Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 

 

 

 
- Deprem sonrası şehrin, daha doğrusu yerleşimin kuzey bölgesine kaydırılmasına karar verildi. Ve bu karar peyderpey uygulamaya koyuldu, koyulmaya da devam ediyor. Siz ise bu duruma şiddetle karşı çıktınız. Neden?
Necati MERT: Dayatıldığı için. Hiç kimse, razılığı olmadan bir yerden bir yere sürülemez. Karşı çıkışımın ilk nedeni bu. Şehirler, yüzyıllar süren birikimle oluşur. Bir gelenek yaratır. Belediyenin, vilayetin, hatta başbakanlığın “Burayı bırakın, oraya gidin!” demeleriyle gidilen yerler şehir olmaz. Nitekim olmadı işte. Giden yerliler şikâyetçi. Hayat yok orada. Toplumsallaşma yok. Hiç mi olmaz? Üçüncü kuşakla belki.
 
- Şehirde yerel anlamda edebiyat ve fikir dergileri çıkarılıyor, tiyatrolar sahneleniyor. Uluslararası bazda Sapanca Şiir Akşamları etkinliği her yıl tekrarlanıyor. Kırkpınar’da sanat akşamları tertipleniyor. Özellikle Büyükşehir Belediyesi tarafından ve Halk Eğitim Merkezi’nce çeşitli kurslar ve sanat etkinlikleri düzenleniyor, sergiler açılıyor. Bu saydığım sanatsal etkinlikleri yeterli ve de ciddi buluyor musunuz?
Necati MERT: Kesinlikle yetersiz. Olanın iki, üç katı olsa yine yeterli bulmam. Neden? Kültür, sanat yeter bulunur uğraşlar değildir ki. Dibine varılmaz bunların. Bir dergi çıkar, sonraki daha mükemmel olmak zorundadır. Yani sürekli yolda olacaksınız. Arayacaksınız. Tiyatro için, şiir için, resim için de bu böyle. Peki, burada böyle mi yapılıyor? Hayır. Bir kere her şey sıradan. Acemice. İlginci de şu: Herkes kendini bir numara sanıyor. Dergi örneğinden gidelim: İlde çıkan dergilerin hiçbiri, bırakın daha yükseğini, Türkiye standartlarında bile değil. İçlerinde yazı yok bunların. Mürekkeple kirletilmiş kâğıtlar bunlar. “Milliyet Sanat”tan, “Varlık”tan, “Hece”den, “Heceöykü”den, “Mesele”den, “Birikim”den vs. habersizlik bu kadar mı olmalı? Alt alta getirilmiş iki satır, şiir sanılıyor burada; iki paragraf da, deneme. Böyle olmaz. Doğru olanı göreceksin önce. Onlarda bir şeyin eksikliğini duyacaksın sonra, daha sonra da onu tamamlamaya girişeceksin. Yoksa, sesiniz, adınız Dörtyol’dan öteye geçmez. Bir hevesli, bir amatör nerde, nasıl buluşacak doğruyla? Doğru tiyatroyu, doğru resmi, doğru şiiri nerede izleyecek? Biz, gayret dayıya düştü sözüne uyduk. Başka yolumuz da yoktu. Ama bugün belediyelerin, odaların imkânları var. Yardımcı olabilirler. Büyükşehir belediyeleri zaten mecburlar. Yerelden, yoksa merkezden hocalık edebilecek insanların nezaretinde hobi grupları kurabilir, atölye çalışmaları başlatabilirler örneğin. Usta şairler, yazarlar için yaş günleri düzenleyebilir, yine usta ressam ve heykeltıraşlardan sergi, Devlet veya Şehir Tiyatrolarından oyun rica edebilirler. Kursiyerler doğru sanatla buluşurlar ayrı, sakinler de bir şehirde yaşamanın keyfini çıkarırlar. Karşılaştırma yapma yolu tıkalıysa nafile! Sahneye müsamere öğrencisi gibi çıkan, kendini Cüneyt Gökçer sanır. N’apsın garibim! Görmemiş ki! Nerde görecek? Galeri yok bu şehirde. Tiyatro yok. AKM’deki yamuk alanla, yere itilmiş salonu hatırlatmasın kimse. Market diye başlanan bir yer AKM, sonradan “kayıntı merkezi”ne çevrildi. Salonun yapılmasında payım var. Yıllarca eleştirdim. Depo olarak tutuluyordu. Nihayet yapıldı. Da çok amaçlı imiş. Tiyatro hariç. Tiyatronun standartları vardır; bunlardan biri, giriş kapısının sahne yanından olmamasıdır. Giriş seyircinin arkasından olmalı ki giriş çıkışlar, seyirci büyüsünü bozmasın. Hem, kapısı doğru yerde bile olsa “kayıntı merkezi”nde tiyatronun işi ne? Hayatında bir kez tiyatroya gitmiş olan, sandviçin tiyatrodaki yeri ne kadardır bilir. “Ucube” diyorum orası için de kızıyorlar bana. Kendini tiyatrocu sananlar için “Taratoracı onlar!” dediğimde de kızıldıydı. Şehrin insanını hırpalıyormuşum. Allah Allah! “Akasyalar Açarken”i söylediğim olur arada. Fena da söylemem galiba. Ben şarkıcı mıyım şimdi?
 
