Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

 

 

Adapazarı, edebiyat dünyamızda önemli bir yer ve çağdaş Türk öykücülüğünün önemli isimlerine beşik oldu: Sait Faik, Kerim Korcan, Faik Baysal, Ayfer Tunç, Nalan Barbarosoğlu… Necati Mert de öykücülüğümüzün Adapazarı’ndaki duayenlerinden. Sakin kişiliğiyle tanınan Mert, aynı zamanda bir misyon adamı. Adapazarı’nda ekonomik zorluklar, baskılar ve depremle mücadele ederek 40 yıl boyunca bir kitabevini yaşattı. O dönem hatıralarını kaleme aldığında ortaya bir anı edebiyatı şaheseri çıktı. Necati Mert’le başta “Memleket Kitabevi” olmak üzere birçok konuda söyleştik.

 

Öykünün sosyolojisi olur mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Olur. Kitaplarımdan gideyim – ki denemelerim, gazete yazılarım, iki anı kitabım da öykücülüğümden beslenir - diyeceğim, bunlara bakıldığında Türkiye’nin son 40 yılı görülür. Adapazarı özelinde taşra hayatıdır anlatılan. Bu hayat nasıldır, ne âlemdedir, nereden gelip nereye evrilir? Dikkatimi, ilgimi bu hayat hikâyeleri çekiyor hep. Son kitabım “Memleket Kitabevi” bir anı-yaşantı kitabı, o da öyle. Ne ki ben değilim orada anlattığım. Kitapçılık yapıyorum. Bir dükkânım var, adı Gelişim. Onu anlatıyorum. Daha doğrusu onun üzerinden bir şehrin, hatta ülkenin 40 yılını. Okur değişiyor bu 40 yılda. Kitaplar değişiyor. Kitabevimin müdavimleri vardır –inanmayacaksınız- onlar bile bir dönemden bir döneme sürdüremediler varlıklarını. Dükkânım sadece bir dükkân değil. Dükkân var. Adapazarı var. Müşteri. Maliye. Polis. Sonra Cağaloğlu, Tahtakale. Yayıncılar. Dağıtımcılar. Tehditler aldım. Saldırıya uğradım. Bombayı da gördü dükkânım. Bütün bu olup biten, siyasal, sosyal, kültürel kimi sebeplere dayanıyor. Bütünün parçaları her biri. “Memleket Kitabevi” dükkânımın, ama daha çok ülkemin hikâyesi. 

 

40 yıl dediniz, Yansıma’daki ilk öykü “Mustafa’nın Karesi” yayımlanalı 41 yıl olmuş. Bu süreci nasıl parçalara bölebilirsiniz?

“Mustafa’nın Karesi” 1972’de yayımlandı. Kitabevimin tevellüdü, 1973. Bu kırk küsur yıl üç döneme ayrılır kabataslak. Her dönemin birer kelimeyle özeti galiba şöyle: 1973’ten 1980’e kadarki döneme “sosyalizm” yakışır. 2000’lere kadarki dönemi –bencillik sayılmasın- “taşra” özetler. Sonrasını da anlatsa anlatsa “liberalizm” anlatır. İlk dönemde solcu, sosyalist yazarlar, kitaplar vardır dükkânda. Müşteriler de zaten devrimci öğretmen arkadaşlarımdır. Tehdit, saldırı vb bu dönemde. 1982 Mayıs’ında toplumcu gerçekçiliğime “taşra”yı katar, öykümü de bu çok özel eksene çekerim giderek. Fakat merkez, edebiyat dukalığı hoş karşılamadı bunu. Görmezlikten gelindim. Bir çeşit “sükût suikastı”na uğradım. 1980’de üç kitabım vardı; dördüncüsü için tam on dört yıl bekledim, yayımlatamadım, bunu ve sonraki dört kitabı kendi imkânlarımla gerçekleştirdim. 1999’da, “E” dergisinde “Öykü Noktası”nı yazmaya başladım, yükselen bir grafikle kabul de gördüm. Merkezin öteki kıldığı “taşra”yı alıp giyinmem, devlet eleştirisi yapanlarla buluşturdu beni. İslamcılar başı çekiyordu. Fakat onlarla kurduğum dostluk, ilk dönem müşterilerimden etti beni, arkadaşlarımdan yani. Bir bir çekildiler yöremden. Bu süreçte yeni müdavimleri oldu dükkânın. Sohbetler ettik onlarla. Devlet tahlilleri yaptık. Heyecanlarımızı, hayallerimizi paylaştık. Ne ki “taşra” diye adlandırılanlar 2002’de iktidara geldi, hükümeti kurdu, bizim o eski tahlilciler, sorunlarını hiç devletle açıklamamışlar sanki, hükümetle tatmin olup sözcüsü kesiliverdiler. Çekilme sırası şimdi bu radikallerdeydi. Dükkânımın yirmi yıllık ikinci dönemi düşüncede hem çeşitlidir hem derin. Müdavimler, bir dergâhın müritleri gibidir. Öyle ki yol arkadaşlığını bırakacakları asla akla gelmez. Arkadaşlık ne söz, yolu bile bıraktılar. Günlük siyaset benim işim değil. 1965’te TİP üyeliğim oldu, birkaç ay sürdü, hepsi bu. Ne CHP’de gözüm oldu ne Ecevit’te hatta ne de “taşra” paydasında buluştuğum parti ile. Kendime mahsus bir duruşumun olduğu yeni yeni anlaşılıyor olmalı, bu “liberal” üçüncü dönemde, bakıyorum, ilk dönemden hayatta ve ayakta olanlar ve okumayı unutmayanlar zaman zaman uğruyorlar. 

