Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

 

 

Necati Ağabey ev, dükkân, hikâye üçgeninde sakin sakin yaşarken birden bir hareket başlattın. Nasıl oldu bu?
Her şey 9 Ocak akşamı başladı. Müsteşar Sayın Mustafa İsen, Adapazarı’ndaki kültür ve sanat adamlarıyla bir araya gelmek, neler yapılabileceğini kendileriyle görüşüp tartışmak, hatta bir yol haritası edinmek istemiş.  
Yol haritası çıkarılamadı mı yoksa?
Ne mümkün! Bir kere, o gece söylenilenlerin ne kültürle ilgisi vardı ne de sanatla. Bu durum, beni hem bir hikâye yazarı olarak hem de sinema, tiyatro izleyicisi, sanat alıcısı olarak utandırdı.
Neler söylendi?
Hemşehri derneklerinden birinin sözcüsü Sayın Müsteşar’dan ses düzeni istedi mesela, bir başkası da çıkardıkları dergiye para. Bizim Büyükşehir Belediyemizin bir tiyatrosu varmış. Yönetmeni, oyuncuları kimlerdir, oyunlarını nerede oynarlar bilmiyorum. Onlardan biri de kalktı, Devlet Tiyatrosu’nun kullanılmayan kostümlerini istedi. Böyle şey olmaz.
Yol haritasından kastedilen ne peki?
Sayın İsen bunu çok güzel örnekledi. Sözgelimi, 16. yüzyıldan beri tutulmuş tahrir defterlerimiz olduğunu söyledi. Diyelim, Kaynarca’da falanca tarihte kaç aile, her ailede kaç koyun, kaç büyük baş vardır, bu defterlerde yazılı. Bunlar şehrin tarihi ve sosyolojisi için önemli belgeler. Ama hiç el atılmamış.
Ama bunlar Üniversite’nin görevi.
Elbette. Sayın İsen de söyledi bunu. Ayrıca, şunun da altını çizdi: Taşra üniversiteleri merkezi üniversitelerden farklı olup yerelin ihtiyaçlarını tespitle yükümlüdürler.
Üniversite’den katılan kimse yok muydu toplantıda?
Bir zat söz aldı –galiba Üniversite’dendi- kendisinin bölge tarihiyle ilgili çalışmaları varmış.
Çalışmalar yapılıyor demek?
İyi ama peş peşe makale sıralamak tarih çalışması değilmiş ki. Nitekim bu söylenildiğinde zatın da itirazı olmadı.
Siz neler dediniz?
Hiçbir şey demedim. Diyemedim. Hemşehri derneklerinden bir sözcü, doğduğu memleketin folklorunu geldiği yerde –burada yani- dipdiri tutmakla görevli sayıyordu kendini. Memleketine, folkloru da dahil bağlılığını, hissiyatını anlarım; ama bunu kıskançlık ve bencillik haline getirmek bir çeşit şovenliktir ki sanatta yaratıcılığı engeller. Ayrıca, kültürler arası etkileşimi de yok eder. Böyle bir ortamda bir şey söylemek anlamlı olmayacaktı, ben de hiçbir şey demedim.
Fakat siz de Adapazarlısınız. Hatta taşralı. Yazar olarak da böyle biliniyorsunuz.
Bunlar çok farklı şeyler. Adapazarlı olmak, Adapazarı’nı yazmak başka bir şey. Yazdıklarının Adapazarı’yla sınırlı olması başka bir şey. Birinde Adapazarı’ndan yararlanıyor, onu edebi bir dile kavuşturuyorsun. Yani Adapazarı’nı başka şehirdekiler için de okunur kılıyorsun. Diğerinde ise yazdıkların Adapazarı’nı aşamıyor. Mahallenin düğün türkücüleri gibi. Taşra için de geçerli bu. Şöyle: Taşra, merkezin dışında kalmışlık demektir. Ama coğrafyayla sınırlı değildir taşra. Tarih, iktisat, günlük hayat, ideoloji, inanç vs. de payını alır taşradan. Çünkü merkez tarafından “öteki” görülmektir taşra. Bu gömleği alır giyinirseniz taşralı olursunuz. Ben öyle yapmadım. Reddettim. Kendi tarifimin peşine düştüm. Gerçi, üstüme geldikleri zaman, “Evet, taşralıyım!” dediğim oldu. Ama bu, “Ben sizinle kavgaya hazırım” anlamındadır, meydan okumadır. Böylesine taşralılık denir mi? Muhalifliktir bu. Tamam, dilim, düşüncem, kahramanlarım, meselem taşra insanlarına aittir. Bu yere basar. Basar da burada kalmaz. Bu yüzden de hakkımda yazanlar –sağ olsunlar- şu nüansı belirtmeden edemezler: “Yazdıkları yerel değil yerlidir.”
