Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999

 

 

 

"Cer Hocası", tam 90 yıllık hikâye. 1909'da yazılmış. Yani Hürriyet'te.

Cer hocasının adı, Asım. Taşrada gezici hocalık yapar Asım: namazdı, Kuran'dı, vaazdı... köylüye manevi destek verir; mektuplarını yazarak, müşküllerini çözerek kendilerine yardımcı olur; fakat Karamürsel taraflarında bir köyde fazlasıyla beğenilip sürekli imamlığı istenince iş çatallaşır.

Oysa sürekli iş, cer hocaları için ne büyük nimettir.

Ama Asım için değil. Neden? Çünkü Asım'ın yüreğinde bir İstanbul, İstanbul'da da bir kolacı kız: İstematina vardır, onların hasreti depreşir; bu bir. Köyde sürekli kalmayı kabul etmekle altı çocuklu, iki karılı, ihtiyar eski imam işsiz kalacaktır; bu da iki.

Bu durumda, Asım, işi reddeder.

"Cer Hocası"nın beşeri zemininde bunlar var. Günümüze göre bu fazla ince, dolayısıyla demode Asım, aslında, "Cer Hocası"nı has hikâye yapmaya yeter. Yeter ya, Refik Halit, hikâyeyi bununla bırakmaz.

Asım, sürekli kalmayı reddediyor, fakat gezici hocalığı da sürdürmüyor. Zaten cer hocalığı Asım'ın asıl işi değil. Asım bu işi çaresizlikten yapmakta. Ayrıca, Asım, İstanbul'da büyümüş biri. Hasretin depreşmesi de bundan. Ne yapıyor Asım? Bir sabah, her şeyden vazgeçip köyden çıkıyor. Gelgelelim bu hal, Asım'ın inceliğine halel getirmez. Hatta onu güçlendirir. Final şöyle: "Tarlalar, kar altında çok geniş, nihayetsiz sanılıyor; telgraf telleri, binlerce şahadetparmakları gibi bir noktaya dikili, ona, İstanbul'un, açlığın, zulmün yolunu gösteriyordu."

Bu İstanbul düşmanlığı niye?

Bu söylendiğinde, Refik Halit'in, nerelerde hikâye aradığı da söylenmiş olacak; şimdi bunu deneyelim.

Asım devlet memurudur. İşinden olur ve "on günde serseri halini alır". Vezirhanı denilen bir handa hemşerileri vardır -düzeni yerindeyken kendilerine "ufak tefek iyilikler" etmiş, "para, erzak" göndermiştir- onların yanına gider. Bunlar aptesli, sarıklı insanlardır, iki gün sonra cerre çıkacaklardır; önce yüz vermezler, mesafeli dururlar, fakat, Asım, "Beraber gitsek, olmaz mı?" deyince ve "Olmaz mı?"ları tekrarlayınca, onu da yanlarına alırlar.

Asım, bunlarla hemşeri. Yani, Asım kökten İstanbullu değil. Trabzonlu. İstanbul'a sekiz yaşında vapurla geliyor: "Onun sefaleti İstanbul'a sekiz yaşında gelmesiyle bitmiş; son han gecesi, Trabzon'da vapura bineceği gece olmuştu." Akrabalarının desteğiyle olacak, okuyor; 1904-1905'te Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitiriyor; bitirir bitirmez de Saray'dan bir yakınının himmetiyle Maarif'te iş bulup çalışmaya başlıyor.

Bu adam, geçimsiz mi, huysuz mu? Hayır! Ahlaksız mı? Hayır! Hırsız mı? Hayır!

Peki, neden işinden olur?

Olmuşsa olmuş, diyelim; o nüfuzlu akrabaları şimdi nerdeler? Hemşerileri, şimdi neden soğuklar? Kapısını çalacağı başka dostu, şimdi yoktur, hiç mi olmamıştır?

Bu soruların cevabı, bize bakın neler verecek?

"Cer Hocası" şöyle başlıyor: "Mekteb-i Mülkiye'nin 320 senesi mezunuydu; mabeyincilerden birinin akrabası olduğu için Maarif'te bir memuriyet bulmuş, fakat Meşrutiyet ilan olununca ilk tensikatta açığa çıkarılmıştı."

