Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

  

 

 

Adapazarı günden güne değişiyor. Yeni yollar, yeni meydanlar, yeni kaldırımlar… Bu ve buna benzer düzenlemelerin hafızaları sildiğini düşünüyor musunuz?

 

Düşünüyorum. Ama Zeki Toçoğlu döneminde yapılanlar için değil. Hafıza silinmesini 2000 yılında Adapazarı Büyükşehir Yasası’nı çıkararak Ankara istedi; sonraki hükümet 2002 yılında hem büyükşehir’in adını değiştirip “Sakarya” yaparak hem de alanını genişleterek hafızayı hiç mi hiç iplemediğini gösterdi. Bunu pratiğe taşıyan, Aziz Duran’dır. Tünel geçişli fantezi kavşak onun icadıdır. Atatürk Parkı onun zamanında yok oldu. Kurbanlar da. Yenicami’in şadırvanını o yıktı, Orhan Camii’nin haziresini o kaldırdı, duvarını o tıraş etti. Şu şehre tek hayrı olmuştur Aziz Bey’in, o da ÇEK binasını yıkıp Orhan Camii’nin kıblesini açmasıdır. Ne ki bu hayrını da kitabeli “Anıthelâ” geri alır. Zeki Toçoğlu bu yanlışların üstüne geldi. Yanlışı onarıyor. Çekilir hâle sokuyor. Yaptıklarını böyle okuyorum. Allah razı olsun!   

 

Bizim bakkal, bizim manav, bizim kasap; bizim mahalle, bizim sokak, bizim komşular gibi geleneksel dokuyu kaybettiğimizi düşünüyor musunuz?

 

Kaybettiğimiz doğrudur. Ama hayat budur zaten: kaybederiz, yenisini buluruz. Bulunan, kaybedilenin yerini aşarak dolduruyorsa bu gelişimdir, buna sevinilir. Yok, doldurmuyorsa ağlanır. Eskiden yeniye geçiş de makul bir süreçte ve toplumsal mutabakatla olmalıdır. Aksi halde alışkanlıklar direnir, bu da gayet insanîdir.

 

Çeşme Meydanı, Gar Meydanı gibi tarihi meydanlarımızdan sonra bir de Orhan Camii meydanımız oldu. Meydanlar tarihten gelen birtakım özellikleriyle mi oluşur yoksa böyle sonradan düzenleme yaparak da becerilebilir mi bu iş?

 

Meydanın tarihten geleni de var, düzenleneni de. Tarihten gelenlerin çoğu bugün trafik hercümerci içinde kaldı. Sanıyorum bu yüzden yeni ölçüler içinde yeni meydanlar düzenleniyor. Zor iş. Çünkü böyle bir meydanın insanla buluşacağı şüpheli. Buluşmadı mı da meydan olmuyor.  Kent Meydanı buluşmadı işte –o da Aziz Duran’ın marifeti. Çeşme Meydanı, evet eski bir meydan; ama bugün meydanlığını yitirdi, yola karıştı. Gar Meydanı’nın geçmişi pek eski değil. Bugün meydan olan yerde yedi, sekiz demiryolu hattı vardı 60’lı yıllara kadar, vagonlar ta yola, ana caddeye kadar gelirdi. Sağda sıra sıra ambarlar, çınarlardan tarafta peş peşe alçarak ahşap lojman evleri. Meydan falan yok. Dediğiniz meydan, düzenleme ürünüdür. Yeni garla birlikte yapıldı. Bakımsızdı. Neden? Meydandan yararlanmak isteyenler çıktı. Zeki Toçoğlu hem bunu engelledi hem meydanı yeniledi, güzel de oldu, Hüsnü Gürpınar bile beğendi. Orhan Camii’nin orda da meydan yoktu. Aziz Duran yolu cami duvarına kadar getirdi, dayadı, avluya göz koymuş gibiydi; Zeki Toçoğlu bu yanlışı da meydan çalışmasıyla bertaraf etti bence.      

 

Sizin meşhur sözlerinizdendir: “Adapazarı’nın nabzı çarşılarında atar…” Kaldı mı o çarşılar?

 

Kalmadı. Ama hepten de yok olmadı. Yaşayan bir şeyler hâlâ var. Girin Bakırcılar, Kunduracılar İçi’ne göreceksiniz kalanı. Esnaf yârenliği bırakmadı mesela. Çark Caddesi’nin eski çarşılarla ilgisi hiç yok, öyleyken orda bile dernek üzerinden yaşıyor yârenlik. Yüzlerce yılda kazanılan kolay kolay unutulmaz. Unutulduğunda bile yaşar. Hilmi Yavuz’un dediğince: “erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı”.