O geceye dönelim. Geceyi bir şeyler söylemek için uygun bulmadınız…
Evet, bulmadım. Ama bu uygunsuzluğu da sineye çekemedim.
Fakat o insanlar da kültür ve sanat hayatının bir ucundan kendilerince tutuyorlar. Böyle değil mi?
Böyle elbette. Kendilerini reddedemem. Ama ucundan tuttukları işi abartmamaları şartıyla. Müzik öğretmeni müzisyen, “Karasu’da fındık / Sapanca’da balık” diye yazan biri de şair olarak çıkıyorsa bu yanlışlığın üzerine gidilmeli.
Suç onların mı?
Sadece onların değil. Ama “sanatçılar”la kimi yetkililer arasında bir alışveriş, birbirlerini yüceltiş var ki yanlışlık buradan besleniyor.
Başlattığınız hareket buraya mı dayanıyor?
Evet. Ne ki kültür ve sanattaki bu hal hayatın başka alanlarında da mevcut. Bu şehrin bütün hayatı sahte. Kişiliksiz. Bu şehir kiçler şehri. Burada sağlıklı bir sosyal hayat adeta imkânsız. Bunların masaya yatırılması, sorgulanması gerekir.  
Hareketten söz edin.
O gecenin hemen ertesi Arzu’yla (Açıkel) –ki o gece o da oradaydı- görüştüm. Arzu, fotoğrafta ödüllü bir isim. Daha sonra Sami’yle (Caner) –ki karikatüristtir- görüştüm. Dediklerimi doğru buldular. Başkalarıyla da görüştüm. Onlar da onayladılar beni. Sonra gazetedeki köşemde yazılar başladı. 17 Şubat’ta da durumu SAGÜSAD’a taşıdık.
Neden SAGÜSAD?
SAGÜSAD, güzel sanatlar derneği. İstedik ki bu hareket ilkin orada görüşülsün, tartışılsın. Doğrusunun bu olduğunu da gördük. Anlattıklarımızı, değişik yaşlardan, değişik iş ve mesleklerden herkes alkışladı. Değişik demem şundan: Açık çağrımız olmuştu, SAGÜSAD dışından da misafirler vardı aramızda.
Necati Ağabey, kültür ve sanat ve sosyal hayat… bunlar birbiriyle ne kadar ilişkili?
Özgür’cüğüm, kültür deyince akla güzel sanatlar gelir gelmesine, ama mahalle, çarşı adabı da gelir; komşuluk hukuku da gelir; cinsler arasındaki ilişki, annelerimizin ördükleri danteller, oyalar da gelir. Halk inanışlarından tut da selam saygı törelerine kadar her şey girer kültür kavramının içine. Kültür, bizi başka türlü değil de bir türlü, şöyle değil de böyle düşündürüp davrandıran manevi güçtür.
Hiç değişime uğramaz mı?
Uğrar. Ama eski tamamen yok olmaz. Yeniye katılarak sürer.
Bunu şimdi de şehre aktaralım isterseniz? Ya da önce şehirdeki sanat hayatından söz edelim.
Yok ki. Bu şehir güya büyükşehir. Deprem sayesinde olmuş bir büyükşehir. Tiyatro yok bu şehirde. Galeri yok. Konser salonu yok. Konferans salonu yok. Hobi atölyeleri yok. Yani doğru tiyatro, doğru resim, doğru müzikten habersiz bu şehir. Bu yüzden de “taratoracılar” oyuncu sanılmakta.  
