Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014

 

 

 Yazarların vârisleri kimlerdir?

Şair, yazar yahut bir bilim adamı şiirini, öykü, roman ve oyununu yazar yahut akademik ürününü tamamlar, yazılan onundur, yayımlayacaksa bunun nerede, ne zaman olacağına da yine kendisi karar verir. Gelirinden de kendisi yararlanır. Yazar sağ iken işleyiş böyle. Fakat ölümünden sonrası problemli. Sonraki basımlarda söz hakkı kimindir/kimlerindir? Yahut şöyle: Yazar ölmüş, yazan olarak çekilmiştir, yazdıklarının “kanuni sahibi” vardır artık. Vârisler.

5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili 19. maddesi, yazar tarafından bir başkasına  devredilmedikçe bu hakkın, “sırayla sağ kalan eşi ile çocuklarına ve mensup mirasçılarına, ana babasına ve kardeşlerine ait” olduğunu söyler. Vârisler bunlardır.

Burada da problem yok. Şu anlamda yok: Banka hesabı kabarık bir sanayicinin, onlarca gayrimenkulden kira geliri alan rantiyenin, dönüm dönüm bağı olan Egeli bir bağcının da mirasçıları yine aynıdır. Birinci elden yakınlardır. Ölenin parası, malıyla mülkü ve basılmış ve basılmamış eserleri mirasçılara geçer ölüm olayıyla. Mülkiyet el değiştirir.

Nedir “mülkiyet”le anlatılan? Sahiplik. Bunun ebedi ve değişmez olduğunu söyleyenler var ise de toplumsal üretim tarzı değiştikçe mülkiyet şekilleri de değişir. Sözgelimi ilkel komün’de kolektif mülkiyet geçerlidir. Kölelik’te efendidir sahip: köle satın alınır, satılır hatta efendisi tarafından öldürülebilir bir nesnedir. Feodal dönemde üretim araçları senyörün mülkiyetinde toplanır. Fakat üretim araçları üzerinde köylüyle zanaatkârın da mülkiyeti gözlenir ufak ufak. Sahip mülkiyeti, çalışanların: üreticilerle ücretli işçilerin üzerinden kapitalizmle birlikte kalkar. Çalışanlar kapitalistin aldığı, sattığı değildir artık, ne de öldürebildikleri. De üretim araçlarından yoksundurlar. Yaşamak için emeklerini satmak zorundadırlar kapitaliste. Sonraki rejim, olabilirse eğer, sosyalist rejimdir, üretim ilişkileri de üretim araçlarının kolektif mülkiyetiyle şekillenecektir o zaman.

Yazarların vârisleri kimlerdir? Bu soru, sosyo-ekonomik yapıdan ayrı cevaplanamaz bence. Cevaplanmamalı. Şöyle ki içinde bulunduğumuz sistem kapitalisttir, o da özel mülkiyete ve ücretli emeğin sömürülmesine dayanır. Artık değerin ele geçirilmesi ile elde edilen menkul ve gayrimenkul servet de ölüm sonrasında ölenin birinci dereceden yakınlarına, olmamaları durumunda ikinci ve üçüncü dereceden yakınlarına, onların da olmamaları durumunda devlete geçer. Fikir ve sanat eserlerinde de böyle olmalıdır.

Gelgelelim 5846 Sayılı Kanun eser sahibinin haklarını “manevi” ve “mali” diye ikiye ayırır, mali hakların ölümden sonraki kullanımını da yetmiş yılla sınırlar. Problem burada. Dükkân, AVM, fabrika, yahut canlı para, akaret, veyahut bağ bahçe, villa, dubleks, tripleks ve bilumum zenginlik, geleceğe aile üzerinden ve hiç engellenmeden taşınmakta iken fikir ve sanat eserlerinde neden böyle değildir? Ailenin yararlanması neden sınırlıdır? Neden sınırlanır? Hem neden yetmiş yıl? Eser, yetmiş yıldan sonra –yine bir “hem”- neden kamunun? Emeğin sömürülmesi ile edinilmiş varlık bile özel mülkiyet sayılıp aileden alınmıyor da fikir ve sanat eserine –ki sömürüden uzaktır, tamamen kişiseldir- kamu yahut devlet hangi sebeple el koyuyor? Yetmiş değil, yüz yetmiş yıl sonra bile buna hakları yok.