 

Sizin Türkiye İşçi Partisi’yle irtibat kurduğunuz o dönem Türk solunun en yerli olduğu zamanlardı. Bu yerlilik mevzusunu işine geldiği gibi kabul edenler, sol olsun, sağ olsun, sonunda Necati Mert’in yanından ayrılıyor.
Doğrudur. Doğu Batı dergisinin bir sayısında kullandığı ifadeyi kendim için de kullanabilirim: “Ârâf’takiler”. Benim taşrayı savunmam 82 Mayıs’ında başlamıştır fakat artık o günkü yerimde değilim. Tanıl Bora, Birikim’in “şehir” özel sayısında çok güzel uyardı beni. Merkezin otoritesine ve kibrine karşı sesimin yüksekliğiyle hem haklı buldu, hem de bu taşra özcülüğünün taşra milliyetçiliğine dönüşebileceğine dikkatimi çekti. O zamanlar laikçi merkezeydi öfkem, nefretim. Gün döndü, taşra bilinip “öteki” kılınanlar iktidar oldu, hükümet kurdu. Hükümetle yetinmem. Ötesine geçmek isterim. Bu sefer taşraya içerden bakmaya başladım. İyilikleri vardı ama sığlıkları daha çoktu. Taşradayım diye taşrayı mübarek görmüyorum yani. Kutsallaştırmıyorum. 

 

Sizin bu tarz siyasetinizle öykünüzün ne kadar bağlantısı var?

Siyasetle, tarihle, sosyoloji ve kültürle bağlantılı bir duygu ve düşünce dünyam var. Öyküme de haliyle yansımıştır. Bir makaledeki, bir denemedeki, hatta bir romandaki gibi değil elbette. Makale baştan aşağı, deneme kısmen didaktik. Ama anlatmayı roman da seviyor. Kronolojik bir çizgide seyrediyor roman. Fonda siyaset, sosyoloji, iktisat, tarih… Ön tarafta aksiyon. Böyle midir hep? İstisnalar yok mudur? Olmaz mı! Ne ki yerleşik tarifi böyle. Romancı, ben bilirim iddiasındadır. Kibirli dille yazar. Mesajı açıktır. Öykü böyle değil. Kronoloji yoktur öyküde. Yataya gelmez. Dikinedir. Kişi, olay, zaman, mekân, diyalog, işaret kıymeti olan malzeme, eşya, şu bu birbiri üstüne bindirilir. Bundan olacak, eksiğe de, fazlaya da tahammülü yoktur öykünün. Dilde ekonomiyi gözetir. Bunu da miktarınca yapar. Romandaki kadar açık ve romandaki gibi kalın çizgili olmasa da öykü de disiplinlere göndermelerde bulunur. Kolay görülmez göndermeler. Görmesini bilenlere görünürler sadece. Kafaya çakmaz öykü. Alçakgönüllüdür. Aşağıdan alır. İtiraz oldu mu, çok çok, ben böyle düşünüyorum der, köşesine çekilir. Böyle midir her öykü? Hayır. Ama gidiş oraya. Hatta daha da ötesine. Ben anlatırım; her yeniye, değişik her imkâna açığım, dener kullanırım da ama anlatmaktan vazgeçmem. İkisiyle de barışığım. Bu da bir başka Ârâf hali.

 

Bizim toplumcu gerçekçi hikâyelerimize baktığınızda nelerin başarıldığını görüyorsunuz? Memnun musunuz edebiyatımızın toplumcu gerçekçiliğinden, çünkü onun içinden geliyorsunuz?