Gayet açık: Meşrutiyet, Asım'ı işinden ediyor.

Hani İttihat ve Terakki adında bir gizli örgüt vardır; 1878'te II. Abdülhamit tarafından kapatılan Meclis'in yeniden açılması, yürürlükten kalkmış olan 1876 Anayasası'nın da yeniden yürürlüğe konması için eylemler başlatır, amacına da ulaşır (23 Temmuz 1908); işte "Cer Hocası"ndaki Meşrutiyet, bu II. Meşrutiyet'tir.

Yalnız, Refik Halit'in eleştirisi II. Meşrutiyet'le sınırlı değil. Doğru. Meşrutiyet'le yönetim değişiyor, yeni yönetim de öncekine karşı bir operasyon'a girişiyor. Fakat, bunu, su başlarını tutmuş devler arasında nöbet değişikliği anlamak lazım bence. Çünkü, Refik Halit'in mabeyinci akraba için söylediklerini önemsiyorum: "...mabeyincinin anlaşılmayan bir maharet sayesinde yirmi beş kişilik ailesiyle İstanbul'dan firarı..." Buradaki "maharet" sözünde bir kinaye, hane halkının verilişinde de bir alay var galiba. Ayrıca, o sevdiği Asım için de "mensup" (öncekine bağlı) sıfatını kullanmaktan çekinmiyor Refik Halit: "Sırf mensup diye kabiliyetine, ahlakına rağmen memuriyetinden kovulması..."

Tabii, bununla, II. Meşrutiyet "tensikat"ının, altı çizilir bir özelliği olmadığını söylemek istemiyorum. II. Meşrutiyet'in arkasında İttihat ve Terakki, yani asker ve sivil aydınlar var; bunlar, Fransız İhtilali'nden ilham almışlar; iktidarın burjuvazide olduğu bir meşrutiyeti savunuyorlar; ilerici, çağdaş, modern, hatta laikler. Liderleri, sonradan Enver Paşa olan Enver Bey. Namı diğer, Kahraman-ı Hürriyet.

Eh, Hürriyet'i taç edinmiş bir olayın "tensikat"ı hiç sıradan olur mu?

Refik Halit'in tanıklığına göre II. Meşrutiyet, bu sözümona "düzenlemeler"iyle bir "körlük", hatta "milli körlük" yaratıyor; eski dönemin bağlıları, bu yüzden yardımsız kalıyor: "...bu millî taassup esnasında mensûbiyet lekesiyle müracaat edebilecek kimsesi olmayan zavallı Asım..."

Ancak, konjonktüre uyanlar için de bir çift sözü vardır Refik Halit'in: "Asım, hiçbir yere başvuramayacaktı; ne tanıdığı taraf, ne bildiği adam, ne de candan arkadaşı vardı; bütün o tanıdıkları şimdi o kadar vatanperver ve Meşrutiyet'e âşık olmuşlardı ki kendisini kovmaya hazırlanmışlardı; bunu pek iyi hissediyor, onlardan, bütün bu taassup ve sarhoşluk devresi geçiren İstanbul halkından iğreniyordu."

İstanbul, devlet memuru olanıyla da, olmayanıyla da Hürriyet önünde hizaya sokulur. Ancak, taşra nispeten rahattır. Hoş, oralarda da dikkatli olmak gerekir; gerekir ya, dilin elastikiyetinden yararlanmak ve zarara uğramamak da mümkün. Fakat, "Cer Hocası"nda bu doğrudan söylenmiyor, esnek bir dille hissettiriliyor. Örnekse: "Asım ... kendisini buralara sürükleyen Meşrutiyet'e dair iyi vaazlar veriyordu." Bir örnek daha: "...vaaza Meşrutiyet'in meşrûiyetinden başladı."

