Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

 

 

    Meydanın daire tarafındaki köşesinde, mangal başındadır hep. Kestane çizer, kebap eder yahut mısır çevirir. Bizim eski sokaktan. İki kardeştiler, bu küçüğü. Babaları içgüveyiydi, anneleri adamı evden sepetleyip bir başkasıyla evlenince çocuklar ziyana uğradılar. Biz de bıraktık orayı, kendi evimize çıktık; yollarımız ayrıldı. Zaten pek görüşmezdik, rastlaştığımızda da birbirimizi tanımazlıktan geldik.

    Biz değil, ben. Tanımazlıktan geldim. Darbeli insanlara yanaşılmaz; yanaşandan çıkarırlar darbelerinin acısını. Hep uzak durdum. Ama sabah akşam gidip gelirken önünden geçiyorum; o da yan yan, “Unutmuştan gel bakalım!” dercesine bakıyor sanki. Hatta kinayeli seslendiği de oluyor: “Mısır bu, mısır! Hakiki!”

    Nihayetinde insanım. Şunu yapacak, şunu yapmayacağım diye karar alsam da nafile. Kim bilir neden, sözümüzü tutamıyoruz. Hele merhametliysek asla. Merhamet çocuklaştırıyor.

    Meydanın çarşıdan tarafı şenliklidir: sıra sıra kahveler, dönerciler, yan sokakta giyim kıyafet satıcıları… Birbirinden güzel insanlar. Cıvıl cıvıl bir gidiş geliş. Öğlenleri yemekten sonra daireden arkadaşlarla Nevzat’ın çay ocağına takılıyoruz. Nevzat çalışkan, hem de kâr etmesini bilen bir çocuk. Ocağı satın aldı, bugün de dedi ki: “Mal sahibi mahkemeyi kazandı; kolonyacı boşaltıyor dükkânı; yan tarafı da tuttum, ocağı büyülteceğim.” Maşallah! Bizim şikâyetimiz yok. Niye? Nevzat, ortadaki demlikten veriyor hep. Tavşan kanı. Ocağın önünde, ta pasaj ağzına kadar yayılmış alçacık iskemleler, açık oturum düzenliyor, bu arada meydana, şehre, hayata da bakıyoruz haliyle. Dikiz. Göz kayıyor. Nevzat büyümek istiyor madem, büyüsün! Öğlenleri biz yine gelir, yine böyle yayılırız.

    Pasajın ağzında bir boyacı var. Sandığı temiz. Elleri temiz. Üstündekiler temiz. Boyacı değil de,  diyeceğini hal diliyle diyen bir tarikat ehli sanki. Dili de temiz. Ayağımızı çıkarırız, alır, terlik verir. Hiç konuşmaz.  Biz de konuşmayız. Boyar, uzatır, yine öyle; alırız, giyeriz, biz de öyle. Hiç konuşulmaz. Para da sorulmaz; veririz, bakmadan alır koyar önlük cebine. Tartışmalarımızı dinler, zihnen katılır da; fakat hangi sözden yanadır, hangisine karşı, hükümetin Kürt açılımı hakkında ne düşünür, bu anlaşılmaz. Canım, bunlar bir boyacı için merak edilesi şeyler mi? Değil tabii. Ama bu boyacı da her boyacı gibi değil. Merhamet uyandırmıyor. Ağırlıklı. Felsefeli. Hatta merhametine bizim muhtaçlığımız var. Kâmil insan. Beni, arkadaşları, hepimizi meşgul ediyor.

    Ocaktan kalktık. Meydanı yürüyoruz, köşeye geldik… Mısırcı. Sanatkâr elinden çıktığı besbelli, üstü kubbeli, hilalli, yıldızlı, pirinç izlenimli, içi mangallı bir arabanın başında ve eğretiden ve hasırdan bir fötrün altında. Boynunda da yine Cumhuriyet’in kravatı. Merhametim kabardı. Yanaştım. Yanaştık. Mısır, yenilir bir şey midir? Yenir. Yerim. Ama bir tane. O da her yıl değil. Ve suda pişmiş olacak. Mangalı sevmiyorum. Mısırın sütünü yok ediyor. Dedim ya merhametim kabardı; alacak, daireye de mısır yiye yiye gideceğim. Olacak iş mi? Arkadaşlar da şaşırmışlar, bana bakıyor, belki şaka yaptığımı, alır gibi yapıp bırakacağımı düşünüyorlar.

    “Sizi gözüm ısırıyor. Aynı sokaktanız. Bir ara komşuluk ettik. Yanılıyor muyum?”

    “Hayır beyim. Hem ne çok şey hatırlıyorsunuz. Hayret yani!”

    “Çok şey yaşadık da ondan.”

