Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012
 
 

 

Ne­ca­ti Mert, öy­kü­le­ri­nin mer­ke­zi­ne Ada­pa­za­rı’nı ko­ya­rak, bu­ra­da­ki in­san­lık hâl­le­ri­ni, sa­nat­çı bu­na­lım­la­rı­nı, so­kak göz­lem­le­ri­ni hi­kâ­ye­leş­ti­rir. Öy­kü­ler­de­ki eş­ya­ya, in­san­la­ra, olay­la­ra ba­kış, an­la­tı­cı pro­fi­li ben­zer­dir. Bu, genç­li­ğin­de ak­tif si­ya­si mü­ca­de­le­nin için­de ol­muş, şim­di or­ta yaş­la­rı ya­şa­yan okur/ya­zar bir ay­dı­nın ba­kı­şı­dır. Taş­ra­nın bas­kı­cı at­mos­fe­rin­de sı­kı­şan bu an­la­tı­cı, gün­de­lik ha­ya­tın kar­ma­şa­sı­na bo­ğul­muş şeh­rin in­san­la­rıy­la bir tür­lü sağ­lık­lı iliş­ki­ler ku­ra­maz. Ev­li­lik­le de ara­sı­na me­sa­fe gir­miş, ev­li­lik ru­tin, sı­kı­cı bir hâl al­mış­tır. Bu bu­nal­mış­lık­la ken­di­ni Ada­pa­za­rı so­kak­la­rı­na vu­ran an­la­tı­cı ru­hu­nun yan­gı­nı­nı sön­dü­re­cek bir tu­ta­mak arar. Düş­le­re da­la­rak bu şeh­rin izin ver­me­di­ği şey­le­ri ger­çek­leş­tir­me­ye ça­lış­sa da bir sü­re son­ra şeh­rin ger­çek­le­riy­le yüz yü­ze ge­lir. Hiç­bir ara­yı­şı için­de­ki bu yan­gı­nı sön­dü­re­mez.

