Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

 

 

 

Sadık ölmüş. Haberi geldi, cenazesine gittik. Köyü, Kaynarca yolu üzerinde, Emirdağ Mezarlığı’ndan hemen sonra, yoldan az içerde. Sotalıca bir yer. Sotalıca, Sadık’ın lafı. İki köy bunlar. Yoldakinin adı İkizce, Sadıklarınki İkizce Müslim. Vaktiyle başkaymış. Sadık bunları kullanır, Rum İkizcesi derdi kendi köyü için, ötekine de İkizce Osmaniye.

Zirai Donatım’dan arkadaşım. Köyünü, evini bilmem. O da pek anlatmazdı. Musa’nın anlattıkları var; Musa köylüsü, babası muhtar, bildikleri buralardan; yarım yamalaklar gerçi, bütünü oluşturmayan parçacıklar, ama hiç olmamasından iyidir. Oğluyla –ki biricik oğlu, bir ikincisi yok- neden dargındı Sadık? Oğlan bayramlarda bile neden gelmezdi köye? Sadık’a Yaşar’ın oğlu derlermiş köyde, kaçıp giden oğlana da Yaşar’ın torunu. Niye Yaşar? Musa mahalleden komşumuz. Oğlum gibi. Köyde evlendi, şehre geldi. Ailecek görüşürüz. Pazarları köye gider, pazartesi sabahı köyden Sadık’la gelip işbaşı yapar, bildiği niye sınırlıdır?

Fabrika su boyunda. Bahçesi ağaçlık. Yazın bazı akşamlar paydostan sonra domatesle peynir, fırından da sıcak bir büyük somun alır, suya iner, kenarında Halil İbrahim sofrası kurarız. Salatayla yoğurt Sadık’ın illakileri. Elbette sarmısak da. Sadık salataları soyar, dörde yarar, yarım parmak boyunda doğrar; Musa sarmısağı eşzamanlı olarak ayıklamış, dişlerini ufak ufak yapıp yoğurda karıştırmıştır; karıştı mı karıştı parmakları yoğurda boca eder Sadık, iyice de gizler, örter. Ben n’aparım? Öğretmen çocuğuyum; iş bırakmazlar ki bana. Ekmeği kapmışsam eğer, ne büyük mutluluk! Bir yarısını Musa’ya veririm, gençtir, götürsün, öbür yarısını da Sadık’la ben bölüşürüz. Hadi siz de buyurun!

Su boyundayız yine. Nedir bu be? diyoruz yoğurdu göstererek. Cacık. Cacık böyle mi olur? Hakikisi böyledir. Atma! Salatalar parçacık parçacık olacak, yoğurt çırpılıp sulandırılmış. Cacık, bu! Hadi be! Ayran o. Ellerimizde fabrika mutfağının çatalları, onları gösterip soruyor: Ayran içilir mi bununla? Cacık kaşıklanır Sadık Ağbi, diyor Musa da. Sadık dalıyor –şakayı kesiyoruz- tarih içinde bir rüyada gibi: Babam böyle yapardı. Yoğurt süzme. Salataları doğramayıp rendelerdi bazen. Suyunu sıkar –zeytinyağı ve sarmısakla iyice karılmış olmalı yoğurt- rendelenmişi öyle kuru kuru atardı, sirke de eklerdi. Üstüne de süs kabilinden nane.   

Babasından anlattığı bu kadardı. Musa çocucağızın öğrendikleriyse firaklı: Köyün çobanı. Ailesini bilen yok. Asıl adını da. Yaşar gel, Yaşar git! Büyük bir yangın olmuş padişahlık zamanında; Yaşar o zaman küçük, olsun olsun yedi yaşında; o yangında samanlıktaymışlar, üç beş kişi dışında yanmışlar hep, Yaşar da kurtulanlardan, yaraları ağır, yaşamaz demişler, Yaşar adı oradan. Yaşamış ama aklı da uçmuş; Yürürler deriz bir ağa sülalesi vardır, onların dedeleri almış çocuğu, o yangında aklını sıçratmış bir de kız varmış, onu da, yedirmiş, giydirmiş, birini çobanlığa, birini ev hizmetine almış, vakti gelince de ikisini evlendirmiş.

