Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

 

 

 

Hayrolsun! Tuhaf bir rüya! Donatım Parkı gibi bir parktayım. Bir derecik. Yatağında su yavaş yavaş. Boyunda kameriyeler. Toprak yumuşak. Sol ayağım iyi. Yol ağaçlar arasından geçiyor, kâh kıl çadırlara uğruyor, kâh kahvelere, dükkânlara; ötede büyükçe bir havuz, etrafından dolanıyor, gidiyor. Kendimleyim. Otuzlarımda gibiyim. Ayağımda sürüme yok. Koşabilirim bile. Ama… Yaprak kıpırdamıyor. Kahveler susmuş. Masalar bir başlarına. Tezgâhlar öyle. Ördekler? Allah Allah! Sakinliğe katılıyor, memnun yürüyorum. Ne top oynayan ne pedal çeviren. Ağaç altları boş. Banklar bekliyor. Çiftler olmayınca dürümcü, helvacı, çekirdekçi de olmuyor. Sanki pazar, sanki tatil, sanki insanlar evlerinde. Güzel bir boşluk. Kocaman bir park, içinde minnacık ben. Parktan kocaman. Yeşil bir serinlikte sakin sakin yürüyorum. Ağrısız. Sızısız. Nereden yürüyorum? Nereye? Arkama bakıyorum, yorucu bir yoldan geliyormuşum da, aradığım böyle bir sessizlik, böyle bir sükûnetmiş sanki, onu bu parkta buluyormuşum. Hoşnudum.

Havuzdan sonrası galiba tepe. Üstünde değirmen. Yel yok ama kanatlar parktan öteye bakıyor, kendi hallerinde dönüyorlar. Serinlik ılınıyor mu, yeşili ılık bir yeşil mi oluyor ne! Yürüyorum. Değirmenin beri tarafında bir balkon. Çıkayım! Bakayım! Merakla yürüyorum. Havuza vardığımdaydı tam, meneviş ağacının orada, nasıl bir ses: vücutsuz, kimdir, nedir, ne iştir anlaşılmaz, yüzlerce ördek birlikte sudan çıkıyor gibi. Çıkmıyorlar. Görünmüyorlar. Yıkandıkları havuzun taşlarına oturuyorlar herhal. Sesler kesiliyor, manzara yeniden duruyor. Aman Allah’ım, neler görüyorum! Şemsi abdestini almış geliyor, manzara Şemsi oluyor. Yürüyor. Otuzlarında gibi. Yürüyorum. Elleri titremiyor. Adımları taze. İyileşmiş. Yüz yüze geliyoruz. Seslenmek istiyorum: Şemsi! Seslensin istiyorum: Târık! Yahut Tarîk! Yahut Târik! Anlatmak istiyorum. Bakmıyor. Öldüğünü o zaman hatırlıyorum. Nefes alamıyorum.

 

Aldı yazar:

Şemsi ile Târık, evlerin arka bahçelerinin birbirine baktığı, gidişlerin gelişlerin aralardaki komşu kapılarından yapıldığı bir uzak dönemden iki fani. Babaları esnaf. Şemsi’ninki aktar, Târık’ınki yemenici. Târık’ın başı ağrır sık sık, ateşi çıkar, okula gidemez olur. Sirke basar anası, çeşitli otlar kaynatıp içirir, daha olmadı, üstüne ilave kıyafet almadan, çocucağını kaptığı gibi bahçeden bahçeye geçip aktarların kapısını çalar. Rafta hazırdır şifa. Aktar alır, “Târık efendi oğlum, içiniz, iyi olacaksınız” der, içirir, üstüne bir de –nefesi kuvvetlidir- okur, üfler. Hakikat, iyileşir Târık. Babası, yemeniyi tersten dikmeye, düze çevirmeye, kalıba çekmeye, kalıptan çıkarmaya, kenar dikmeye asla ve asla besmelesiz başlamayan bir ustadır, öyleyken inanmaz otun şifasına, karısı, “Ama Târık iyileşti efendi!” dediğinde, cevabı, “İyileşeceği varmış” olur, yüzünde alaycı bir tebessüm de elbette. Bazen sedirde, köşesindedir. Kafesli pencerenin arkasında. Pijamalar çekili, baş mutlaka takkeli. Dizler kırık. Ayağın biri alta alınmış. Öteki, pergelin iğneli ucu. Önünde tepsi. İçindeki bardak beyaz. Hemen yanında da beyaz nohut. Bir fırt! Oooh! “İyileşeceği varmış hatun!”