İstanbul'da büyümüş, üstelik devlet memurluğu etmiş birinin şipşak cer hocası olup taşraya çıkması ve gittiği yerlerde kendini sevdirmesi tuhaf bulunabilir. Bulunmasın. Refik Halit'in bu konuda dedikleri, tanıklıktan ötede; sanırım, hâlâ da geçerli bir tespit: "Şimdi düşünüyordu: Bu uzun sefere, bu garip yolculuğa nasıl razı olmuştu ... cer mollası olmaya ... nasıl cüret göstermişti. Bu hal (Bu hal, bakın neye, devamında da neyin temelsizliğine  bağlanacak!), bütün maneviyatının bir anda değiştiğini, heybeleri hazır hemşerilerinin karşısında ... birdenbire on yaşındaki eski köy çocuğu olduğunu anlatıyordu. Demek İstanbul'da geçen on beş senesi, on beş yıllık terbiyesi (eğitimi, görgüsü) onu tekrar, evvelki haline dönmekten alıkoyamayacak kadar eksik ve kuvvetsizdi."

Modernlik'in -bir yapıştırma bıyık gibi- merkez'in üzerinden düşüvermesi tespiti önemli. Fakat, "Cer Hocası"nda, Asım'ın, gittiği yerlerde kendini sevdirmesiyle ilgili bir tespit daha var ki o da önemli: "(Asım'ın) gayet tatlı ve ahenkli bir lisanı, açık Türkçe ifadesi vardı. İki dizinin üzerine oturup etrafında halka teşkil eden köylüye cana yakın, tahassürlü (özlem yüklü), az Arapçalı ve gürültüsüz ifadesiyle nutka başlayınca, dinleyen, camilerde bu yolda vaaz edilmesine hayret ediyor ... bir vaizin esrarlı ve karanlık lezzetini bulamayarak yeni yenilen bir yemeğin tadına bakar gibi bir onu, bir de kendini dinliyor, fakat bir müddet sonra, senelerden beri işitmediği bir ana sesine kavuşur gibi ta kalbinden, duygulu ve memnun, zevkine varıyordu."

Nedir Asım'ın yaptığı? Asım, hayattan söz ediyor. Asım, dinle hayatı birbirinden ayırmıyor. Asım, dini de halkın diliyle anlatıyor.

Öyle yapmazsa ne olur? Ne olacak, din, merkez'in üzerinde bir başka yapıştırma bıyık olur.

Diyeceğim, Asım, sahiciliğin ne olduğunu gösteriyor dosta düşmana.

Bunun Şerif Mardin dilinden açıklanışı, bakın nasıl: "Yeni Cumhuriyet ideolojisi, bir söylem olarak İslamiyetin yerini ve toplumun 'çimentosu' olma rolünü reddederek okumuş çevrelerle okumamışlar arasındaki mesafeyi derinleştirmişti. Eski sistem toplumsal sembiyozu kendi dayanağı olarak gerekli gördüğü için toplumsal heterojenliği hoşgörüyle karşılıyordu. Yeni sistem ... Jakobenliğin 'une et indivisible' [tek ve bölünmez] cumhuriyet ilkesi üzerine kuruluydu ve cumhuriyetçi ideologların 'feodal kalıntılar' diye nitelendirdiği aykırı grupları özümleme politikasına dayanmaktaydı. Eski sistem varoluş sorunlarını ciddiye alırken, yeni sistem bunları 'metafizik' ve skolastizm kalıntısı sorunlar saymaktaydı."*

Denilecek ki, bu hikâye 1909'da yazılmış, Cumhuriyet'le ne ilgisi var? Doğru. Ama durum, hiç de yabancımız değil. Yaşadıklarımız, demek en az 90 yıllık hikâye.

Yine denilecek ki, bunların hikâyeyle ilgisi yok; bunlar sosyolojiyi ilgilendiren şeyler.

Acaba öyle mi?

Ara Güler'in bir sözü var, aşağı yukarı şöyle: "Elimizde Fatih'in bir fotoğrafı olsaydı, o fotoğraf, bir belgeden daha değerli olurdu bugün."

Bana öyle geliyor ki kimi hikâyeler de, bir de belge olmaları nedeniyle ek değer alıyorlar.

 

* Şerif Mardin, "Modern Türk Sosyal Bilimleri Üzerine Bazı Düşünceler", (Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, [ed: Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba] Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1998) içinde: s. 62.

 E, Sayı: 7, Ekim 1999

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net