An­la­tı­cı her so­kak­ta bir anı­sı­na, bir yan­lı­şı­na, bir ye­nil­gi­si­ne rast­lar. De­ği­şen so­kak ad­la­rı­nın, me­kân­la­rın, in­san­la­rı­nın pe­şi­ne dü­şer. Zih­nin­de, sev­di­ği öy­kü­cü­le­rin (Esen­dal, Sa­it Fa­ik) bir öy­kü­sü, bir kah­ra­ma­nı ona eş­lik eder. Ar­dı sı­ra “Hişt! Hişt” ses­le­ri du­yar. Ada­lı Ada­lı ba­kar­lar ona. Ama yi­ne de bu şe­hir­den, ka­sa­ba­dan kaç­ma­yı dü­şün­mez. Çün­kü bu şe­hir­den kaç­mak kur­tu­luş de­ğil­dir, git­mek bir an­lam­da tü­ken­mek, yok ol­mak­tır. Oy­sa asıl zor ola­nı bu­ra­da kal­mak­tır. Ama ay­lak ay­lak ge­ze­rek de­ğil, ken­di­ni üre­te­rek, ya­za­rak var ol­ma­lı­dır. O da şe­hir­de ka­la­rak bu psi­ko­lo­ji­nin öy­kü­le­ri­ni ya­zar. Sa­kar­ya’nın ken­di­li­ğin­den akı­şı gi­bi yaz­ma­ya ça­lı­şır. Ada­pa­za­rı’na ben­ze­yen ama Ada­pa­za­rı da ol­ma­yan bir ba­kış­la her şe­yi ka­le­me ge­tir­mek is­ter. Çün­kü o bir ken­tin san­cı­sı­nı çek­me­den ora­lı olu­na­bi­le­ce­ği­ne inan­ma­mak­ta­dır. Bu bağ­lam­da Ne­ca­ti Mert’in öy­kü­le­ri, Esen­dal’ın, Sa­it Fa­ik’in izin­de iyi bir öy­kü­cü, sa­nat­çı ol­mak is­te­yen bu­nu da Ada­pa­za­rı’nda­ki göz­lem­le­rin­den, ki­şi­sel he­sap­laş­ma­la­rın­dan oluş­tur­mak is­te­yen bir an­la­tı­cı­nın yak­la­şı­mın­dan olu­şur.
Ne­ca­ti Mert, ilk ki­ta­bı “Gra­mo­fon­lar, Rad­yo­lar, Teyp­ler”de (1979) yok­sul­la­rın, iş­çi­le­rin, es­na­fın de­ği­şim kar­şı­sın­da sav­ru­luş­la­rı­nı, iyi­ce di­be doğ­ru çö­küş­le­ri­ni ör­nek­ler. Tek­no­lo­jik iler­le­me, mo­dern­leş­me iş an­la­yış­la­rı­nı de­ğiş­tir­miş, pek çok mes­lek ölür­ken, sa­de­ce pa­ra­nın ege­men ol­du­ğu bir an­la­yı­şa doğ­ru yol alın­mak­ta­dır. Fo­toğ­raf­çı Mus­ta­fa, bek­çi Arif, fay­ton­cu Şev­ki, göm­lek­çi Se­lâ­mi, bu de­ği­şen dün­ya­da var ol­ma­ya ça­lı­şır­lar. Ki­tap­ta akan ikin­ci bir ka­nal ise emek, öz­gür­lük kav­ram­la­rı et­ra­fın­da 1970’le­rin si­ya­si at­mos­fe­ri­dir.
“Min­na­cık Bir Uçu­rum” (1994) ağır­lık­lı ola­rak, Sa­kar­ya’da ya­şa­yan bir öy­kü­cü/okur-ya­za­rın çev­re­yi, in­san­la­rı an­lat­ma­sıy­la olu­şur. Kırk­lı yaş­lar­da­ki an­la­tı­cı bir yan­dan ka­rak­ter­le­ri ta­nı­tır­ken bir yan­dan da ken­di ha­ya­tı­nı an­la­tır ve bu ya­şın so­run­la­rı­nı ak­ta­rır. Bu­ra­da şe­hir göz­lem­le­ri, bu şe­hir­de ya­şa­ma­nın in­san ha­ya­tı­na et­ki­le­ri ağır­lık­lı ola­rak öy­kü­ler­de yer bu­lur. An­la­tı­cı bi­rey ola­rak kıs­tı­rıl­mış­lık ya­şar ve cin­sel aç­maz­lar te­mel bir so­run ola­rak öne çı­kar.