Kendimden yola çıkayım: Toplumcu gerçekçiliğim ilk kitabımdadır. O kitaba zaman zaman bakıyorum; öykülerim Toplu Öyküler adıyla iki kitapta toplanacak, o nedenle yakınlarda yine baktım ilk kitabıma, gördüm ki kalın kalın anlatmışım. Yanlış. Peki, onlar yazılmamalı mıydı? Hayır, yazılmaları gerekiyordu, yazıldılar. Söyledikleri bir şeyler vardı, bir dert taşıyorlardı, onu ortaya çıkardılar. Ben bugün de o şeylerle dolu, o dertlerle dertliyim. Yine onları, onlarla dolu ve dertli insanları anlatıyorum. Kaybedenleri. Dışlanmışları. Ama o günkü gibi değil. O öyküler uzun. Uzun dediğim 25-30 sayfa değil, 7-8 sayfa. Yine de uzatılmışlar gibi geliyor bana. Bugün yazdıklarım –övünmek gibi olmasın- terzi işi. Ölçülü biçili. Yazar yazdıkça kurtuluyor ağırlıklardan. Rafine öykü zamanla kazanılıyor. Yanı sıra da ekonomik dil. Öykünün ana düşüncesi orta yerde “olmaz ki böyle” dedirtircesine sere serpeydi ilk öykülerimde. Âfet Ilgaz, öyküleri güzel bulmuş fakat kimi finallerdeki “kıssadan hisse”leri eleştirmişti. O yıllarda yolun başındaki herkes böyle yapıyordu; Orhan Kemal’di sanırım, adını koymuştu bunun: “güzel acemilik”. Beş öykü kitabım var, ilkinde acemilikler bulurum. Fakat yıllar sonra “Mustafa’nın Karesi”ni mercek altına aldı Tekin Sönmez, Ömer Lekesiz de yine ilk kitaptaki “Park”ı. Ve övdüler. Yoksa haklarını mı yiyorum öykülerimin? Neyse. Onlar yazılmasaydı sonrakiler yazılamazdı. Onlar eşiğimiz oldu.

 

Peki o yıllarda, gençliğinizde, keşke şu akıma katılsaydım dediğiniz, içinizde ukde kalan bir şey var mı?

Hayır, yok. Ama iyi ki aralarında olmamışım, uzak durmuşum dediklerim var. Sosyo-psikolojik öyküyü sıcak bulurum. Bu öyküde kahraman da dönüşür, başlangıçtaki yeri finalde iyileşir. Diyelim, yabancılıktan çıkar. Farkına geç vardım bu öykünün. Vaktinde farkına varsaydım dener miydim? Belki. Ama farkına vardıktan sonra da denemeye kalkışmadım. O benim benliğimde değil, zihnimde olan bir şey demek ki. Sevdiğimiz, lezzetine vardığımız, dilimizden düşürmediğimiz ama pişirmediğimiz bir sultani gibi. Toplumculuk, mesaj öndedir bende. Dil, elbette. Sellemehüsselam değil de sakin sakin anlatmak isterim. Toplumcu gerçekçiliğimi hassasiyete eş etmek. Okurdan gayret bekleyen boşluklar bırakırım. Köşeler fludur, okur koyultup netleştirecektir. Bunları yapıyor muyum, yaptığımı mı sanıyorum? İnansam eksiksiz yaptığıma şiiri denerim. Ne mümkün! Kelimeler arasında şiir boşluğu bırakmak herkese vergi değil. Ödüm kopar şiirden. Öykü şiirin en yakınıdır. Öyküyü halledeyim, daha ne!

 

Öyküyü pizza yapmaya benzetiyorlar: Belirli bir malzemen ve küçük bir hamurun var. Bu örnekten yola çıkarsak, genç öykücülere ne tavsiye edersiniz? Metaforlarla örneklendirmeyi deneyelim mi gençlere?

