Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

 

 

1) Zamansız, uzun bir aradan sonra çıkageldi. Neden, Zamansız adı yeni kitabınızın? Özel bir sebebi var mı?

Evet, uzun bir aradan sonra. Gönüller Küçüldü 2002’de yayımlamıştı. İbrahim Çelik olmasaydı Zamansız yine olmaz, içindekiler de yayımlandıkları dergi, gazete ve ortak kitaplarda kalakalırlardı. Dil yazılarımı Kelepir Sepet adıyla toplamıştım, ona yayımcı arıyordum, İbrahim Bey’den öykü kitabı önerisi geldi. Neler var diye dosyaları karıştırdım, uygun bulduklarımı iki bölüm halinde kendimce sıraladım, adını da Zamansız koydum. Önceki öykü kitaplarım da böyle gerçekleşti. Ya önerilmişler ya da kişisel zorunluluklarla yayımlanmışlardı. Ben, ilişki kurmayı, ortalara çıkmayı, meydanda görünmeyi pek beceremiyorum. Neyse… Adına gelince: Seçtiklerim arasında adı daha güzel öyküler vardı; “Ay Gibi Geçmiyor” gibi, “Canım, Rüyada” gibi, “Ne Güzel! Ne Mübarek!” gibi. Neden bunlar değil de “Zamansız”? Bu sözcük bir işin, bir hareketin gün, ay, yıl veya dönem bakımından uygunsuzluğunu söylüyor sıfat olarak, hem de fiili belirtiyor zarf göreviyle. Kısa bakıldığında böyle. Ama herhangi bir zamana bağlı olmayışa da işaret ediyor sözcük. Zaman dışılığa. Yahut bütün zamanlara. O öyküde bunlar var sanıyorum. Dahası öteki öykülerde de kimilerince zamansız görülecek bir şeylerden söz ettiğimi düşünüyorum. Bu kitap için çok kucaklayıcı buldum bu adı. Ondan Zamansız.
2) Öykü üzerine konuşalım biraz da. Öykü nasıl gelir yazarın kalemine? Yazarı nasıl bulur? Gelirken kurgusundan üslubuna onu öykü yapan özellikleri  beraberinde mi getirir, yoksa, geldikten sonra mı bulur son halini? Öykü ve öykünün kurgusal yapısına ilişkin görüşleriniz?
Öykü bir söz olarak, bir eylem, durum olarak gelir bulur beni. Yaşamış, görmüş, işitmiş veya okumuşumdur. İçlenmiş, sevinmiş, öfkelenmişimdir her biriyle. Oturur yazarım. Bir eylemdir öykü bende. Tavır. Tepki. Bir duygu hali. Bunu anlatır, paylaşırım. Hemen olmaz ama. Bazen olur da, çok zaman geç olur. Öyküyü zihnimde taşırım önce. Kişileri seçer, bir mekâna yerleştirir, aralarındaki ilişkiyi kurar, hatta neler konuşacaklarını da aşağı yukarı belirler, öykü, diyeceğini diyecek kıvama geldi mi de yazmaya otururum. Yazarken çok ara veririm. Dalar, üst üste çay içer, ordan burdan çok şiir, çok öykü okurum. Nihayet biter. Biter de bitmiş gözüyle bakmam yine de. Bekletirim. Döner döner okurum. Çatıda değişiklik olmaz. Çatı, zihnimde baştan oluşturduğum çatıdır hep. Ama sözcükler, cümleler değişir yahut yer değiştirir mutlaka; sanırım artı bağlamlar oluştururum böyle yaparak. Bunlar kurgudur. Kurgu, yani montaj. Böylesi makalede, biyografide, anıda, belgesel filmde de var. Fark şurada: Bunlarda bilgi ve yaşanan kurgulanıyor, öyküde, romanda ise imgesel ve yaşanabilir olan. Bu farktan dolayı edebiyattaki için “kurmaca” yeğleniyor. Yanlış değil. Fakat bendeki çağrışımı “düşsellik” olduğundan ben kurmaca’yı pek kullanmam.
3) Kendi öykünüzü, olay ya da durum hangi öykü türüne dahil ediyorsunuz? Her öykünün bir yapısının ve türünün olmasının gerektiğine inanıyor musunuz? Bu anlamda bir kaygı taşıyor musunuz?