Ki­ta­bın ilk öy­kü­le­rin­de, bir halk an­la­tı­cı­sı yak­la­şı­mı var­dır. Ben­zet­me­le­ri, gön­der­me­le­ri de­yiş­le­ri, Ana­do­lu in­sa­nı­na has söy­le­yiş­le­re, gi­de­rek ka­sa­ba, köy di­li­ne ev­ri­len bir dil an­la­yı­şı­na yas­la­nır. Top­rak­la iç içe, ba­ğa, ağa­ca, ku­şa gön­der­me­ler­le olu­şur öy­kü­ler. Kö­yün, ka­sa­ba­nın, ma­sal­la­ra, hi­kâ­ye­le­re bo­ğul­muş in­san­la­rı gün­de­me ge­ti­ri­lir. He­nüz, te­le­viz­yo­nun, rad­yo­nun ege­men­li­ği yok­tur ve in­san­lar bir­bi­ri­ni din­le­mek­te­dir. An­la­tı­cı “ma­hal­le­yi bü­tün ge­ce an­lat­tı­ğı hi­kâ­ye­ler­le hip­no­ti­ze eden” de­de­si­nin dün­ya­sı­na eği­lir. Öy­kü­cü ye­te­ne­ği­ni de bu de­de­si­ne bağ­lar: “öy­kü ya­zı­yor, söz­cük pe­şin­de ko­şu­yor­sam onun ese­ri­dir” der. O halk hi­kâ­ye­le­ri an­la­tır­ken, “Ben de bir park­ta de­ğiş­me­nin san­cı­la­rı­nı ya­ka­la­yan öy­kü­ler ya­zı­yo­rum.” der. “Yef­tin” ad­lı öy­kü­de es­ki halk hi­kâ­ye­si an­la­tı­cı­la­rı ile çağ­daş öy­kü­cü­ler kar­şı­laş­tı­rı­lır­ken, an­la­tı­cı yıl­lar ön­ce­si de­de­si­nin kul­lan­dı­ğı “yef­tin” söz­cü­ğü­nün pe­şi­ne dü­şer.
“Ge­ce­ye Uçu­ru­lan Gü­ver­cin­ler”de (1996) bil­di­ği, iyi­ce ta­nık­lık et­ti­ği yö­re­le­ri, in­san­la­rı yaz­ma­yı sür­dü­rür. An­la­tı­cı ne­re­dey­se hep ay­nı gi­bi­dir. Sa­kar­ya es­na­fı ağır­lık­lı ola­rak öy­kü­le­re ko­nu olur. An­la­tı­cı gö­zü­nü hep çev­re­si­ne, et­ra­fın­da­ki in­san­la­ra çe­vi­rir, on­la­ra ger­çek düş ka­rı­şı­mı dün­ya­lar ku­rar, bu ara­da ken­di ha­ya­tın­dan da ens­tan­ta­ne­ler ak­ta­rır. On­la­rın ha­yat­la­rı­na gi­rer, duy­gu­la­rı­nı ir­de­ler, ora­dan ken­di ha­ya­tı­na bir yol bul­ma­ya ça­lı­şır. Bu an­lam­da an­la­tı­cı­nın yü­zü hep so­ka­ğa, in­san­la­ra dö­nük­tür. So­kak­ta­ki es­na­fı, kom­şu­la­rı, on­la­rın aşk­la­rı­nı, ha­yat kar­şı­sın­da­ki ye­nil­gi­le­ri­ni ve yan­lış­la­rı­nı an­la­tır. Bu in­san­la­rın or­tak özel­lik­le­ri bir­bir­le­ri­ne yak­la­şa­bil­mek için bir dil ge­liş­ti­re­me­me­le­ri­dir. Son­ra da ka­çı­nıl­maz ola­rak ay­rıl­ma ger­çek­le­şir. Her şe­yin so­rum­lu­su ka­sa­ba­dır, kent­tir. Çün­kü ka­sa­ba on­la­rı ken­di iç­le­ri­ne gö­mer, ken­di yap­maz bir tür­lü.
“Gö­nül­ler Kü­çül­dü”de (2002) si­ya­set ve ti­ca­ret iliş­ki­si, yok­sul­luk, şeh­rin be­lir­le­di­ği ki­şi­lik­ler öy­kü­le­rin ana te­ma­la­rı olur. Şe­hir­de­ki si­ya­set ve ti­ca­ret iliş­ki­le­ri­ni pek çok öy­kü­sün­de gün­de­me ge­ti­rir. İti­bar­lı ve dü­rüst in­san­lar bir şe­kil­de si­ya­se­te sü­rük­le­nir­ler ama bir sü­re son­ra kı­yı­ya vu­rur­lar. Si­ya­set her du­rum­da ti­ca­re­tin da­ha iyi yü­rü­tül­me­si için bir araç­tır.
“Za­man­sız”da (2011) ise, Ada­pa­za­rı’nın do­ğur­du­ğu, bi­çim­len­dir­di­ği in­san­lık hâl­le­ri­ne eğil­me­yi sür­dü­rür­ken çer­çe­ve­yi da­ha da ge­niş­le­tir, de­rin­leş­ti­rir; Ma­nav­la­rı, Yö­rük­le­ri, Aba­za­la­rı bir bir ele alır. Ona gö­re Ada­pa­za­rı Nuh’un ge­mi­si gi­bi­dir. O da bu ge­mi­yi an­la­tır. Ada­pa­za­rı’nda ya­şa­nan top­lum­sal ha­ya­tın, mü­ca­de­le­nin he­men ya­nın­da Ne­ca­ti Mert du­rur. Bü­tün an­la­tı­lar­da Ne­ca­ti Mert ba­zen bir kah­ra­man ola­rak ba­zen de an­la­tı­cı kim­li­ğiy­le yer alır. Bu olay­lar­da, in­sa­ni