Nane neyse de sirke de neyin nesiydi? Sadık Ağbi’sini uyandırmak istercesine sesli ve dalgacı sorardı Musa: Ne bu şimdi? Cacık mı bu? Cacık mı? Yarısı tarihte, yarısı rüyada, sabah ezanı makamında ve neye üfler gibi, cacık değil cacıki derdi dilini çalıklaştırarak. Gülerdik.

Çok ağrıma gitti Sadık’ın ölümü. Birkaç yaş küçüğümdü. En fazla altmış. Benimki de çileliydi ama onun hayatıyla kıyaslanmaz. Erkenden yalnız kaldı. Dindar mıydı? Benim kadar. Cumaya gider, kandil bilir, oruç tutardı. Oğlunun ardından hacca gidip hacı oldu ki buna şaşırdık. Bu kadarı niyeydi? Tezgâh komşumdu, hac dönüşü dökümhaneyi istedi. Dökümhane, fabrikanın en pis bölümü. Hava değil kalın kalın tozlar alırsın orda. Ciğer diye bir şeyin kalmaz. Kalmamış demiş doktor da. Ağrıma gidiyor.

Minibüsten indik; Musa karşıladı bizi. Allah Allah! Köy bu! Bilinmez bir yer değil. Cami de işte. Karısı Esma’yı kaldırdığımız cami. Bir şey var ama ne? Musa da bizi aldı camiden tarafa değil de kahveye götürdü. Kahve kalabalık. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, kâh ortaya herkes konuşuyor. Bir şey anlayamadık.  Musa’ya baktık. Bu ne iştir? “Oğlu çıktı geldi. Gelmesiyle köy karıştı. Biz mezarı kazdık, hazırladık ta sabanan. Oğlu ‘Vasiyeti var, kilisenin bahçesinde toprağa verilecek’ dedi.” Bakındı! Sadık, hacı; oğlunun dediği ne! Hem ne zaman görüşmüş babasıyla da vasiyetini öğrenmiş? Sordukça, dinledikçe söz sözle buluştu, kahvedeki fiskos anlaşılır oldu. Anladığımız: Vasiyetini Esma Hanım’ın ölümü üzerine yapmış Sadık. Hatırlıyorum, pek garipsediydi ölümünü. Israr da etmiş kilisenin bahçesi diye. Sadık’ı bu ısrarı üzerine bir başına bırakmış oğlu. Müslüman mahallesinde Müslüman gibi oturulur baba, demiş. Ben bu vasiyetin arkasında duramam. Bir daha da görüşmemişler. Deniyor ki: Kilise falan yok bugün. Yaşlılar işte şurdan şuraya kadardı diye yerini gösterebiliyorlar ancak, bir de çanını, putunu galiba mübalağa ile anlatanlar çıkıyor arada. Gerçekten bomboştu toprak. Dümdüz. Ne ekilmiş ne sahiplenilmişti. Sadık için bekletilmişti sanki. Oğlu da Sadık’ın ölümünü mü beklemişti dönmek için? Neden kaçtı o zaman? Bunu sormuşlar hep. Benim önümde de sordular. “Önce korktum!” dedi oğulcuk, “Düşmanlık çıkar sandım. Yine kavga, kıyım. Haberi aldığımda da vasiyet bütün ağırlığıyla hatırlattı kendini. Çöktü göğsüme.”