Mülkiyetçiliğime verilmesin dediklerim. Gönlünüzden geçen nedir, dense, cevabım, kolektif mülkiyet olur elbette. Yani fikir ve sanat eserleri kamunundur; hem öyle yetmiş yıl sonra falan da değil, alenileştiği gün bile. Buna inanırım. Ne ki üretim araçlarının mülkiyetinin de kolektif olduğunda geçerlidir bu. Çünkü sosyal emekle özel mülkiyet arasındaki çelişki ancak ve ancak o zaman çözülmüş olacaktır. Emekle mülkiyet arasındaki çelişkinin had safhada yaşandığı günümüzde ise fikir ve sanat eserlerini sahibinin ölümünden yetmiş yıl sonra da olsa kamuya bırakmak yazı sahibinin emeğini, yazının da kendisini hiçe saymak, bir tabelacı için, bir kâğıtla kalem için hak olanı yazardan ve yazdığından esirgemek olur.

Görüşüme katılan fazla olmayacaktır. Ne diyorum ben? Fikir ve sanat eserleri, yazarlarının ölümünden sonra kamunun değil ailenin sahipliği altında geleceğe taşınmalıdır. Söylenmemiş ama söylenenden çıkarılacak bir şey daha var burada: Yok, kamuya geçmesi ise doğru olan, Tarçınîzâdelerin emvali de geçmelidir. Bundan korkuluyor asıl. Arazi ve han hamam üzerindeki mülkiyet kamuya kıyılamıyor. Kıyamayanlar, mal mülk sahipleri. Ben ise fikir ve sanat eserinin daha alenileştiği gün kamuya aitliğini kabule hazırım. Ama gizli tutulmuş bir şey burada da var: Üretilmiş, kullanılmaya çıkmış ne varsa hepsi daha ilk günden kamunun olmalı.

Netameli konular!

Duyulan rahatsızlık açık açık söylenmiyor da, neymiş efendim, fikir ve sanat eserleri kültürel değerlermiş, arazi değilmiş, han hamam gibi sıradan, hele hele nakit gibi kirli nesnelerle yan yana getirilip kıyaslanmamalı imiş. Onların kamuya aktarılmaları –efendim- kültürel değerler oldukları içinmiş. Yalan. İnanmam. Mehmet İzzet, öğrenciliği sırasında, Fransa’dan bir dönüşünde Yusuf Akçura’yla karşılaşmış. Akçura öğrenimini yurt dışında yaptığını öğrenince heyecanla sormuş: “Ne tahsil ediyorsun evladım?” Mehmet İzzet’in “Felsefe efendim!” demesiyle kızmış Akçura, “Bize filozof değil, demirci lazım” demiş. Demirciden kasıt mühendislerdir. Akçura mühendisliğe inanır; pozitif bilimler üretim teknolojisine uygulansın yeter. Felsefeymiş, edebiyatmış, sanatmış… Geçiniz efendim, hepsi fasa fiso! Diyelim ki ikincisini bulamadık –onlarcasını buluruz ya, neyse- yanlışı böylesine büyük tek bir anekdot bile yeter bu ülkede fikir ve sanat eserlerinin “kültürel değer” görülmediğini söylemek için. Bal çalınıyor ağzımıza. Tuhaftır, buna kanıp eserlerinin gelecekte aileden kamuya geçecek olmasına sessiz duran yazı adamları da çıkıyor.