 

Sakarya kelimesinden ziyade Adapazarı’nı kullanıyorsunuz. Bu manada gelenekçi diyebilir miyiz size?

 

Gelenekçilik olsun diye kullanmıyorum. Ayrıca gelenekçi de değilim. Gelenekçinin yeniyle hiç alışverişi yoktur. Ben yeniden yanayımdır; ama tepeden inmeci değilim, gelenekle buluşmamış yeninin yaşamayacağını düşünürüm. Gelelim “Sakarya”ya: Düşmanlığım yok. İlin, büyükşehir belediyemizin adı olarak kullanırım da. “Sakarya”, iki yönetim alanının adıdır: merkezî, yerel. Ama şehrin adı değildir. Şehir adları sakinlerince konulur, yasayla değil. Bu şehrin adı, Erenler’i ile Serdivan’ı ile hem de Adapazarı’dır. Nasıl ki İstanbul da tarihi yarımadayla sınırlı değildir artık, Beyoğlu da, Kadıköy de İstanbul’dur. 

 

Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nin ilimizi edebi manada beslediğini düşünüyor musunuz?

 

Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi, medarı iftiharımız. Okuyorlar. Tartışıyorlar. Yazıyorlar. Yarışmalara katılıyor, projeleri kabul edilmiş, şiir ve hikâyeleri derece almış dönüyorlar. İlk mezunları kıymetli yerler kazandılar. Umut veriyorlar. Dahası başka okulları, belki belediyeleri de benzer çalışmalar için kışkırtıyorlar. Bu, ile katkı mı? Elbette katkı. Ama “ili edebi manada beslemek” bunların çok üstünde buluşmaları aklıma getiriyor. Bu, çok sonra olacak. Yürünmesi gereken uzun bir yol var önlerinde şimdi. Başladıkları gibi yürümelerini dilerim.

 

İktidar sahipleri eleştirileri karşılarken sıklıkla, “Türkiye eski Türkiye değil artık. Sakarya eski Sakarya değil” söylemlerini kullanıyor. Ne anlamamız gerek bu tür bir savunmadan? Eskiye nazaran değişen nedir?

 

Evet, bütün iktidarlar böyle diyor, kendileriyle seleflerini böyle karşılaştırıyorlar. Ne anlaşılmalı bundan? Şu: “Eskiler de sömürüyordu, ama Türkiye eski Türkiye değil şimdi, ben daha çok sömüreceğim.”

 

Son zamanlarda birçok yerde sahaf açılmaya başladı. İlimizde bir sahaf kültürü oluştu diyebilir miyiz? Siz neden düşünmediniz eski kitaplar satmayı?

 

Evet, sahaflara çabuk alıştı Adapazarı. Üniversitenin etkisi bu. Sahaflığı düşünmedim değil. Ama bir koltuğa iki karpuz olmuyor. Bir kolayını bulursam evdeki, kitaplığımdaki kitapları internet üzerinden satışa çıkarırım.

 

Adapazarı-Haydarpaşa seferleri hızlı tren hattı çalışmaları nedeniyle iki yıl süreyle kapatıldı. 2 yılın sonunda da seferlerin yapılıp yapılmayacağı şu an için belli değil. Adapazarı-Haydarpaşa trenine dair de anılarınız vardır muhakkak. Bir hatıramız daha mı kuma gömüldü? Ayrıca tren garlarının şehir merkezinde mi yoksa şehrin dışında mı yer alması gerektiğine dair tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

 

Çalışmalar nedeniyle hattın kapatılması akla seferlerin bütünüyle kaldırılabileceği, şimdiki kapatmanın da bunun provası ve alıştırması olabileceği fikrini getiriyor. Gerçi iki yılın sonunda seferlerin yeniden başlayacağı söyleniyor, ama yöneticilere pek güvenilmediği için akla kötü ihtimallerin gelmesinde bir yanlış yok, haksızlık da yok. Ancak Arifiye’nin ve yeni terminalin şehre hafif raylı sistemle bağlanacağı da söyleniyor. Doğru olur. Garın kaldırılacağını da sanmıyorum; kaldırılacağı düşünülse meydan düzenlenmezdi. Şaşırtmaca olsun için değildir herhalde gördüklerimiz. Yumuşak dönüşümün hatıralara zararı olmaz. Tren garlarının tek yeri yoktur; şehir merkezinde de olur, şehrin dışında da. Biz merkezde olanı biliriz, ona alışığız, o sürsün isteriz. Gece 12 civarı bir tren gelirdi İstanbul’dan düdüğünü çala çala. Makasta yavaşlar, kimileyin beklerdi. Bizim ev, Ahmet Akkoç İlkokulu’nun orada, bütün bu sesleri duyardık. Bilir misiniz her gün o saatte yine duyuyoruz, erguvanları duyduğumuz gibi.