iliş­ki­ler­de söz alır, dü­şün­ce açık­lar, geç­mi­şi­ne, bu­gü­nü­ne ba­ka­rak öy­kü­yü kur­gu­lar­ken bir yan­dan da öy­kü­nün ya­zıl­ma se­rü­ve­ni­ni ak­ta­ra­rak post­mo­dern tu­tu­mu ha­tır­la­tan bir an­la­yış­la ser­gi­ler. Pek çok me­tin onun Ada­pa­za­rı tut­ku­su­nu yan­sı­tır: “Bi­zim, Çark­su­yu ile Sa­kar­ya neh­ri ara­sın­da­ki ya­rı(m)ada­mız­da, yaz ak­şam­la­rı, bir gurup olur, su­lar bir sa­ra­rır, bir ya­nar, buğ­day­lı, mı­sır­lı tar­la­lar, baş­la­rı­nı bir eğer, mut­ta­sıl bir ka­nar­lar ki sa­nır­sı­nız bir Hâ­şim şi­i­ri­dir gör­dü­ğü­nüz.” Bir öy­kü­cü ola­rak bu şeh­re bağ­lı­lı­ğı­nı şöy­le ak­ta­rır: “Şeh­rim be­nim! Ada’msın sen! Hi­kâ­yem­sin! Hi­kâ­ye­le­rin­le sev­dim se­ni!”
Ne­ca­ti Mert’in öy­kü­le­ri­nin bü­yük ço­ğun­lu­ğu ya­zar, ka­sa­ba, çı­kış­sız­lık ek­se­nin­de olu­şur. “Kart­pos­tal Tit­re­şim”de ka­sa­ba­da bir çı­kış­sız­lı­ğı ya­şa­yan ev­li bir ada­mın ara­yış­la­rı an­la­tı­lır. Cin­sel­lik­le­rin önü ev­li­lik du­va­rıy­la ke­sil­miş­tir ve ka­sa­ba, in­sa­nın ar­zu­la­rı­na ket vur­mak­ta­dır. Mert, özel­lik­le cin­sel­lik ara­yı­şı­nın doğ­rul­tu­sun­da ka­sa­ba­nın mah­kûm edil­di­ği bir­çok öy­kü­ye im­za atar: “Yer­yü­zü ha­ri­ta­sın­da nok­ta­nın on bin­de bi­ri ka­dar da ye­ri ol­ma­yan, ama ken­di­ni yi­ne de eni­ko­nu kent zan­ne­den bu su­rat­sız ka­sa­ba, par­mak­la­rı­nı bo­ğa­zı­ma ge­çir­miş, bo­ğu­yor be­ni.” Kent her du­rum­da bu çı­kış­sız­lı­ğı bes­ler: “Nes­ne­le­ri hem ser­gi­le­yen, hem de on­la­rı ya­sak­la­yan bir kent­ti.” Ev­li­lik ve ka­sa­ba bir­lik­tir, ay­nı iş­le­vi gö­rür: “Ev­li­lik! Du­var­la­rı aşıp ka­sa­ba dı­şı­na çı­ka­ma­yan­la­rın çek­ti­ği hüc­re hap­si.” “Amor­ti­den Bir Gün” da­ha çok Sa­it Fa­ik öy­kü­le­ri­ni çağ­rış­tı­ran, işe git­me­yip ay­lak­ça so­kak­ta do­la­şan kah­ra­ma­nın rü­ya­la­rı, cin­sel­lik düş­le­ri­ni an­la­tır.
Ki­mi öy­kü­ler­de de kırk­lı yaş­la­rı ya­şa­yan bir öy­kü­cü­nün ha­ya­ta, eş­ya­ya ve ka­dı­na ba­kı­şı ir­de­le­nir. “Kül­bas­tı­lar Şim­di”de, ha­ya­tı mü­ca­de­le­ler­le geç­miş “sa­kın­ca­lı” bir öğ­ret­me­nin yıl­lar son­ra, Esan­dal’ın bir öy­kü­sü­nü oku­yup “Sa­han Kül­bas­tı­sı”nı düş­le­yi­şi, kı­yı­ya vur­muş bir es­ki tü­fe­ğin ha­yat mu­ha­se­be­si eş­li­ğin­de an­la­tı­lır. Okur-ya­zar öğ­ret­me­nin yo­lu bu mu­ha­se­be es­na­sın­da ka­sa­bın ya­nı­na dü­şer. “Kü­çük Os­man Çık­ma­zı” öy­kü­sü­nün mer­ke­zin­de Ada­pa­za­rı yer alır. An­la­tı­cı Ada­pa­za­rı’nı zi­ya­re­te ge­len öy­kü­cü Fa­ik Bay­sal’a Ada­pa­za­rı’nı gez­di­rir­ken, ken­tin in­san­la­rı­nı, es­na­fı­nı, cad­de­le­ri­ni bir bir ana­rak kent­te­ki de­ği­şi­mi ir­de­ler. An­la­tı­cı in­san­la­rın de­ği­şi­mi ile kent­le­rin mo­dern­leş­me­si­nin ay­nı eğ­ri­yi çiz­me­di­ği­ni dü­şün­mek­te­dir. “Sak­sı­da Pa­pat­ya” öy­kü­sün­de, Sa­it Fa­ik’i mer­ke­ze alıp, Ada­pa­za­rı’nda öy­kü­cü ol­mak is­te­yen ya­za­rın se­rü­ve­ni an­la­tı­lır.