Olayı küçümsemiyorum. Hatta her öykümün bir olaya, en azından bir olaycığa dayandığını söyleyebilirim. Ne ki başlangıçta kronoloji ile birlikte iken giderek ondan koptu olay, küçüldü, kimi hassasiyetleri anlatmak için vesile oldu. Bu da çizgiselliğin dışında bir anlatım, daha bir girdili çıktılı kurgu gerektiriyor. Hatta her öykü için ayrı, o öyküye özgü. Yapının içerikle uyuşup uyuşmaması da var tabii. Uyuşma, birbirlerini birlikte var etmeleriyle mümkün. Aralarında müştereklik olmadığında öykü ziyana uğruyor.      
4) Önceki kitaplarınızda ve son hikaye kitabınız Zamansız’da dil ve anlatım yine aynı üç özellikle şekillenmiş. Adapazarlılık, naiflik ve sanatkâranelik... Ne dersiniz?
Üçü için de teşekkür ederim. Minnacık Bir Uçurum’un yayımlandığı 1994 yılıydı. O sıralar şiirle de uğraşan, hatta yazdıkları ağır bir dergide de yayımlanan bir tıp öğrencisi –bugün uzman psikiyatr- kitabı okumuş, öyküleri beğenmişti, ama beni de hırpalamadan edemedi. Adapazarı’nı çok anıyormuşum. Şehir, cadde, çarşı, park gibi genel anlamlı sözcükler kullanmalıymışım; Adapazarı demek, Erenler demek, Çark Caddesi demek öyküyü yerelleştirirmiş. Katılmıyorum bu görüşe. İstanbul için, Burgazada için serbest olan her yer için serbesttir. Adapazarı’nda yaşanan Adapazarı’nı aşıyor mu, başka yerleri de ilgilendirecek boyuta taşınmış mı, buna bakarım ben. Korkmuyorum Adapazarı’nı anmaktan. Naifliğe gelince: Naiflikte saflık var, kendiliğindenlik, belki acemilik. Toptan, çocuksu samimiyet diyelim. Evet, var böyle bir yanım. Çabuk duygulanırım. Kırılganımdır falan. Neyse… Oysa öyle görülmediğimi de bilirim. Sertliğim, gülmezliğim, soğukluğum konuşulur arkamdan Beni seven biri, Ekşi Sözlük’te şunları yazmış: “Gerçek hayatta neredeyse mizantrop tavırlar taşısa da hikâyelerinde etkileyici bir insan sevgisi, akıcılık ve samimiyet vardır.” Böyleyim gerçekten, bir yaz, bir kış, ya da şarkıdaki gibi: “Bir dargın bir barışık.” Sanatkâranelik, diyorsunuz ; ben ne diyeyim? Tekrar teşekkür ederim. Bakınız, ne hatırladım: Annemlerden büyük, mutfakta pek becerikli bir teyzemiz vardı, genç hanımlar, tatlılarının, hamur işlerinin tariflerini isterlerdi kendisinden. “Nasıl yapıyorsun?” diye sıkıştırıldığında, “Dikkat ediyorum” derdi kadıncağız.  
5) Kalabalıklar içinde yalnızlığını koruyan anlatıcı ve kahraman karakterlerin anlatımı dikkat çekiyor. Katılımcı olmaktan çok seyirci ve yorumcu yanlarıyla dikkati çekiyor bu karakterler. Bu durum sizin kişiliğinizden mi, yoksa karakterlerin aynılığından mı kaynaklanıyor?
Yakalandım. Kalabalıklara karışmayan, yalnızlığını koruyan, olup biteni seyredip yorumlayan benim aslında. Ercan Yılmaz, taşra’yı gönüllü seçtiğimi, orayı inatla sahiplendiğimi söyler. Recep Şükrü Güngör de “gitmek” fiilini sık kullandığımı görmüş. Gitmek diyorum, ama gitmiyorum. Sizin tespitlerinizle uyuşuyor bunlar. Doğrusu bu mudur? Yazar kendini mi anlatmalıdır? Yoksa bir zaaf mıdır bu? Bilmiyorum. Peki, kendimizden kaçmalı mıyız? Hem ne kadar kaçabiliriz? 