 

- Toprak Mahsulleri Ofisi silolarının yıkılmasına karşılık bölgenin hala Ofis diye anılması, Kent Park'ın adının da Zirai Donatım Parkı olarak değiştirilmesi önerisini gündeme getirdi. İnsanların mekan isimleriyle ilgili alışkanlıklarının kolay değiştirilemeyeceği ileri sürüldü. Bu konuya dair düşünceleriniz nelerdir? Siz de örneğin Kent Meydanı için Gümrükönü tabirini kullananlardan mısınız?

 

Geçenlerde Trafik’ten geliyorum, şoför, “Şube’de inecek var mı?” diye sordu. Şube dediği? Aziziye’nin orası. Cami sokağın sol başındadır, askerilik şubesi de sağ başındaydı çocukluğumda. Nerden baksanız elli, elli beş yıl, hâlâ unutulmamış. Halkın koyduğu isimler yaşar, yasalarla veya meclis üyelerince verilenler değil. Kent Park çakma isimdir. Hiç kullanmadım. “Yeni Sakarya”da yayımlanan 15 Şubat 2011 tarihli yazımın başlığı şudur: “Donatım Parkı Bu!” Yazı şimdi web sitemde: http://necatimert.com.tr/ İçinden bir cümleyi alalım: “Semtin camii, fırını, kebap salonu, kahvesi, eczanesi bile Donatım’dan alır adını.” Park geri mi kalır? O da alacak elbette. Önerimin bugün gündeme taşınması beni sevindirir.  Kent Meydanı da çakma. Aslında “kent” öyle. Yapaydır kentler. Ruhsuz. Ben “şehir”den yanayım. Kent Meydanı için “Gümrükönü” adını kullanmam. Gümrükönü, köşeleri Bulvar, Atatürk Parkı, Uzunçarşı ve Çark Caddesi ile belirlenmiş meydanın adıdır. Kent Meydanı için desem desem “Vilayet Meydanı” derim.    

 

AKM, AFA, Orhangazi ve Sait Tanış gibi kültür merkezlerinin içi yeterince doldurulabiliyor mu? Ve de saydığım bu mekânlar gerçek manada bir kültür merkezi mi?

 

AKM 2010 Şubat’ından beri iyi kullanılmakta. AFA ve Orhangazi için bunu söyleyemem. Sait Tanış, restore edilmiş eski bir Adapazarı evi. Küçük gruplara toplanma imkânı veriyor. Fazlasını bekleyemem. Ama AFA’dan ve Orhangazi’den sorumlu olanların çok çalışmaları lazım çok. AKM, aslında “kayıntı merkezi”dir. Tiyatro salonu bile bizim Şehir Sakinleri Hareketi’nin bastırmasıyla yapıldı, ne ki Aziz Duran döneminde kapalı devre kullanıldı. 2010 Şubat’ından beri olan, imkânsızlıktan imkân yaratmaktır; Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı İbrahim Aktürk’ün başarısıdır. AFA, eksiklerine rağmen kültür merkezidir. İyi kullanılmadığı için göremiyoruz. Orhangazi’yi yapanlar, ASM’yi satanlardır; “kültür” ticarethaneler, mağazalar ve işyerleri için araç kılınmıştır orada.

 

Kültürel etkinliklerde, özellikle belediyeler eliyle düzenlenenlerde son zamanlarda gözle görülür bir artış var diyebilir miyiz?

 

Evet, var. Ama el yordamıyla yürütülüyor daha çok. Danışmanları yok galiba, yahut danışmak istemiyorlar. Oysa Büyükşehir’den yardım isteyebilirler, Aktürk’e danışabilirler.

 

İlimize konferansa davet edilen insanların kahir ekseriyetini muhafazakâr kimliğe sahip insanlar oluşturuyor. Bu minvalde değerlendirme yaparsak, kültürel etkinliklerin asıl amacı bir siyasi görüşü dayatmak olabilir mi?