Onun öy­kü­le­rin­de­ki dram hem bir şe­ye mah­kûm ve mec­bur ol­mak hem de ona sığ­ma­mak, taş­mak ar­zu­su iki­le­mi üze­ri­ne otu­rur. Bir ya­nı tık­lım tık­lım do­lu, bir ya­nı boş. Bu çe­liş­ki­yi ya­şa­yan ve mu­ha­se­be­si­ni ya­pan kah­ra­man­lar bir­den ken­di­le­ri­ni kon­trol­süz bir şe­kil­de so­kak­ta do­la­şır­ken bu­lur­lar. Pek çok öy­kü­de bu kıs­tı­rıl­mış­lık ve acıy­la kah­ra­man­lar şeh­rin so­kak­la­rın­da do­la­şır­lar. Bu kah­ra­man ço­ğun­luk­la bir öy­kü­cü-ya­zar­dır. “Üs­tü­müz­de Yıl­dız­lar Hep”de öy­kü ve ha­yat kar­şı­laş­tı­rı­lır ve ha­ya­ta iliş­kin bez­gin­lik di­le ge­ti­ri­lir: “Öy­kü, ya­şan­tı­nın ak­ta­rıl­mış bir tak­li­di de­ğil, on­da­ki giz­li özün, ya­za­rın giz­le­riy­le bu­luş­ma­sı­dır. (…) Öy­kü, so­ru sor­ma­nın bel­ki de en yu­mu­şak bi­çi­mi­dir, ama öy­kü­ler dün­ya­sı­na so­ku­la­ma­ya­cak ka­dar önem­siz bi­zim ha­ya­tı­mız.” “Se­mi­ra­mis’in Tül­le­ri” yi­ne bir sı­kış­mış­lı­ğı ya­şa­yan an­la­tı­cı­nın, kâ­bus­lar­la uyan­ma­sı­nı hi­kâ­ye eder. “Çar­dak­ta” öy­kü­sü­nün kah­ra­ma­nı da ay­nı sı­kın­tı­la­rı ya­şar: “Kırk yıl mu­ha­se­be­siz ya­şa­mı­şım.”
Ne­ca­ti Mert’in öy­kü­le­ri ka­rak­ter­ler ağır­lık­lı­dır. Her öy­kü­sün­de bir ka­rak­ter ya­ra­tır ve öy­kü bu­nun üze­rin­den an­la­tı­lır. An­la­tı­cı, tü­müy­le ki­şi­ye/per­so­na’ya onun ey­lem­le­ri­ne, duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­ne odak­lan­mış­tır. Bu­ra­da an­la­tım ço­ğun­luk­la di­ya­log­la­ra yas­la­nır. Mert, bir at­mos­fer ya­ra­ta­rak an­lat­mak­tan çok, olay­lar ve du­rum­lar et­ra­fın­da ki­şi­yi hi­kâ­ye­leş­ti­rir. Fark­lı ya­şam­la­rı, ka­rak­ter­le­ri de­ğil, sı­ra­dan in­san­la­rın sı­ra­dan ya­şam­la­rı­nı gün­de­me ge­ti­rir. Öy­kü­ye ka­rak­ter­le­ri ta­nı­ta­rak gi­rer: “Uğur Çı­rak­çı­oğ­lu, fab­ri­ka­tör”, “Mu­am­mer Bey’le ka­rı­sı kah­val­tı et­miş­ler, şim­di kah­ve­le­ri­ni bek­li­yor­lar”, “İz­zet Bey, an­ne­si­nin evi­ne çe­kil­di.”, “Ba­lık­çı­nın kı­zı Be­tül’ün hi­kâ­ye­si­dir an­la­ta­ca­ğı­mız hi­kâ­ye.” “Şev­ket Bey uyan­dı. Ha­ti­ce Ha­nım yok.” Bu gi­riş­ler­den son­ra bu ka­rak­ter­le­rin ha­yat­la­rı­na şa­hit olu­ruz. Ken­di­si de bir öy­kü­cü, es­naf olan an­la­tı­cı, bil­dik, ta­nı­dık es­na­fın, tü­müy­le ha­yat­la­rı­na ta­nık­lık et­ti­ği hem­şe­ri­le­ri­nin dün­ya­sı­na so­ku­lur, on­la­rı öy­kü­leş­ti­rir. Avu­kat, kır­ta­si­ye­ci, bak­kal, cilt­çi, fo­toğ­raf­çı gün­de­me ge­ti­ri­lir. Bu seç­ti­ği ka­rak­ter­le­rin ço­ğu kay­bet­miş ki­şi­ler­dir. Ha­ya­tı el­le­rin­den ka­çır­mış in­san­la­rın ka­hır­la­rı­nı ve im­kân­sız­lık­la­rı­nı öy­kü­leş­ti­rir. Bun­lar bir şe­kil­de ha­ya­ta geç kal­mış­lar­dır. Bu ka­rak­ter­le­ri ise özel­lik­le ha­ya­tın son­la­rı­na doğ­ru ele alır ve de­ği­şim kar­şı­sın­da­ki tu­tum­la­rı iti­ba­riy­le öy­kü­ye ta­şır. Bu an­lam­da bir sos­yal du­ru­mu izah eder­ler. Yok­sul­luk, sos­yal ada­let, top­lum­sal bas­kı, to­ta­li­ter re­jim bu in­san­la­rın ha­yat­la­rı­nı be­lir­le­yen te­mel un­sur­lar ola­rak öy­kü­de yer alır­lar.