 - Şehrin tüm sorunlarına karşı muhalif bir ses olmak ve de çözüm önerileri sunmak gayesiyle, sizin de içinde bulunduğunuz bir Şehir Sakinleri Hareketi oluşmuştu. Bu Hareket’in şu anki akıbeti nedir?
Necati MERT: Şehir Sakinleri Hareketi tatilde. Dinlenmede. Adapazarı’nda kültür ve sanat yokluğuna dikkat çekmek için çıkmıştı. Benim önerimdi. Mustafa İsen, Kültür ve Turizm Müsteşarı iken Tunatan’da ilin kültür adamlarıyla toplantı düzenlemişti. Sanıyordum 8-10 kişi olacağız. Meğer 80-90 kişi varmışız. Çok matrak bir geceydi. Düşünün, gecenin ertesinde ben “Kültür Sanat, bu şehirde Hak getire!” diye yola çıktım. Güvendiğim, düşüncelerini düşüncelerime yakın bulduğum arkadaşlara gecede gördüklerimi anlattım. “Var mısınız, bir hareket başlatalım mı?” dedim. “Olur!” dediler. Fakat çok geçmeden çekildiler. Kimi şehrin etkili ismiyle akrabalığını, kimi belediyeyle alışverişini, kimi alışveriş umudunu aşamadı. “AKM’ye laf söyletmem, orada arkadaşım var!” diyen bile çıktı. Kimi belediyede görevliydi, kimi de kendisine belediyenin bir kurulunda yer verilerek Hareket’ten çektirildi falan. Fakat yeni katılanlar da oldu, hareketi sürdürdük. Büyükşehir işgali altındaki Ortaokul için, satılacağı gündeme gelen ASM için, Koruma Kurulu kararlarına uyulmayan Atatürk Parkı vs. için basın açıklamaları yaptık. Kendimizi tanıtmak, düşüncelerimizi tartışmaya ve akademik desteğe açmak için salon toplantıları düzenledik. Osman Nuri Zengin aramızdaydı, “Türkiye Solu” üzerine konuştu. Profesörlerden Hakan Poyraz, “Şehir ve Düşünce”; Engin Yıldırım, “Şehir ve Âfet” üzerine konuştular. Salon toplantıları Bilgi Kültür Merkezi’nde oluyordu. Buradan eleştirildik. Her şehrin karıştırıcıları, münafıkları, oyun kurup oyun bozanları olur, harekete geçtiler. Neymiş? Yerel iktidarın kontrolündeymiş orası, Hareket’i satmışmışım. Oysa Merkez’le Sakinler okuma akşamları da başlatmışlar, her ay bir romanı da okuyup tartışmaya açmışlardı. Beş altı ay kadar sürdü. “Satılmışlık” ağrıma gitti. Hem sokaktan çekildim hem salondan. Hareket benim hareketim değil. Ben başlattım ama ben ne başkanıyım ne sözcüsü. Zaten gayet sivil bir grup bu. Tabelasız. Dernek falan değil. Benim çekilmemle Hareket tatile çıktıysa suç benim değil. Hareket’ten ayrılanlar da, “satılmışlık” suçlamasında bulunanlar da, kaldığı yerden sürdürebilirler Hareket’i. Valla, iyi de olur. Benden bu kadar. Ben Hareket içinde diyeceklerimi hikâye olarak, makale, deneme olarak yazdım, yazıyorum zaten. Yoldayım. Yürümekteyim. İsterdim ki birlikte yürüyelim. N’apayım! Yazmayı galiba biliyorum da, fitnecileri aşmakta kesin beceriksizim.  
 