6) Türler arasında hep gel gitler olur. Bu galiba olağan bir durum. Edebiyatçıların da fazlaca tartıştıkları bir konudur bu; türler arası ilişkiler, melezlik vb. ‘Zamansız’ ve ‘Hikâyem Adapazarı’ yakın dönemde okuduğum iki kitabınız. Sizin yüksek öğrenim dönemi hariç bütün hayatınız Adapazarı’nda geçmiş. Adapazarı  bütün özel  yanları ve kişisel özellikleriyle son derece öne çıkmış bu kitaplarınızda. Hikâyeleriniz, Adapazarı’nda geçen ömrün anlarında yaşanan hikâyeler. Bu açıdan sormak isterim, hikâyeleriniz, yaşamöykünüzden ayrılır mı? Aralarında nasıl bir ilişki var?
Öğrencilik yıllarımı çıkarayım, Adapazarı, altmış yılı geçti, hiç ayrılmadan yaşadığım şehir. Hayatla, insanlarla ve kitaplarla ilişkimi orada kurdum. Haliyle, yazdıklarım Adapazarı’nda yaşadıklarımdan ayrı düşünülemez. Ne ki yaşadıklarımın tıpatıpı da değiller. Aralarında bire bir ilişki yok. Öykü ise, roman ise yazdığınız, olamaz da zaten. Hayat, bütündür. Geneldir. Bir şey söylemez. Anlatmaz. Yazar, öyküden neyi murat ediyorsa ona uygun malzemeyi bu karmaşadan seçer, alır, bıraktıkları olur, ekledikleri, değiştirdikleri, uydurdukları… olur. Bunları kurgular. Hayat öykü üzerinden böyle söyler söyleyeceğini. Bu da geneli vermez. Anlatıcının bakış açısıyla sınırlı kalır. O kadar ki, “Adapazarı’nda doğdum. Öğretmendim, şimdi kitapçılık yapıyorum” diye başlayan bir öykü yazsam –öykü ama- bunun hayatımla ilişkisi yine de kurulmamalı. Okurun kurmaya hakkı var; ama yazarın tam biyografisine gidilemez buradan. Anı ise yazılan, gezi yazısı ise, günce, günlük ise başka. Bunlarda amaç, yaşantıya sadakattir. Diyeceksiniz: Bakış açıları yok mu? Var, yazanın açısıdır bu, var da yazar onu yaşantıdan sapmadan doldurur. Bir anlamda hayat hikâyesini gönüllü olarak açar okura. Öykü bu izni vermez. Gelelim türler arası ilişki durumuna: Tarifine uygun öyküyü seviyorum. Yazıyorum. Ama zaman zaman öyküyü başka türlere yaklaştırarak zorladığım da oluyor. Zamansız’da öncekilerden daha çok böylesi. “Zamansız” öyküsü tiyatroya yanaşır örneğin. “Ada’msın! Hikâyemsin!” tarihe, “Çocuk ve Su” ile “Bir Fotoğrafa Mektup” anıya, “Düğün ve Bebekler” köşe yazısına. “Zamansız” dışındakiler ayrıca yer yer denemeden de destek alır. “Giyotin” de öyle, “Giyotin” ayrıca bir filmle kol kola girer. “Zamansız” Oktay Akbal’ın bir romanına göz kırpar, “Bir Delikanlı Kedinin Soysuzlaşması” Memduh Şevket’in iki öyküsünden kolajdır adeta. Türün türe sağladığı imkânlardır bunlar, tıpkı diyalog gibi, tasvir, tahlil gibi. Peki, öykü, öykülüğünü koruyabilir mi böyle? Bence korur. Değişerek korur. Diyelim yanılıyorum, edebiyat var mı ortada? Varsa ne gam!