Ne­ca­ti Mert, an­la­tım bi­çi­mi ola­rak sa­de­lik­te de­rin­li­ğin pe­şin­de­dir. An­la­tı­mı ra­hat, akı­cı ve din­gin­dir. Onun öy­kü­le­rin­de ola­ğa­nüs­tü şey­ler ol­maz. Kü­çük bir di­ya­log­la, cüm­ley­le, gün­de­lik ha­ya­tın sı­ra­dan bir anıy­la bü­tün bu ya­şa­nan­la­rı izah eden bir me­se­le­ye gi­der. İn­san­la­rın za­af ve güç­lü yan­la­rı­nı, on­la­rı ya­şa­tan iç di­na­mik­le­ri, de­ği­şim kar­şı­sın­da­ki ta­vır­la­rı­nı bu kü­çü­cük an­lar­da yan­sıt­ma­yı de­ner. Öy­kü­le­rin­de hiç­bir ola­ğa­nüs­tü­lük yok­tur. Her gün çev­re­miz­de gö­re­bi­le­ce­ği­miz sı­ra­dan olay­lar, sı­ra­dan in­san­lar­dır an­la­tı­lan. Özel­lik­le son­la­ra sak­la­nan çar­pı­cı bir di­ya­log­la ger­çek­li­ğe vur­gu ya­pı­lır. Bir hâ­kim­le ka­pı­cı apart­ma­nın ısı­nıp ısın­ma­dı­ğı­nı ko­nu­şur­ken, hâ­ki­min yal­nız­lı­ğı­nı, kim­se­siz­li­ği­ni öğ­re­nir, onun ha­ya­tı­nın bü­tü­nü­ne iliş­kin bir so­nuç çı­ka­rı­rız. Ba­zen bir öy­kü bü­tü­nüy­le di­ya­log­lar­dan olu­şur. Bir mi­ni­büs­te, bir ki­tap­çı­da, bir apart­man gi­ri­şin­de iki ki­şi ko­nuş­ma­ya baş­lar ve öy­kü kü­çük bir ay­rın­tıy­la nok­ta­la­nır. Ko­nu­lar ba­zen bir ba­şör­tü­sü olur, ba­zen eği­tim, ba­zen so­ğuk­lar. Ama öy­kü bo­yun­ca kar­şıt fi­kir­le­ri din­le­riz.
Ne­ca­ti Mert öy­kü­le­rin­de il­ginç ben­zet­me­ler­den, de­yim­ler­den ya­rar­la­nır: “Su­yu şe­ke­re dü­şü­rü­rüm kor­ku­su”; “züp­pe­lik­le­rin mey­dan al­dı­ğı pi­ya­sa­ya da­ma de­me­miş”; “ya­tak­ta hiç öze­nil­me­ye­cek hal­de bir kap ter­bi­ye­li ke­re­viz gi­bi ka­la­kal­dı.”; “Me­ğer ada­mın sus­ta­sı­na bas­mı­şım, ke­penk ke­penk aç­tı içi­ni.”; “Bir ya­ban­dan bir ya­ba­na ce­viz gi­bi yu­var­lan­mış­lar.”; “Her­ke­sin ba­ha­rı Çin­ge­ne kı­zı­nın ete­ğin­de çif­te­tel­li­ye kalk­mış da ge­lir.”; “Rah­met gör­müş tar­la gi­bi kı­pır kı­pır her­kes.”; “Da­lın­dan düş­mek is­te­miş ve is­te­di­ği gi­bi de düş­müş bir ar­mu­dun bak­tı­ğı gi­bi bak­tı.”; “Bu­lu­tun­dan sıy­rı­lı­yor. Sür­gü­nün­den dö­nü­yor ka­dın” gi­bi pek çok ben­zet­me ve de­yi­me öy­kü­le­rin­de yer ve­rir.
Ka­dın/aşk da onun öy­kü­le­rin­de bas­kın bir te­ma­dır. Her du­rum­da ka­dın-er­kek iliş­ki­le­ri so­run­lu­dur. Bu­nun önem­li ne­de­ni ka­çı­rıl­mış ha­yat­tır. Pek çok öy­kü­sün­de ev­li­lik ku­ru­mu­nun ge­ti­rip bı­rak­tı­ğı ka­dın er­kek ye­nil­gi­si­ni ve ile­ti­şim­siz­li­ği­ni ör­nek­ler. Hiç­bir ta­raf­ta suç ol­ma­dı­ğı hâl­de ken­di yağ­mu­run­da ıs­la­na ıs­la­na çü­rü­yen cins­le­rin aç­maz­la­rı­nı şa­şır­tı­cı bir ger­çek­lik­le göz­ler önü­ne se­rer. Bu sa­at­ten son­ra da bir çı­kış bul­mak im­kân­sız­dır. Her