Adapazarı Kültür Merkezi?
Onu geçin. Açılışı, “Asmalıkonak”la yapılmış bir “kayıntı merkezi” orası. İçinde de zaten sinema var sadece. Galeri olarak kullanılan yer ise galeri değil. Sinemaların fuayesi.   
Tiyatrosu var. Açılacak.
Açılmasa da olur. Bak, bir apartmanın zemin katını veya metruk bir binayı veya hiç olmadık bir yeri tiyatroya kazandırırsın alkışlarım seni. Ünal Ozan, ASM’yi böyle yaptı. Şimdi ikisi de rahmetli. Ama Kültür Merkezi diye bir yer açıyorsun, en baba yerler kafeterya, fakat tiyatro yer altında, hem de hâlâ açılmamış. Olur mu! Mustafa İsen diyor ki: “Bir tiyatronuz olsun, her on beş günde bir Devlet Tiyatrosu’ndan bir oyun göndereyim buraya.” Gel de kahrolma!
“Kiç” nedir? “Kiçler şehri” derken neyi kastediyorsunuz?
İnsanının geçmişi ve coğrafyasıyla uyuşup kaynaşmış bir şeyi alıp geçmişi ve coğrafyasıyla bambaşka bir yere taşımaya deniyor “kiç”. Yani, parçayı, ait olduğu bütünden çekip bir başka bütüne monte etmek var “kiç”te. Taklit. Gibi. Yapıştırma bıyık. Palmiyeler, kiç’tir işte. Bu iklimin ağaçları değildir. Bunu palmiye hevesiyle veya egzotizmle açıklayamayız. Şehrin bunlarla güzelleşeceği zannı var çünkü burada. Hatta dayatma. İyi de bizim Adalı ağaçların ne eksikleri görüldü? Kavağın, akasyanın, çınarın, meşenin, ıhlamurun… Hem zahmetsizdiler hem de kendileriyle arkadaşlığımız vardı. Palmiyeyi İzmir’de severim, Antalya’da severim ama, burada değil. İklimim de sevmiyor. Kış geldi mi sarıp sarmalıyorlar zavallıları.
Başka “kiç” var mı?
Var. Palmiyelerin bir de plastikleri var. Kimi de hurmaya benziyor daha çok. Üstelik ışıklılar da. Sabahlara kadar ışıktan dallarını açıp açıp kapatıyorlar. Bunlar da şeddeli kiç. Taklidin taklidi. Bir de yine plastikten minareler var. Plastik plastikle uyuşur, taş taşla. Ama taşın yanına plastik minareyi getirmek kiç’tir. Yoksa, taştan ve sağlam bir minare yapamamanın aczini itiraf mıdır?
Bunları büyülttüğünü düşünmez misin? Hani aksi tesadüf derler ya…
Düşünmem. Çünkü bu şehrin şekil alışı hangi mantığa göredir? Mimarî esprisi nedir. Bu belli değil. Eski şehirler kuruluşlarını camiden, dinden alır. Adapazarı böyledir mesela. Merkezde Orhan Camii vardır. Sağında Belediye. Vaktiyle Kaymakamlık da oradaydı. Solunda çarşılar vardır. Arkasında da mahalleler. Ama kıblesi açıktır. Kıbleyi yakın zamana kadar ÇEK binası kesmekteydi, bu yanlışlık –bereket- bina yıkılarak giderildi. Eğer bu geleneksel şekil esas alınıyorsa –ki bence bu alınmalıdır- kıbleye yapılmakta olan helâ nasıl açıklanır? Yok, modern mimarî esas alınmak isteniyorsa –ki Çark Caddesi’nde öyledir- orada da bir kararsızlık var. Çark Caddesi’nin Beyoğlu olduğu söyleniyor. Hadi canım! Taş binaları yan yana dikmekle, çiçekli lambalar, renkli taşlarla ve caddeyi trafiğe kapamakla modern olunmaz. Bunlar işin fizikî yanı. Nerde Beyoğlu’nun uçukları, uçuk mekânları? İsterseniz işi buralara vardırmayayım. Emek Sineması’nı, Karaca Tiyatrosu’nu, galerileri, Balıkpazarı’nı, Markiz’i… anmakla yetineyim.