 

Dayatmak olmamalı. Ama misafir konuşmacılar genellikle hane sahibiyle uyumlu oluyorlar. Teamül böyle. Dayatmak, bu teamülün köşeli hâli. Aziz Duran dönemi böyleydi. Ama Büyükşehir’de 2010 Şubat’ından beri böyle bir dayatma yok. Örnek alınası bir çeşitlilik var.

 

Büyükşehir’in çeşitli kurslar verdiği ve meslek öğrettiği SAMEK adındaki merkezleri geçmişin Halk Evleri’yle özdeşleştirebilir miyiz?

 

Harf Devrimi’nden, Güneş-Dil Teorisi’nden ne amaçlanıyorsa Halkevlerinden amaçlanan da odur: geçmişi olmayan adam yaratmak. SAMEK kursları böyle değil. Eli ve zihni geliştiren dallarda açılıyor. Dallar daha da çoğaltılabilir. Halkevlerine, kötü kullanılan yani dayatmacı kültür merkezleri benzetilebilir sadece.

 

Sait Faik Abasıyanık için bir bahis açmak istiyorum. Kendisi ülkenin en büyük hikâyecilerinden biridir ve Adapazarılıdır. Önceden ASM diye bir merkez vardı şimdi market oldu. Sait Faik Parkı’nın hali içler acısı. Şehirler neden sahiplenmez değerlerini?

 

Farkında değiller. Fark etmeleri de imkânsız. Çünkü makam mansıp sahiplerinin, mal mülk zenginlerinin bilinmelerine ayarlanmış insanlar. Bunlar pozisyonu olanlardır. Önemlidirler, o kadar. Değer, zihni bir beceride bulunmanın adıdır. Emeğini böyle kullananlardır değerliler de. Ne ki kolay görülmezler. Gövdeyle, cüzdanla, güçle, iktidarla çıkmazlar ortaya çünkü. Bu yüzdendir, gazino sahibinin sanatkârdan fazla itibar görmesi. Poliklinik sahibi falan filan feşmekâna bir doktordan,  bir dişçiden daha çok saygı gösterilmesi. Hastane sahiplerinden şöyle bir sözü çok kolay duyabiliriz bu yüzden: “Hastanem olmasaydı onun doktorluğu ne işe yarardı?” Söylenecek söz değil bu! Ayıptır. Kibirdir.  

 

Sait Faik, Faik Baysal, Ayfer Tunç, Hatice Bilen Buğra ve daha birçok Adapazarılı hikâyecimiz var. Bu hikâyecilerin hemen hepsi kendilerine İstanbul’u mekân edinmişken, sizi Adapazarı’nda tutan faktörler nelerdir?

 

Her şey benim dışımda gelişti. Burada doğdum, ilk ve ortaöğrenimimi burada gördüm, buradan evlendim, eşimle burada aynı okulda çalıştım, öğretmenlikten istifa ettiğimde burada kitabevi açtım, evimi burada edindim. İstesem de gidemezdim. Depremde de imkânsızdı. Can kaybım yoktu, dükkânım ayaktaydı; çektiğim tek zahmet, dairemize yirmi iki ay sonra çıkmak oldu. Mecburdum Adapazarı’na. 1982-94 arası buradan çekip gitmeyi çok düşündüm. Edebiyat iktidarının beni görmezden geldiği yıllardı. Fakat toplumcu gerçekçiliğimi de taşra ekseninde genişletiyordum, bunu taşradan yapmak daha sağlıklı mı göründü acaba, yine gitmedim. Sonrasında ve şimdi ise böyle bir problemim yok. Hatta taşradayım fakat okunuyorum, bunu görmek pek keyifli.    

 

Sakarya Üniversitesi'nce fahri doktora unvanıyla taltif edildiniz. Genelde siyasetçilere verilen bu ödülün bir edebiyatçıya sunuluşunu nasıl yorumlamalıyız?

 

Yusuf Akçura, öğrenci Mehmet İzzet’e rastlamış sormuş: “Evladım, Paris’te ne tahsil ediyorsun?” Mehmet İzzet: “Felsefe efendim.” Akçura: “Bırak felsefeyi, bize demirci lazım.” Demirci dediği: sayısalcılar, fen adamları, mühendisler… Üniversite önemlilerin, teknik adamların dışında da birileri olduğunu gördü diye düşünüyorum. Sakarya Üniversitesi’yle de sınırlı değil dediğim. Şu bir yıl içinde başka üniversitelerde de Yaşar Kemal’e, Rasim Özdenören’e ve Mustafa Ruhi Şirin’e de fahri doktora unvanı verildi.

  

Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012

Diğerleri

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net