7) Daha önceki kitaplarınızda 70’li, 80’li, 90’lı yılların Türk insanının hikayesini anlattınız. Zamansız’da ise 2000’lerde yaşanan toplumsal ve bireysel dalgalanmaların izini sürmüş, âdeta tanıklık bağlamında öyküler kurgulamışsınız. Söz konusu hikayelerde gözlemciliği ve algısı son derece iyi anlatıcı karakter ağırlıkta. İnsanın ve toplumun yaşadığı bu sürecin sonuçları, kayıpları ve kazançları düşündürücü bir şekilde belleklerde yer etmiş. Deprem sonrası zorlu yaşantıların anlatıldığı hikayeler, insanın kültürel ve sosyal değerler yerine bireysel kaygıları öncelemesiyle ilişkilerde yaşanan kopukluklar, anne/baba, torun/dede bağlamında ele alınmış.  Bireyin vicdanını koruyan bir  unsur olarak karşımıza çıkar ilk dört öyküde toplumsal değerler. Gelin kaynana ilişkisi. İktidar kaygısı, insanların hayat karşısındaki yenilgisinin temel nedeni. 12 Eylül döneminde Adapazarı gibi renkli bir coğrafyada bile görülen çözülme. Kervan adlı öyküde bu açmazdan sıyrılışın fotoğrafı. Tarihi yaralarla zedeli bilincin insanlarının şaşkın ama memnun hâlleri. 12 Eylül döneminde kaybedilen kardeşliğin yeniden keşfi vardır bir de öykülerde... Ne dersiniz?
Tespitleriniz beni sevindirdi. Tam da dediğiniz gibi: Zamansız’a kadarki dört öykü kitabımda önceki yüzyılın son otuz yılındaki insanımızın hikâyesi vardı. Zamansız 2000’lerin insanını anlatıyor. 12 Eylül’le (1980) bütün Türkiye çözüldü; siyasal, sosyal, kültürel bütün paradigmalar altüst oldu. Bununla baş edecek hale henüz gelmiştik, 17 Ağustos’ta (1999) Marmara, özellikle Adapazarı bir daha yıkıldık. Toprağa güven kayboldu. Güvensizlik, insan ilişkilerini, günlük hayat sosyolojisini etkiledi. Bozdu. Evet, öykülerde bunlar var; fakat dediğiniz gibi, “gözlemciliği ve algısı son derece iyi anlatıcı karakter” de var, üstelik “ağırlıkta” da. İlk dört öyküde –ki birbirinin devamıdırlar- anlatıcı karakter, aile içi sorunların üstesinden vicdani duruşla gelineceğini gösterir. Bu öykülerden birinin adı “Hiç İsyansız”dır –sabra gönderme. “Kervan” bir siyasal açmazı konu edinir, onda da açmazdan sıyrılış zamanla ve sabırla olur. “Tozlu Topraklı Kitaplar”la “Güvercinler” ise etnik nedenlerle kaybedilen kardeşlik üzerinedir, yeniden keşfini telkin eder. Hiç olmadığım kadar gelecekten umutluyum bugün.
8) Öykülerinizde muhakkak bir kurgu vardır, ancak kurgulamada kaygı gütmediğiniz dikkati çekiyor. Yahut gerçeğe son derece yakın bir anlatımınız var. Kurgusal gerçeklikten uzak sanki. Bu durum sizi öykü bağlamında kaygılandırmıyor mu? Ya da kurguyla yaşantı arasında nasıl bir yerde durur öykü sizce?
Anlatımım dediğiniz gibi: gerçeğe son derece yakındır. İstisnaları varsa da gerçeği gözetir. Öyle ki “Hikâye İşte!”de, “Nasıl Sevilir Torun”da anlatıcı Necati Bey olarak bile yer alırım. Öykü benim başımdan geçenlere odaklanmaz ama; güya tanığı olduğum durumları rivayet diliyle aktarır. Çerçevesi sıkı olmayan çerçeve öykülerdir. “Zamansız”da da Şevket’in, Meral’in, Salih’in Necati Ağbi’leriyimdir, öyküyü birlikte kurarız. Kurgulama kaygısı gütmediğim zannı, gerçeği gözettiğim için olacak. Oysa çerçevelenmiş olarak çıkmıyor önüme gerçek. “Islak”taki gibi bir kadın da yok hayatta. “Dayım” uzun sürmüş bir dargınlığın bitişini anlatır, onda da iki anlatıcı kullandım. Türler arasında gezdiğimi siz de kabul ediyorsunuz. Kurgu, hissedileni hissettirebilme çabası ise –öyledir bence- bunlar kurgudan sayılmalı. Üstelik kurgu olsun için yapılmamış kurgu. Öyle midir? Başarılı mıdır? Bilemem, ben elimden geleni yaptım. Söz, şimdi okurun. Siz de sorularınızla sözü başlatıyorsunuz –teşekkür ederim. 
Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012

Diğerleri

"GÜNDEM, EDEBİYATIN GÖREVİ DEĞİL" Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net