- Adapazarı Belediyesi, “Benim sokağımda bir değer yetişti” isimli bir proje geliştirerek; ilimizin yetiştirdiği sanat, spor ve siyaset dünyasında yer etmiş kişilerin doğup-büyüdüğü sokakların başına birer tabela yerleştirdi. Sizce belediyenin bu uygulaması sanata ve sanatçıya bir saygı duruşu mu yoksa popülist bir uygulama mı? Ayrıca siz de bu ilin yetiştirdiği değerli bir yazarsınız fakat sizin için böylesi bir uygulama yapılmadı. Bu sizin kişisel tercihiniz miydi yoksa belediye mi böyle bir tasarrufta bulundu?
Necati MERT: Düşünülmedim, dersem yalan olur; düşünüldüğümü söylediğimde, “Hadi canım, yalan söylüyor” diyen çıkar mı acaba? Bereket, belediye adına araya girenler, yoklama çekenler oldu. Hatta proje sahibi, müjde imiş gibi galiba ilkin bana söyledi. Onlar tanığım. Bu, ilgidir. Teşekkür ederim. Ama futbolcu değilim ben, sinema yıldızı değilim. Onların işi hareket ve görsellik. Benimki yazı. Eğer değersem kitaplarıma gösterilir ilgi. Çehreme değil. Bunları söyledim gelenlere, “Beni bulaştırmayın!” dedim. Sonra, belediyeler kendilerini takdir makamı olarak görüyorlar. Yazı adamlarının hiç mi hiç kabul edeceği bir şey değil bu. Hele bizim belediye için. Bir kere Sait Faik Parkı ortada. Orada heykel var, çöp içinde. Çöp. ASM’yi ara ki bulasın! Market. Kültür ve sanata bakışı bu olanın önerisindeki samimiyete inanılır mı? Tabela sahiplerine diyeceğim yok. Ben böyleyim. Tarz meselesi. Kendilerine inandıracaklar önce. Beni ikna edecekler. Bakınız, SATSO ile 12-13 yıldır aram açıktı. Bir dönem süren meclis üyeliğimin ilk yarısı Fethi Sarıoğlu’nun başkanlığına rastlar; o dönemde Hasankeyf’in kurtarılması için girişimimiz oldu. “Kültürsüzleşme ve Biz” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirdik. Arkası gelmedi. Yönetim değişti. SATSO’nun imkânları şehirle buluşturulmadı bir daha. İlginçtir, sonradan “büyükşehir” statüsü alacak olan belediyemiz için de kupkuru bir dönemdir bu 1994 sonrası. Şehir adına, kültür sanat adına kaybedilmiş yıllardır. Yine ilginçtir, ikisinin de başında sıfır kilometrede başkanlar var şimdi. Sanırım sabah oldu. Olacak. SATSO Mayıs ayında teşekkür ödülü verdi bana. Engin Özkoç, “Teşekkür ödülü vermek istiyoruz, kabul eder misiniz?” dediler. “Memnuniyetle!” dedim. Akgün Altuğ’un da Kırkpınar Sanat Akşamları’nın açılış akşamında söyledikleri kulağımda: “Bir şehrin yaşanabilir olup olmaması, sanatçılarıyla, kültür ve sanat etkinlikleriyle ölçülüyor artık. Kurumları bu çalışmalara ne kadar yardımcı olmaktadır? Buna bakılıyor.”   
 