iki cin­sin de ka­de­ri ken­di göl­ge­sin­de sol­mak, yok ol­mak, ses­siz­li­ğe ka­rış­mak­tır. Ya­sak­lar­la, ku­ral­lar­la oluş­tu­rul­muş ev­li­lik ola­yı­nın, bü­yük­şe­hir­ler­de bam­baş­ka bir gö­rü­nü­me bü­rün­me­si kar­şı­sın­da şaş­kın­lık ya­şa­yan er­kek­ler, bu çem­be­ri aşa­maz­lar. Ev­li­lik­le­ri ken­di dı­şın­da ger­çek­leş­se de, yo­lun ya­rı­sın­da bun­dan vaz­ge­çip is­te­dik­le­ri bir ev­li­li­ği ya­pa­ma­ya­cak­lar­dır. Bu ya­sa­ğı biz­zat ken­di­le­ri ge­ti­re­cek­tir. Çün­kü bu ka­sa­ba ken­di ken­di­ni ki­lit­le­miş­tir.
Sı­ra­dan, sa­de, kü­çü­cük şey­ler­le ha­ya­ta tu­tun­ma­sı­nı bi­len yok­sul in­san­la­rın dün­ya­sı sık­lık­la gün­de­me ge­ti­ri­lir. “Ye­mek” öy­kü­sün­de cilt­çi çı­ra­ğı Ca­vit’in ha­ya­ta bu kü­çü­cük ba­kı­şı iş­le­nir. Bir cilt­çi­de ça­lı­şan ve şe­hir­de her şe­yi­ni ken­di­si ya­pan Ca­vit, kö­ye an­ne­si­nin ya­nı­na gi­der­ken, tek bek­len­ti­si “ya­ta­ğı­nın ya­pıl­ma­sı”dır. Gur­bet ve yok­sul­luk üze­ri­ne bi­na edi­len öy­kü­nün can alı­cı ye­ri de bu­ra­sı­dır. Bu öy­kü­de de kır­sal böl­ge­ler ve do­ğal­lık­la, şe­hir ha­ya­tı­nın kar­ma­şa­sı kar­şı­laş­tı­rı­la­rak in­sa­ni tu­tum­lar öne çı­ka­rı­lır. İn­san­la­rın kü­çü­cük bek­len­ti­le­ri­nin na­sıl ha­yat­la­rı­na yet­ti­ği­ni an­la­tır. Bu­nu da an­la­tı­cı kü­çü­cük bir di­ya­lo­ğa gö­mer. Yok­sul­lar onun öy­kü­le­ri­nin önem­li te­ma­la­rın­dan bi­ri­dir: Gar­son­lar, pos­ta­cı­lar, emek­li me­mur­lar, ayak­ka­bı bo­ya­cı­la­rı, pa­zar­cı­lar…. 
Ne­ca­ti Mert Ada­pa­za­rı’na ba­kar­ken iki yö­nü­nü ele alır. Bir yan­dan köy­den ko­pup şeh­re ge­li­şi, do­ğa­dan, do­ğal ya­şam­dan uzak­la­şı­şı de­ği­şim bağ­la­mın­da eleş­ti­rip, bu de­ği­şim­den olum­suz et­ki­le­nen in­san­la­rın dün­ya­sı­na eği­lir­ken, bir yan­dan da bü­yük şe­hir ola­ma­ma­nın, bir ara kent ol­ma­nın sı­kış­mış­lı­ğı­nı ya­şa­yan in­san­la­rın öz­lem­le­ri­ni an­la­ta­rak ara­da kal­ma­nın olum­suz­lu­ğu­nu ak­ta­rır. Bu an­lam­da de­ği­şim onun öy­kü­le­ri­nin mer­ke­zin­de yer alır. Hep bu de­ği­şi­mi ya­şa­mak zo­run­da ka­lan in­san­lar bir şe­kil­de bu de­ği­şi­min dı­şı­na iti­lir­ler. Bu dış­lan­mış­lık­la, ye­nik, bu­ruk, kı­yı­ya vu­rur­lar. Bir şe­kil­de ha­yat iç­le­ri­ni ısıt­maz, al­maz on­la­rı içi­ne, mut­lu kıl­maz. Çün­kü ma­ğa­za­lar bü­yü­dük­çe, gö­nül­ler kü­çü­lür.
Ses­siz­li­ğe gö­mül­müş fo­toğ­raf­çı Ne­ba­ti Bey ile ebe­dî be­kâr Mer­can Ha­nım’ın ha­ya­tı­nı an­la­tan ve ki­ta­ba da adı­nı ve­ren “Ge­ce­ye Uçu­ru­lan Gü­ver­cin­ler”; Sa­it Fa­ik’i mer­ke­ze alıp,  Ada­pa­za­rı’nda öy­kü­cü ol­mak is­te­yen ya­za­rın se­rü­ve­ni­ni an­la­tan “Sak­sı­da Pa­pat­ya”; ha­yat­tan hiç­bir bek­len­ti­si kal­ma­mış cilt­çi çı­ra­ğı­nın ha­ya­tı­nın an­la­tıl­dı­ğı“Yemek”; bir çı­kış­sız­lı­ğın an­la­tıl­dı­ğı “Yor­gun” öy­kü­sü onun en ba­şa­rı­lı öy­kü­le­ri­dir.
 