Cevap olur mu, bilmem. Neclâ’yla Taksim’deyiz. Gezdik, yorulduk, Sütiş’e girdik. Hemen solda, vitrinde tatlılar var, biri çok frapan, dikkatimi çekiyor ama nedir bilmiyorum, bildiğim bir tatlıya da benzetemiyorum. Yukarı çıktık, garson geldi; vitrinde, küçük kâselerde nar taneli bir tatlı var, nedir o, dedim. Aşure, dedi. Allah Allah! Biz de Adapazarı’nda aşure yaparız, bizimki incir renginde olur; bu beyaz, renklerle de süs içinde. İstanbul işi böyle demek. İstedim. Soğuktu. Bizimki ılık ılıktır. Bu nasıl aşure! Yenir gibi değil diyeceğim, diyemiyorum. Neclâ soruyor: Beğenmedin galiba? Beğenmedim değil; bizim aşureye benzemiyor ama bu da güzel. Başka. Şu çıkıyor ortaya: Adın önemi yok. Adı aşure veya değil. Yapılan, güzel olmalı. Tatlıysa tatlı olmalı. Bu, önemli. Bunu öyküye taşıyalım: Ben bir öykü yazarım, diyelim tarifine uygun. Bir başkası kalkar, bu tarifi zorlar, o da onun öyküsüdür. Adın önemi yok. Adı öykü veya değil. Yapılan güzel mi? Edebiyat mı? Bu önemli. Tarif, bağlayıcıdır. Yaratıcılığı engeller. Denemekten alır insanı. Gençler şiirden, öyküden, romandan önce edebiyatla tanışmalılar bence. Yahut şöyle: Ustaların şiir, öykü ve romanlarında edebiyatı görmeliler. Nerdedir o? Nasıldır? 

 

Bu biraz ontolojik bir mesele de oluyor aslında. Yani öyle doğmuş, dertli doğmuş olmak gerekiyor. O ontolojiyi nasıl keşfedip yönlendirecek gençler?

Yine kendimle sürdüreyim. 1972’ye kadar öyküyle hiç ilgilenmedim, Türkoloji öğrenciliğim sırasında iki tane yazdım, hepsi ikisi. Orta ikide tiyatroyla tanıştım, gözüm başka bir şey görmez oldu. Seyrettim. Oynadım. Yönettim. Mezuniyet tezim, Haldun Taner’in oyunları üstünedir. Meydan Sahnesi’nde “Macbeth 73” adında bir parodide iki cümlelik bir oyunculuğum da oldu. Yılmaz Gruda, Ayşen Gruda, Muhittin (Kerem) Yılmazer, Zihni Göktay, Kenan Işık’lı bir kadro. 12 Mart’ta içeri alındım. Dört ay olmadan salındım. Dernek, sendika, parti gibi işlerin bana göre olmadığını fark ettim içerde. Çıktığımda da dışlandığımı gördüm. Küstüm. Tiyatro kolektif bir sanat. Bense bir başıma olmak istiyorum. Tiyatrodan koptum. Ama söyleyeceklerim var, derdim var. Bir şeyler yapmalıyım. Haldun Taner, “Geleceğin türü tiyatrodur. İnsanlar öğle paydoslarında sandviç yiyecek, bir yandan da kabare izleyecekler. Kadıköy’den vapura binenler de Köprü’ye gelene kadar başlayıp bitirecekleri bir şey okumak isteyecekler, o da hikâyedir” demişti bir gün, aklıma geldi, dahası bir kalem, bir kâğıt yetiyordu öykü için, kararımı verdim. Verdim de nerede yazacağım? Sonra dört yıllık öğretmenim, gönderirim, yayımlanmaz, karizmam çizilir diye korkum da var. Yansıma’yla karşılaşıyorum o sırada. Öykü Özel Sayısı olacakmış Haziran sayısı. “Yenilerin öykülerine yer verilecek” notu da düşülmüştü. Bir notta da öyküleriyle birlikte 250 kuruşluk posta pulu gönderenlere, öyküleri yayımlanmadığında gerekçesinin bildirileceği yazılıydı. Öykümü pulla birlikte gönderdim. Özel sayıda yoktu. Editör sayfasını açtım, geç gelen öyküler olmuş, onlara sonraki sayılarda yer verilecekmiş, bunu öğrendim, yenilerin kimler olduğunu gördüm, hepsini bir bir okudum, “Bunlar yayımlandıysa benimki de yayımlanır” dedim. Ertesi ay çıktı. Diyeceğim, şiirin, öykünün, romanın hayatınızda bir yeri varsa ve edebiyat size kılavuz oluyor, sizi rahatlatıyor ise, hele ki diyeceğiniz vazgeçilmezse, siz de sabırlıysanız zaten klavyede yazmaktasınızdır. Hayat bizim elimizde değil. Üstelik ara vermeden ve koşmaca geliyor her şey. Etkileniyoruz. Edebiyatın farkına nasıl varılır? Böyle. Hayat fark ettirir yani. Sonrası sebat, ısrar, inat ve çalışmak. Boyuna çalışmak. Ha, bir de edebiyatı sahiden sahiplenmek var ve ciddiye almak.

Diğerleri

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net