Şemsi hastalık bilmez. İridir, vücutludur. Tek kusuru, kafası. Hafif eğri ve eğik olup geç anlar. Zihni kamaşmış –belli. Nerde, ne zaman? İlkokulda da öyleydi. Târık’tan bir yaş büyüktür Şemsi, okula geç verilir, bir yıl sınıfta döndürülür, Alfabe’yi yine de sökemez. Târık’ın erken verilmesine aktar sevindi en çok, çocuklar aynı sınıftadırlar, düşündü ki Târık efendiden yardım alacaktır Şemsi. Aktar, yemenicinin işliğine uğradı, yemeniciye köşker der, selam verdi: “Selamünaleyküm köşker ustam!” Selam alındı, yer gösterildi, çay seslenildi. “Sebebi ziyaretim, izniniz olursa sizin küçük bey bizim mahduma akşamları biraz ders göstersin talep ederim” dedi aktar, yemenici ikiletmedi: “Hayhay! Tabii, lafı mı olur! Hemen bu akşam başlasınlar.”      

Şemsi’nin zihni geç açıldı. Babası, “Açılacağı varmış!” demeyip bunu Târık efendiden bildi, efendiye minnet duydu. Yemeniciye emrihak vaki olduğunda çocuklar dördüncü sınıftaydılar, memleket karışıktı: Menderesçi-Halkçı, komşular Târık’la annesinin yardımına koşuştular, hele aktarlar, “Soframız, sofranızdır, bunu böyle bilin!” de dediler ama, söz geçiremediler; yemeniciden kalan bahçeli ev satıldı, paranın bir kısmıyla hayatın kıyısında bir evcik alındı, kalanı da yedeklik ayrıldı. Târıkların mahalleden gidişlerine en çok Şemsi üzüldü, aktar da helaline bunu, “Lamelif’in lam’la elif’e ayrılması gibi” diyerek teşbih etti.

 

Aldı Şemsi:

Hacı Yusuf’tan peynir aldım, çıkıyorum, Allah Allah! Târık orda. Yolda. Bana bakıyor. Şemsi miyim, değil miyim? Ben gittim, o geldi. Peyniri kollayıp, iki elimi uzattım, sağını uzattı, aldım. Kucaklamak isterdim. Allah’ın hikmeti! Elli yıl geçmiş, görüşmemişiz, şimdi altmışını geçmiş adamlar olarak buluşuyoruz. “Gel!” dedim, geldi, mağazaya soktum, Hacı’yla tanıştırdım, iznini alıp arkadaki yazıhaneye geçtik. Anlattı. Bir yıl içinde annesini de kaybetmişti Târık, Düzce’deki teyzesi almış sonra, parasız yatılıya verilmiş. Anladığım, hep okumuş, hem de yüksek yüksek mekteplerde okumuş, mevkii mansıbı olmuş, yurt dışında bile birçok yerde bulunmuş, devletin kıymetlisi bilinmiş. Emekliliğini isteyip memlekete dönmüş şimdi. Cemaatimize katılsın isterim. Kıymeti katlanır. Kabul eder mi, bilmem. Nasıl diyeyim? Biraz monşer! Hacı sevdi Târık’ı, e! müşteri velinimet, ayrılırken kapıya kadar geldi bizimle, dil döktü: “Selametle beyzadem! Selametle Şemsi kardeşim!” Ben de Târık’a, “Dükkân, bildiğin yerde” dedim, “Cami-i Vasat’ın orda. Beklerim. Uğra. Sohbet ederiz.”

 

Aldı Târık:

Uğradım. Bin umutla dönmüştüm memlekete. Nesrin demediğini bırakmıyor şimdi. Gitmek istesek de gidemeyiz. Ev için borçlandık. Hem nereye dönelim? Yerimiz burası. Ama tanıdığım kimse kalmamış. Bir ikisiyle rastlaştım, dükkânlarına da uğradım, hepsi suratlıydı, nerdeydin şimdiye kadar? der gibiydiler. Şemsi’den alınışım farklı. Bir keresinde, elimde Yaşar Nuri Hoca’nın kitabıyla gittim yanına. Güldü. Sitem etti: “Benim verdiğim kitapları beğenmediğini böyle söylüyorsun demek!” Bir kere daha gittim, siteme alay da eklenmişti: “Biz seni tarîk’e sokalım istiyorduk, senin tercihin târik oldu.” Yola girmemiş, yolu terk etmişim. Bir daha gitmedim.