İki tarafa da yer verilerek sentez yapılıyordur belki?
Anlamaya hazırım. Ama diyorum ki bunlar kendi içlerinde de bütünlüklü değil. Ne Orhan Camii gelenekle irtibatlı ne de Çark Caddesi modernle. Karmaşıklık hâkim. Bunu da en çok Katlı Pazaryeri’nin batısında görüyoruz. Pazaryeri malum. Şehrin geçmişinden bir hatıra. İyi de hemen civarında büyük alışveriş merkezleri. Evet, bir şehrin pazaryerine de alışveriş merkezlerine de ihtiyacı var. Hatta Kadın Pazarı da olmalı bir şehirde. İşporta da. Fuar da. Panayır da. Ama bunlar iç içe olmaz. Bunların yerleri olur. Kendilerince satış usulleri vardır. Alışveriş merkezleri –sözgelimi- soğanı, patatesi, mobilyayı sokağa çıkarıp pazarcı esnafı gibi satmaya çalışmaz.     
Kararsızlık diyebilir miyiz buna?
Aynen öyle. Bu şehrin ekonomik tercihi de belirsiz. Orada da bir kararsızlık var. Mesela ekonomisi tarıma mı dayalı? Tarıma dayalıysa OSB’lerin yeri uygun mu? Değil. Ticaretle sanayi arasında da kesin tercih yapılmamış. Yapılmış olsa ATSO iki oda halinde bölünür öyle hizmet verirdi. Sanayi şehri olmadığı kesin. Ticaret de şüpheli. Zira ana caddelerdeki işyerleri büyük metrekarelere mecbur edilmiş. Ticaretten anlaşılan, belki de sadece büyük ticaret.
Böyle olmasını nereye bağlıyorsunuz? Bu karışıklığın, kararsızlığın bir çaresi yok mu?
Valla, ben yaptım oldu’culuğa bağlıyorum ben bunu. “Seçimle geldim/geldik” deniyor, “kararı biz alırız, neye karar vermişsek onu da yaparız.” İşte İstanbul. Bir semazen heykelidir gidiyor. Semaa, semazene düşmanlığım yok. Ama İstanbul’la ilgisini kuramıyorum. Bir şehrin geçmişi şiirdedir, müziktedir, tuvaldedir, mimaridedir… Şehir buralarda adlanır, sıfatlanır, arketiplerini yaratır. İstanbul, semazenle anlatılmış mı bugüne kadar hiç!
Ama yetkililer karar alır ve heykel yapılır. Buna ne diyebiliriz? Ne diyebilirsiniz?
Bakın, yönetim yönetişimle yer değiştiriyor artık. Hem, şehrin sahipleri de sakinleridir. Şehir, yöneticilerin sadece emanetindedir. O kadar. Onlar bugün varlar, yarın yoklar. Bu yüzden, belediye meclislerine bırakılmayacak kadar kıymetlidir şehir. Yönetişim, bunun farkına varılıp yönetime katılmaktır işte.  
Karaman’dan, Camili’den, Korucuk’tan şikâyetler var. Ama ciddi bir sivil girişim de görülmedi. Buna ne diyeceksiniz?