                                                                                Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

 

Diğerleri

PARK, "ALT YANI BİR PARK" DEĞİLDİR Beytullah Emrah Önce, Tasfiye, Sayı: 51, Ocak-Şubat 2016

GÖNÜLLER KÜÇÜLDÜ Cihad Şahinoğlu, Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

BİR ŞEHRİ ÖRMEK: "HİKÂYEM ADAPAZARI" Temel Karataş, 25 Aralık 2008

ADAPAZARI'NDA KIRK YIL  Yasin Şafak, Tasfiye, Sayı: 46, Ocak-Şubat 2014

MEMLEKET İÇRE BİR KİTABEVİ  Erdem Dönmez, TYB Akademi, Sayı: 10, Ocak 2014

MEMLEKET GİBİ KİTABEVİ  Beytullah Önce, Sakarya Yeni Haber, 1 Aralık 2013

TAŞRADA KİTAPÇI OLMANIN ÖTESİ  Özge Atasel, AGOS Kitapkirk, Sayı: 60, Kasım 2013

"MEMLEKET KİTABEVİ"NDEN İNSAN MANZARALARI  Temel Karataş, Milliyet Kitap, Ekim 2013

NE GOOGLE'A NE DE BAŞKA BİR KRONOLOJİYE GİRMİŞ BİR TARİH  Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, Sayı: 658, 25 Ekim 2013

MEMLEKET GİBİ BİR KİTABEVİ  Bir Gün, 05 Ekim 2013

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Adnan ÖZER, Radikal İki, Sayı: 15, 19 Ocak 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert'e SAÜ tarafından Fahri Doktora ünvanı verildi...

ÖMER SEYFETTİN VE KİMLİK  Hale Kaplan ÖZ, Yeni Şafak, 5 Eylül 2004

OKUR KİTAPLIĞI'NDAN ELEŞTİRİ KİTAPLARI  Hakan ARSLANBENZER, Fayrap, Sayı 48, Şubat 2012

ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"ZAMANSIZ"  Cemile SÜMEYRA, Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012 

ZAMANSIZ ÖYKÜLER  Efe ERTEM, Kitap Zamanı, Sayı: 74, 5 Mart 2012

DİL, TARİH VE EDEBİYAT ÜZERİNE DENEMELER: "KELEPİR SEPET"  Yusuf YAVUZYILMAZ, Ayraç, Sayı: 32, Haziran 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net