Üç arkadaş gitmiştik, dönüşü yine aynı üç arkadaş yaptık. Köyün minibüsü iki saat sonra kalkacakmış, bunu duyunca yola kadar indik, Kaynarca’dan gelene bindik. Minibüsteyiz. Şoför çılgın. Gaza bir basıyor, virajlara aynı hızla bir giriyor, salavat getirtiyor her birimize. Yol yeni ve duble değil de eski yol olsa kaç kez takla atmış, kaç kez ölmüştük kim bilir. Sadık’tan, oğlundan, geçmişte ve bugün yaşananlardan konuşmak istiyor insan, ne mümkün! Bir yandan da iyice ezik, iyice jiletlik, iyice anasonlu ama gayet yüksek sesli bir şarkıyla boğulmakta değil miyiz? “Bir yıkılmış dünyam var, bir de kırılmış kalbim var” diyor Müslüm Baba, “Ne gecem ne gündüzüm ne de gülen yüzüm.” Dünyadan bir şikâyet, bir şikâyet! Baba haklı. Ama ben, biz, cenazeden geliyoruz, “Sevmezsen olmuyor / Her ayrılık sonunda içmezsen olmuyor” değmiyor hiçbirimize. O kadar ki “Yaklaşıyor günbegün ömrümüz son mevsime / Kimi şen bu âlemde kimi çekmede çile” olsa okunan, dinleyecek halde değiliz.

Muavin küçük kafalı, kara yüzlü bir çocuk. Paraları topladı, “içmezsen olmuyor”da yakaladı şarkıyı. Çağırdım. “İçmezsen olmuyor”la geldi; “Müziği kapat!” dedim, “Boğuluyoruz.” Başını salladı, olur demek mi, olmaz demek mi bu anlayamadım; “Hasret çeken gönlüme teselli kâr etmiyor”la döndü, camdan bakmaya durdu, ağzını da yükseltti.

Sözümü dinlememesine, üstüne bir de volüm açmasına canım sıkıldı. Tekrar çağırayım, fırçalayayım, diyorum; genç çocuk, lafın altında kalmayabileceği, belki terbiyesizlik de edebileceği geliyor aklıma; ben de altta kalmam, al başına belayı!

Derken döndü çocuk. İçimden geçenleri duymuş gibi hızla. Yahut dışarıda bir şey görmüş de onun haberini verecekmiş gibi pürtelaş. Sonra şoföre yanaştı, motora abandı, müziği kapattı. Oh, dünya varmış! Dönüşünde gülümsedim çocuğa sağ ol anlamında. Gençlik bu! Dinleyecekleri sözü bile geç dinleyecekler, karakter atacaklar, tersi asla! yoksa karizma çizilir. Fakat gecikilmedi de. Bu iyi. Dinlenilmem uzatılmadı, hem de çocuk ezilmedi. Bunları söylemek, çocuğun gönlünü almak istedim tam… Aferin! İki tarafı da idare ettin, diyeceğim, diyemedim.

Yine döndü çocuk. Yine şoföre yanaştı. Yine motor. Çat! “İçki nedir bilmezdim şimdi bir ayyaş oldum.”

E, çocuk! Sıktın ama.

Dönüşünde kestim yolunu, durdurdum. Bileğinden tuttum.

“N’aptın sen?”

“Müziği açtım.”

“Niye? Kapat! dedim sana. Sen de, hemen değil, ama yine de kapattın. Şimdi niye açtın?”

Çocuk şaşkın, belki korkmuş, suspus, öyle boş boş bakıyor yüzüme.

“Sözümü dinlediğine pişman mı oldun yoksa? Açman bundan mı?”

Yeni satıra geçiyor İbo da: “Kederle ızdırapla ben arkadaş oldum.”

“Söz dinlediğin için aferin! demeye hazırlanıyordum tam…”

Öfkemin kalıcı olmadığını anladı çocuk, üzerindeki ağırlıkları attı, yine çene oldu:

“Sizi kızdırmak için mi müziği açtım sanıyorsunuz?”

“Ya neden açtın?”

“Kapatırken de siz istediniz diye kapatmamıştım zaten.”

“Niye kapattın?”

“Mezarlıktan geçiyorduk. Girerken kapattım, çıkarken açtım.”

Gel de kızma! Fakat belli etsem olmaz. Komik. Ben de laf çarptırdım:

“Yaşadıkça öğreniyor insan. Sözün dinlenilmesi için söyleyenin ölmesi gerekiyor demek!”

Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

Diğerleri

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net