- Kitabeviniz bulunması hasebiyle size esnaf diyebilir miyiz bilemiyorum... Yine de sorumu sorayım: Ticaret ve Sanayi Odası tarafından, alışverişi yaygınlaştırmak ve şehir esnafına sahip çıkmak babında bir slogan yarışması açıldı ve insanların alışverişlerini ilimiz esnafından yapması hususunda birtakım çabalara girişildi. Sizce insanların ilimizden alışveriş yapmamayı tercih etmesinde esnafın da kabahati veya kusuru söz konusu değil mi?
Necati MERT: Esnafı kabahatli bulmam. Esnaf 5 yıl önce de aynı esnaftı, 10 yıl, 20 yıl önce de. O zaman şikâyet edilmeyen esnaftan bugün neden ediliyor? Gülen esnaf, gülmez biri mi oldu birdenbire? Eğer böyle olduysa neden sadece esnafta aranır sebep? Sanki piyasa, 5 yıl önceki piyasadır, 10 yıl, 20 yıl önceki piyasadır. Esnaf da piyasadan şikâyetçi. Parçada değil, bütünde aranmalı suçlu. Bizi ne bu hâle getirdiyse ondan vazgeçilmeli. Sosyal devlet yok edilmiş. Piyasacılığa meydan verilmiş. Kim yerli yerinde durabilir ki! “Alışverişinizi ilden yapın!” kampanyası nafile kampanyadır. Bulunduğu yeri canlandırmak, oraya hizmet etmek, alışverişini yakınından, memleketinden yapmak insanoğlunun tabiatında vardır. Kampanyayla harekete geçirilecek bir şey değil bu. Bütünle öyle oynanmış ki tabiatımıza bile yabancı kalmışız. Zemin kaymış. Piyasacı açısından da piyasacılıkla çelişen bir bakış bu. Paranın dini, imanı yoktur, diyenler onlar. Kârın ayıbı yoktur, diyenler de onlar. Alışverişin daha kârlı bir yerden, diyelim İzmit’ten yapılmasını neden ayıplı bulurlar ki bugün? Üstelik alışveriş hürriyeti de var. Ayrıca, birlik ve beraberliğe de en çok muhtaç olduğumuz günlerdeyiz; komşu İzmit’i yabancı görmek, hoş değil. Ha, Real’e, Outlet Center’a da birkaç yıl önceki kadar 54 plaka yığıldığını sanmıyorum. Hayat orada da buradaki kadar yavaşladı. İndi. Birleşik kaplar misalindeki gibi her şey.  
 
- İzmir’in Kordon’u, İstanbul’un Boğaz’ı, Malatya’nın kayısısı kabilinden ilimizi de bir marka şehir yapma ve bizi marka haline getirecek bir şeyler bulma arayışındayız. Bu kapsamda yurt dışından marka uzmanları dahi ilimize gelip incelemeler yaptı. Bir şehrin marka olabilmesi için saydığım örnekler gibi önemli bir caddesi, bulvarı ya da yemeği mi olması gerekir? Ve de “marka şehir”, sonradan da kazanılabilecek bir olgu mudur sizce?
Necati MERT: Bir kere, “marka şehir” lafı sevimsiz. “Marka” kapitalizmin icadı. Dolayısıyla piyasacı bir reklam aracı. Kalite ve yarar anlatmaz “marka”. Tüketicide kabul görmesi yeter. Amaç satıştır. Yutturmak serbest. Ama şehirler kapitalist ürün değiller ki. Yüzlerce yılda oluşurlar. Şehir insanıyla oluşurlar. İzmir’in Kordun’u marka amacıyla mı çevirdi sahili? Saat Kulesi, markaya destek amacıyla mı dikildi meydana? Onlar, oralılarla vardı, oralılarla birlikteydiler, ortak bir hayat oluşturdular. Öyle bir hayat ki bir başka yerde eşi yok. Şehirler şöhretlerini bu farklılıklarından alır. İzmir için Kordon’dur bu. Saat Kulesi’dir. Kemeraltı’dır. İstanbul için Boğaz sözgelimi. Kapalıçarşı. Bursa için Yeşil Cami, kestane şekeri. Adapazarı için ıslama köfte. Çark. Bu şehirleri hafızalara kazıyanlar bu anonimlerdir. Kestane şekerini firma adıyla öne çıkarır, adı kestanenin önüne geçirtirseniz bu meta olur. Mal. Bursalılığı kalmaz. Peki, zararlı mı bu? Kötü mü? Değil. Hem, ticaret de serbest. Ama açık konuşalım. Şehir burada nerde? Faydalanan, sadece tüccar. İşte şehri marka yapma isteğinin arkasında da böylesi bir tüccar mantığı var. Şehir üzerinden köşe dönmek. Ya anonim bir ürün, özel bir adla sahiplenilecektir, ya da şehrin bir köşesi “marka” ayaklarıyla özelleşecektir. Boşuna uzatıyorum. Kestirmesi şu: Şehir, karakterli bir bütünlüktür. Kâr, zarar hesabı olmaz şehrin. Markaya gelmez yani. Kent ayrı. Kent yapaydır. Uydudur. Onun markalısı olur.  
 
