Ödülü’nden ve üniversitemiz senatosunun geçen ay aldığı karardan dolayı söylüyor değilim. Tersine, görünürlüğüm bu toplumsal iyileşmenin sonucu. Çizgimde ve hikâyemde kırk yıldır, hele 1982’den beri paradigma değişikliği olmadı çünkü.
Lanet olsun 12 Mart’a! Olmasaydı üniversiteye geçerdim herhalde. Ömer Seyfettin incelememi, Sait Faik yazılarımı, onlarca makalemi ve fazlasını asli üye olarak orada çalışıp tamamlamak isterdim. Hikâyem yine olur muydu? Şimdiki gibi mi olurdu? Ne kadar etkilenirdi? Bunları soruyorum, bilimle edebiyat/hikâye birbirinden farklıdır çünkü. Bilim geneldir, mantıkidir. Dili kavramlara dayanır. Bilgisi kanıtlanabilir, defalarca tekrarlanabilir bilgidir. Saat gibidir. Edebiyat böyle değil. Edebiyat gayet özneldir. Metaforik dil kullanır. Bilgisi artistik imajların yansıttığıncadır. Yani şöyle böyle. Bu yüzdendir, bilimle sanat aynı toplumsal gerçekliği konu edinseler de verdikleri bilgi farklıdır. Karşıt mıdırlar? Hayır. Başkadırlar sadece. Yöntemleri farklıdır, doğallayın birbirlerine benzemezler. Şu dizeler örneğin: “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında” öznellik, imaj ve yansıtma açısından müthiştir ama bir dendroloji kitabında hiç mi hiç yeri olamaz.
Bizde bilim deyince akla pozitif bilimler ve mühendislik gelir önce. Bunlarla edebiyat arasında geçmişi iki yüzyıla uzanır bir rekabet vardır. Daha doğrusu, fasa fiso görülür edebiyat, hatta bütün güzel sanatlar. Bundan felsefe de alır payını. Vahameti Yusuf Akçura’nın felsefeci ve sosyolog Mehmet İzzet’e söylediklerini içeren anekdottadır. Bu şartlanmışlıktan olacak üniversiteler devlet adamlarına, siyasetçilere ve popüler isimlere cömertçe verdikleri Fahri Doktora unvanını edebiyatçılardan esirger. Benim bildiğim, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nce Rasim Özdenören’e verildi geçen yılın kasımında bir, bir de aralık ayında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nce Yaşar Kemal’e. Senatonun benim için aldığı karar bu yüzden pek kıymetlidir. Kararın gerekçesinde kırk yıldır istikrarlı çalışmam, Adapazarı insanını sanatlaştırmam, şehrimi ulusal edebiyatın teması yapmam ve hele başlangıçtan beri duru ve sağlam bir dil kullanmam var ki ayrıca sevindiriyor, mutlu ediyor.
Sözü uzattım. Otomobildeyim. Gidiyorum. Yol bitiyor. Lund’a az kaldı. Saat, büyük saat 12’ye 5 kaldığını söylüyor. Sol kolumda, sol ayağımda da bir tembellik. Boynum, sırtım bir tuhaf. Sesim benim sesim değil. Kelimelerim ağzımda yuvarlanmakta. El yazım okunmuyor. Sanırım hikâyem bitmek üzere. Yok, yok, asıl şimdi başlayacak. Neyse…
Profesör Isak Borg, kâbus gibi rüyasında akrepsiz, yelkovansız bir saat görür. Hemen peşinden de, at arabasıyla taşınan bir tabut. Annesini ziyaretinde de karşısına çıkar bu akrepsiz, yelkovansız saat. Ölmüş kardeşinden kalmıştır. Ne anlatır? Belki zamansızlığı. Geçmişin de, geleceğin de olmadığını yani. Belki bir büyük zamanda, hem dün’de hem bugün’de ve rüyayla gerçeğin iç içe girdiği bir geniş mi geniş uzamda yaşandığını belki de.
Kırk yıl, sayısal kırkı anlatmıyor bugün. Kırk yıl önce, Temmuz 1972’de “Yansıma”da ilk hikâyem “Mustafa’nın Karesi” çıktığında yirmi yedi yaşındaydım, uçuyordum sevincimden. Kırk yıl sonra ne olacağını bilmiyordum. O, hayaldi. Bugün ise kırk yıl öncesi rüya gibi. Hangisi gerçek, hangisi düş? Yine sevinçliyim. O kadar ki kaç yaşındayım? Bilmiyorum.
Böylesi sevinç az bulunur. Ne mutlu ki hayattayım, tattım. Başta Rektör Prof. Dr. Muzaffer Elmas olmak üzere Sakarya Üniversitesi Senatosu’nun sayın üyelerine ve tüm üniversiteye, şehir protokolünün ve beni bugünümde yalnız bırakmayan, dahası hayat hikâyeme tanıklık eden siz kıymetli konukların huzurlarında teşekkür ederim.
Hepiniz sağ olunuz, var olunuz!         
 
Heceöykü, Sayı: 51, Haziran-Temmuz 2012

Diğerleri

PARK, "ALT YANI BİR PARK" DEĞİLDİR Beytullah Emrah Önce, Tasfiye, Sayı: 51, Ocak-Şubat 2016

GÖNÜLLER KÜÇÜLDÜ Cihad Şahinoğlu, Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

BİR ŞEHRİ ÖRMEK: "HİKÂYEM ADAPAZARI" Temel Karataş, 25 Aralık 2008

ADAPAZARI'NDA KIRK YIL  Yasin Şafak, Tasfiye, Sayı: 46, Ocak-Şubat 2014

MEMLEKET İÇRE BİR KİTABEVİ  Erdem Dönmez, TYB Akademi, Sayı: 10, Ocak 2014

MEMLEKET GİBİ KİTABEVİ  Beytullah Önce, Sakarya Yeni Haber, 1 Aralık 2013

TAŞRADA KİTAPÇI OLMANIN ÖTESİ  Özge Atasel, AGOS Kitapkirk, Sayı: 60, Kasım 2013

"MEMLEKET KİTABEVİ"NDEN İNSAN MANZARALARI  Temel Karataş, Milliyet Kitap, Ekim 2013

NE GOOGLE'A NE DE BAŞKA BİR KRONOLOJİYE GİRMİŞ BİR TARİH  Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, Sayı: 658, 25 Ekim 2013

MEMLEKET GİBİ BİR KİTABEVİ  Bir Gün, 05 Ekim 2013

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Adnan ÖZER, Radikal İki, Sayı: 15, 19 Ocak 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert'e SAÜ tarafından Fahri Doktora ünvanı verildi...

ÖMER SEYFETTİN VE KİMLİK  Hale Kaplan ÖZ, Yeni Şafak, 5 Eylül 2004

OKUR KİTAPLIĞI'NDAN ELEŞTİRİ KİTAPLARI  Hakan ARSLANBENZER, Fayrap, Sayı 48, Şubat 2012

ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"ZAMANSIZ"  Cemile SÜMEYRA, Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012 

ZAMANSIZ ÖYKÜLER  Efe ERTEM, Kitap Zamanı, Sayı: 74, 5 Mart 2012

DİL, TARİH VE EDEBİYAT ÜZERİNE DENEMELER: "KELEPİR SEPET"  Yusuf YAVUZYILMAZ, Ayraç, Sayı: 32, Haziran 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net