    “Bizimkine göre yeftindir yaşadıklarınız. Hafif. Tüy. Ama şikâyet sizin hakkınız. Siz şikâyet edebilirsiniz sadece. Bizim böyle bir hakkımız yok.”

    “Siz dediğiniz kimlerdir bilmiyorum ama –anladığım- onlardan şikâyetçisiniz.”

    “Etmeyin, eylemeyin beyim, ne haddime! Sizden şikâyet etmem; siz okumuş yazmış, mevki, mansıp almış bir muhterem büyüğümüzsünüz, size ancak şikâyet edebilirim.”

    “Ederseniz dinlerim. Adınız Galip miydi?”

    “Siz mağlup sayın!”

    “Ben yine de Galip diyeceğim. Daireye beklerim.”

    “Beklemeyin beyim, gelmem; biz sokak insanıyız, sokağın da calazı, kapalıda işimiz olmaz.”

    “Calaz?”

    “Eşelek.”

    “Eşelek?”

    “Mısır koçanı. Yani tanesiz gövde.”

    “Mangaldakiler?”

    “Onlar size beyim. Onlar mısır. Onlar hakiki.”

    En hakikisini sardırdım, arkadaşlara da birer tane seçmelerini söyledim; almadılar, beni seyre niyetlenmiştiler muhakkak, fakat ona da boyacı izin vermedi.

    Meydanı büyük adımlarla ve koşa koşa ve gürültüyle geçti, yakınımızda durdu. Meğer hiç konuşmaz bildiğimiz o ağır adamda bir ses, bir bayramlık ağız varmış, hayret ettik. Mısır yemezmişim ben. Sevmezmişim. Şimdi niçin alıyormuşum? Ayıpmış bu. Yakışmıyormuş bana. Alacak olduğumda da dengimi bulmalıymışım. Galip mısırcısı benim dengim miymiş? Değilmiş. Yanlışları varmış. Yüz veriyormuşum. Kendimi korumuyor, ufak para gibi harcıyormuşum. Harcatıyormuşum.

    Diyeceğini deyip deyip döndü, bu kez sakin mi sakin, bildiğimiz boyacı olarak dervişane gitti.

    Mısırcıya baktım: Ne iştir bu? Lafın yarısı sanaydı.

    “Aldırma beyim! Boş ver! Boyacı böyledir. Kıskanç. Benimle konuşmanızı çekemedi.”

   Çekilemeyecek nesi var! Hem boyacı farklı. Kıskandığını sanmıyorum. Eylemiyle bir şey vurgulamış olmalı. Ama ne? Yoksa kahve ocağı da, mısırcı da yanlışım mıydı? Yanaşmamalı mıydım oralara? Hay Allah!               

    Merhamet ne zor imiş. Ne edende huzur bırakıyor ne edilende. Çocuklaştırıyor.

   Bir yığın soru: Ben kimim? Merhamet de ne? Ben kim oluyorum da merhamet duyuyorum? Merhamet bağışlıyorum? Büyük değilim, zengin hiç! Hem benimki merhamet de değil, gösteri. Şov. Merhamet duyulur, duyulmalı; ama gösteriye malzeme kılınmamalı.

    Ertesi günün öğlesinde, yemekten sonra ocağa yalnız gittim. Elindeki işi bıraktı boyacı. İskemle gösterdi. Geleceğim bekleniyormuş, “Dün neydi o halin? Neden öyle yaptın? Maksadın ne?” demeden daha, anlatmaya koyuldu –yüzü güleçti, anlatan insan ne kadar ağır ve derin olabilirse kendi de o kadar ağır ve derin:

    “Bu mısırcıyı tanımıyorsunuz. Sinsidir. Sizin gibi kıymetli ağbilerimizle görünmeyi pek sever. Sessizce yanaşır onlara. Konuşmalarını dinler. Hiç mi hiç bölmez. Onlardanmış zannını uyandırmaktır bütün amacı. Niye? diyeceksin. İş takip eder bu mısırcı. Belediyede, adliyede, maliyede falan tanışları vardır, başı sıkışmış vatandaş için araya girer, avanta dağıtır, işlerini görür, kendi hakkını da alır. Bazen iş kendiliğinden düzelir, o zaman bile masraf çıkarır mısırcı. Dünkü heyecanım bundandı. Sizi daha önce hiç görmemiştim mısırcıyla, koşa koşa geldim ki tanışlarından olmayasınız. Yoksa rüşvetçiye çıkar adınız.”

    Ne diyeyim? Valla bilmiyorum. İğrenç bir hikâye!

    Merhamet göstererek büyüklendiğim için ayıplanacağımı bekliyordum ben. Keşke bunu deseydi boyacı. Daha kolay katlanırdım.

 

Diğerleri

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net