“Kültürel değer” balını çalanların ek gerekçeleri de var –daha doğrusu “bahaneleri”. Efendim, vârislerin hepsi esere doğru ve dürüst davranmıyor, kimi yerlere ekleri oluyor, kimi yerleri değiştiriyor hatta kimileyin bütün bölümü atıyorlarmış. Eser yazarın elinden çıkan eser olmaktan çıkıyormuş. Atalarıyla aralarındaki ideoloji ve inanç ayrılığı yüzünden eserin yeni basımlarına izin vermeyen vârisler bile varmış. Eserin aileden kamuya geçmesi bunun için gerekliymiş işte. Basım engellenmiyormuş. Makul görünüyor ya değil. Yazarı sağlığında süründüren, işkenceye çeken, yurt dışına kaçırtan bir kamudan, eserini toplatan, yasaklayan bir devletten söz ediyoruz, iyiliklerine inanılır mı! Bu iyilik, “En iyi yazar ölü yazardır” anlayışından geliyorsa eğer daha kötü. Vahim. Şundan ki günü gelip kamuya geçen bir eserin kâğıtçısı, matbaacısı, yayımcısı, dağıtıcısı, kitapçısı o eserden hisselerini alacak, birikimlerini çocuklarına bırakabilecekler de “kültürel değerler” oldukları için bütün bunlar yazı adamlarından esirgenecek. Ayıptır.

“Kültürel değerler”dir, doğru. Basımları engellenmemeli, özgünlüklerine dokunulmamalı, doğru. Peki, bunu sağlamak zor mu? Niye olsun! Korsan gösterileri göstericisinden fazla sayıda polisiyle anında dağıtan devlet fikir ve sanat eserlerini kamu adına takipte zorlanır mıymış! İstesin yeter ki! Yasa çıkarıp yetkili bir kurul oluşturacak nihayetinde. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları aracılığıyla milli parklar için bu yapılıyor ya!

Devletin yaptığı ne? Fikir ve sanat eserlerinin “kültürel değerler” olduğunu söylüyor. İnanmış gibi. Ve hiç unutmadan. Ama o eserlerin aynı zamanda alınır satılır metalar olduğunu hiç mi hiç hatırlamıyor her nedense.

 Esere saygılı olmayan, kötülük eden vârisler var elbette. Ama fikir ve sanat eserlerinin aynı zamanda meta oldukları hatırlanmadıkça ve gereken yapılmadıkça bunları konuşmak benim için lüks. Ancak şu kadarını diyebilirim: Vârise kalan, eserin geliridir. Yayımcıyla yüzdeli bir sözleşme yapar, parasını alır, cebine koyar, ölen için duasını eder o kadar. İçerik onun değil, herkesindir; o kadar ki hakkını kötü kullanan vârise karşı dava açmak, herkesin hakkı olmalıdır –belki öyledir, bunu belki boşuna söylüyorumdur.

Yazarı tarafından yayımlanmamış, yayımlansın için hazırlanmamış kimi gelişigüzel, kimi yarım, kimi notlar halinde kalakalmış arşiv sakinlerinin yayımlanmasına kızılıyor bir de. Ben kızmam. Hatta basılsınlar isterim. Onlar yazarın mutfağıdır. Kullanılmamış veya tamamlanmamış içeriktir yani. Öyleyse hepimizindir.

Oh, diyeceğim her şeyi dedim, dedim de güleceğim çıktı. Yazdıklarım benden yetmiş yıl sonra aranır olacaklarmış gibi. Aranır olacaklarmış da bizim torun Armağan Lev ile evlendiğinde küçük oğlumdan göreceğimiz diğer torun veya onların çocukları kaleme aldıklarımıza mesafeli duracaklarmış sanki. Bunlar olur da, olmayabilir de. Demem bundan değil. Dediklerime inanıyorum ayrı; ama demem, devlete küskünlüğüm yüzünden asıl. Neler çektirdiğini “Memleket Kitabevi”nde yazdım. Fazlasını çekenler de var. Benimki devede kulak. Ona rağmen, alacaklıyım devletten. Vermem. Kütüphanesine kitap bağışım bile olmuyor bu yüzden.

Borçlu olduğum insanları unutmuyorum, onlar beni de, dediklerimi de anlıyorlar zaten. Yine de haklarını yediklerim varsa eğer, bağışlayacaklarını umarım.

Hece, Sayı: 208, Nisan 2014

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net