- Sakarya kelimesine bir antipatiniz olduğu biliniyor. Genelde Adapazarı’nı tercih ediyorsunuz. Sizin gözünüzde Sakarya ve Adapazarı arasındaki fark nedir? Ve neden Adapazarı?
Necati MERT: Sakarya adına düşmanlığım yok. Karşı çıkışım, depremden sonradır. Birdenbire “Sakarya da Sakarya” diye, gözümüze bayrak sokar gibi sokar oldular bunu. Neden böyle yapıldığını da gördüm; karşı çıkışım bundan. Tepki. Ama temelsiz değil. Bir kere Sakarya diye bir yer yok. Sakarya, şu anda 16 ilçesi olan bir il yönetiminin adı. Eğer bu ilin adı, Bolu merkezli ile ad olarak Bolu konduğu gibi Adapazarı konsaydı 1954’te, bu sorun çıkmayacaktı. Depremden sonra neden çıktı? Çünkü depremden sonra bu şehre göz dikildi. Şehir iskâna kapatıldı. Mahalleler bozuldu. Depremzede sakinler 12 kilometre öteye sürüldü. “Tehcir “edildi. Göçürtüldü. Boşaltılan şehir depremzâdelere devredildi. Bunlar eski belediyeyle olacak işler değildi. Şehir küçülmüşken belediyesine adıyla oynamadan alelacele “büyükşehir” statüsü verildi. Alt belediyeler tepeye bağlandı. Tepeye, yani “tek el”e. Giderek alan genişletildi, hemen hemen ilin tamamına yayıldı. Önce Adapazarı’na el konuldu, sonra ilçelerine. Köyler mahalle oldu, köy ortak malları belediyelere geçti. Belediyeler “büyükşehir”e bağlı. Adı da artık Sakarya. Bu yüzden peş peşe yapay kentler kuruluyor, AVM’ler açılıyor, yerli ve yabancı her yatırımcıya tarım arazileri veriliyor, Başbakan talimatıyla Dörtyol Kentsel Dönüşüm Projesi gündeme alınıyor, hiç fütur etmeden demiryolu hattı değiştirilmek isteniyor. Hiç danışmak, tartışmak, sakinlerin fikrini almak yok. Muhalif belediye meclis üyesi fikrini söylemeye kalktığında, Başkan, “Burada siyaset yapmayın” diyor. Nerde yapılacaktı ki başka? İşte Sakarya bu abrakadabra döneminde çıktı. Kapkaçın, rantın adıdır Sakarya. Umuldu ki  Sakarya’yla bu Alicengiz oyunu gizlenecek. Alkışlanacak. Eh, Sakarya üzerinden gaz vermek de kolay. Öyle ya, o koca nehir bizim ilden dökülüyor denize. Toprağımızı besliyor. Yahu nehir mi kaldı? Toprak mı kaldı? Sait Faik’in balıkları mı kaldı? Nehir olmazsa, nehrin kıyısında yapılmış meydan muharebesine sarılıyorlar. Ne cahillik! Sakarya Meydan Muharebesi bizim ilin topraklarında verilmedi. Polatlı’da, Eskişehir’de verildi. Verilirken de Adapazarı işgal altında değildi. Söylüyorlar işte! Hamasetin utanması yok! Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü”ne sarılmaları var bir de. Ayıptır! “Sakarya Türküsü”ndeki Sakarya bizim ili anlatmaz. Üstat, Sakarya metaforu üzerinden bütün bir halkı, Türkiye insanını anlatır bu şiirde. Şiiri il’e mal etmek onu indirgemek olur. Hem bu şiir 1946’da yazıldı, yayımlandı. Sakarya ili yok o zaman. Ben mesela Kocaeli ili Adapazarı ilçesinde doğdum 1945’te; bu nüfus kâğıdımı 1954 yılına kadar da taşıdım. Sakarya adı kalıcı değil. Gönüllü konulmuş bir ad değil. Yasayla konulmuş, yasayla kaldırılabilir. Yarın bir gün Sakarya, Kocaeli, İstanbul illeri birleştirilse ve Marmara adını alsa, Sakarya’yı bul bulabilirsen. Bende Sakaryalılık bilinci yok. Bilinç yekpareliği anlatır çünkü. Rantçılarla ne ortaklığım olur benim? Bu bağlamda Adapazarlılık bilincim de yok. “Her şey Adapazarı için!”, “Her şey Sakarya için!” diyorlar ya, güleceğim geliyor. Ne münasebet! Adapazarı, nerden baksan, 500-600 yıllık bir isim. Bunca yaşanmışlık var üzerinde. Sakarya’ya elbette tercih ederim, bu uğurda kavga da ederim. Ama biliyor musunuz, günahımı paylaşmayacağım, tırnağımın ucunu vermeyeceğim insanlar var Adapazarı’nda.  
 
Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009
 

Diğerleri

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net