 Evet. Hak sahipleri ev vaadiyle, biraz da sağ kalmanın sevinciyle sanırım, başlangıçta hiç şikâyetçi olmadılar. Ciddi şikâyetler evlere girildikten sonra başladı. Sadece oradan değil, şehir merkezinden de var şikâyet. Şehrin merkez mahalleleri ticari bölge oldu bir talimatla. Yine bir talimatla şehrin kuzeye kaydırılması istendi. Yanlış. Farklı farklı mahallelerin hak sahipleri aynı binada komşu oldular kurayla. Farklı mahalleler demek farklı kültürler, farklı alışkanlıklar demek. Bu yüzden bu insancıkların yan yana yaşamaları kolay değil. Manav bile portakalla lahanayı, döngelle enginarı yan yana koymuyor. Bizimkiler koydu. Âfet bu, katlanmak lazım, diyemeyiz. Hiç değilse, komşular arasındaki kod farklarını gidermek, bir arada yaşamayı sağlamak için bir şeyler götürülebilirdi oralara: sinema, tiyatro, konser… Şehirde kalanların hali de firaklı. Onlar da işyerleri ile iç içe. Fakat gitmek isteyenleri bile gidemiyor. Mahalle yok çünkü. Mahalleler de kolay kurulmuyor.  
Başlattığınız harekette sizden, Sami Caner’den, Arzu Açıkel’den başka kimler var? Hareketin adı ne?
Adı “Şehir Sakinleri Hareketi”. Sakin sakin yaşadığımı söylemiştin ya ben yaşamadığım gibi böyle yaşamayan başkaları da var demek. Erdal Er, Arif Aruca, Kadir Sarı, Sabahattin Yılmaz… bunlardan birkaçı.  
“Sakinler Hareketi”nin amacı ne? Anladığım, kültür-sanat başta geliyor. Ama sosyal hayat çok geniş bir alan. Nereye kadar uzanmak niyetindesiniz? Yolunuzu nasıl çizdiniz?
Evet, kültür ve sanat başta geliyor. Bu alandaki yanlışları, eksikleri bu şehrin sakinleri –oturanları olarak yani- duyurmak istiyoruz önce. Bu amaçla yazılı ve görsel basını ziyaret edip kendimizi tanıtacağız. Oda, dernek ve sendikalarla ve sivil girişimlerle ilişkiye geçip desteklerini isteyecek, eleştirilerini dinleyecek, alanlarıyla ilgili bilgileri kendileriyle değerlendireceğiz. Hareketin ucu açık yani.
Örneklemek mümkün mü?
Tabii. Şehrin gündeminde Sembol Cami var şimdi. Sonra, Gar Meydanı Projesi. İkisi de pat diye çıktı. İlkini iki kişi çıkardı, ardından iki kişi daha destek verdi projeye. İş oraya vardı ki 5000 kişiyi alması ve külliye olması konuşuldu, hatta yerler bile önerildi. Bakın, bir caminin amacı, alanı, yeri ve nasıllığı hakkında karar verecek olanlar biz değiliz. Biz, ihtiyacımız olduğunu söyleriz çok çok. Zira camiyle ilgimiz namaz kılmaktan öteye gitmez. Doğru kararı verecek olan, mimardır. Sözgelimi, Turgut Cansever’e açarsınız konuyu. Kendisini dinlersiniz. Belki, “Minarelerinizi düzeltin önce” der. Gar Meydanı Projesi de galiba bir Japon harikası. Evlere şenlik. İşte bunları söylemek lazım. Tartışmak. Hassasiyet yaratmak. Kamuyu meseleye çekmek. İhtiyaç yoksa vazgeçilir projeden. Varsa doğrusu yapılır. 
Yaptırımınız ne olacak?
Bir sivil girişimin elinden kamuoyu oluşturmaktan başka ne gelebilir ki! Yazarız, anlatırız, dayanışıp çoğalırız, talebimizi yetkililere duyururuz…  Netice alamasak da ne gam! Yapanın yanına kâr kalmaz yine de yanlış. Tarihe not düşülmüş olur, bir. Sivil inisiyatif tecrübe kazanmış olur, iki. Bu da yetmez mi!
Teşekkür ederim Necati Ağabey. Yolunuz açık olsun!
Benim teşekkürüm olur Özgür. Açıklama fırsatı verdiğin için.        
                                                                                       “Bizim Sakarya”, 24 Şubat 2005

Diğerleri

"GÜNDEM, EDEBİYATIN GÖREVİ DEĞİL" Karabatak, Sayı: 39, Temmuz-Ağustos 2018

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net