 

Aldı yazar:

Rastlaşmaları peynirci Hacı’nın orda oldu yine. Ramazandı. İftara yakındı. Târık içeri girdi, Hacı kasa başındaydı, arkası dönük birisiyle ayakta konuşuyordu. Târık selam verdi, Hacı “Ve aleykümselam!” dedi, konuştuğu da döndü: Şemsi’ydi. Ama hastalık nedir bilmez Şemsi gitmiş de yerine alil mi alil bambaşka bir Şemsi gelmişti. Kamburdu. Zayıftı. Solgundu. Eli, dudağı titriyordu. Çizgisiz bakıyordu. Sabahları Donatım Parkı’nda yürüyüşe çıktığını söyledi, Târık’ı da çağırdı, uyardı: “Sen de yürüsen iyi olur, hasta düşmeden yürümeliymiş meğer.” Acelesi vardı: kızına iftara gidiyormuş, bir şeyler almış; ama acele edemiyordu. Adımcık adımcık gitti. 

Târık üzülmedi değil. Fakat Şemsi’yi suçladı da: Otlarına fazla güvenmiş, yediğine dikkatli olmamış, modern tıbbı ihmal etmişti. Oruç da tutuyordu. Aynı yanlışları ilişkilerinde de yapmıştı. Sevinmek mi? Neden sevinsin! Sevinilir mi! Ama gizlide bir ferahlık da duydu. Sağlığıyla övündü. Nesrin de dikkatliydi. Sofra demek, yiyeceklerin besin değerleri demekti onun için. Ne eksik yedirirdi ne fazla. Elinden şifalı bitkiler kitaplarıyla diyet listelerini düşürmezdi. İki oğulları doktordu, tahlillerini, kontrollerini sırasıyla yapıyorlardı. Hacı’nın elemanına, görünür bir tebessümle, “Tuzsuz peynirle on beş köy yumurtası” dedi Târık. Eve geldi. Poşet verilip alınırken Nesrin’i gençleşmiş, Nesrin de onu boylanmış gördü. Çapkınca çekildiler.

Her hastalığın yılı, ayı, günü vardı, kim o güne ererse o hastalıkla lamelif oluyordu sanki. Ertesi ramazan bir sabah boynunda, sırtında ağrıyla uyandı Târık. Yekindi, dengesini bulmakta zorlandı. Çok geçmedi zayıfladı, soldu, eli, dudağı titremeye başladı. Hareketlerinde bir gevşeklik. Tembellik. Bakışları boş. Hele kamburu! Tıpkı Şemsi! İşte o zaman gizlidekinin ferahlık olmadığını itiraf etti Târık, sevincinden utandı, Şemsi’yi görmek, kendisinden özür ve helallik dilemek istedi. Gittiğinde üç gün önce toprağa verildiğini öğrendi.

 

Uyanıyorum. Odam ılık bir yeşilliğe bakıyor. Havuz. Yol. Ağaçlar. Her şey ıpılık. Rüyamdaki park burası. Nasıl oluyor? Havuzda ördek ördek ördek. Yol dönüyor, dolanıyor, uzayıp gidiyor. Ağaç altları yine boş. Arkadan yürek sızlatmayan sesler geliyor. Zayıf zayıf. Bir şey dönüyor gibi. Kanatlar mı? Değirmendeyim sanıyorum. Burası da balkon. Parmaklığa yanaşıp parka bakıyorum. Kırmızı gül kokuyor. Kırmızı gülü duymamla yüzlerce ördek sudan çıkıyor gibi sesler işitiyorum. Aman Allah’ım neler görüyorum! Şemsi geliyor, park Şemsi oluyor. Babamı görüyorum. Annemi. Park babam oluyor, annem oluyor, hepsi oluyor, ruhanileşiyor. El sallayarak gülüş cümbüş geliyor, balkonun altında toplaşıyor, “Aramıza hoş geldin!” diyorlar. “Siz niye buradasınız?” diyorum. “Parkın sakinleriyiz” diyorlar. “Nerdeyim ben? Bu değirmen neyin nesi?” diyorum. “Orası temaşalık!” diyorlar.

O zaman hatırlıyorum bıraktığım yola bakmak istediğimi.

Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

Diğerleri

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net