Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

 

 

Şubat. Akşamüstü. İkinci sömestir dersleri yeni başladı üniversitede, dükkân harala gürele. Ama kış bir tuhaf bu yıl. Hiç kışlık yapmadı. Gün de öyle. Akşam oldu, hâlâ öğle gibi. Haliyle oğlanlar haziran, kızlar temmuz. Tesettürlülerde bile laik gülümseyişler. Aziz, bizim Ada’dan evli, kayınpederine gelmiş, geçerken bana da uğramış, ayakta hayretler içinde, üstüne bir de şiveli şiveli anlatıyor:

“Böylesini gören yok. Sen ne diyosun kitapçı? Erikler aldandı hep, erkenden çiçeklendi. Sapanca’da yamaçlar bütün beyaz. Gölde de sular çekildi mi sana! Köy varmış gölün olduğu yerde vaktiyle, ihtiyarlar anlatırdı da inanmazdık. Hakikatmiş. Minaresini hilaliyle gördük. Hepten mafolmuşlar. Öyle mafolacâz bu yaz! Erik yok, sebzevat yok, su yok, hepten, hepten mafolduk!”

Çocuklardan kitap sormayı bırakıp Aziz’i dinleyenler var. Kapıldığı telaşa gülüyorlar. Kiminin elinde poşet, içinde ya “Devlet” yahut “Metafizik”, diyaloglardan “Gorgias”, “Sofist”, “Menon” mutlaka –bir de “Kratylos”, ama onu eylülde, ekimde sattıydık. (Şimdi istense satmayacak mısın?) Kitaplarını alanlar rahat, alamayanlar, hele ki kızlar, ya yetmezse korkusu içindeler, görülür bir telaşe ile, “Emre Ağbi! Emre Ağbi!” seslenip onlar da “Devlet”, onlar da “Metafizik” istemekte. Aziz duydu bunları, gördü, kendisine kulak misafiri olduklarını da galiba hissetti, harala gürele edenlerden sordu:

“Ne bu fizik, ne bu devlet? Bizimki midir?”

Aziz’e gülenler de dahil hepsi susuştu. Çocukluğumdaki suspusluklar düştü aklıma:

“Aziz Ağbi yapma, sıkıştırma çocukları.”    

“Kim midirler bunlar? Şey midirler? Bilmiyorum. E, hiç mi sormayaydım?”

(Sorulmayacağı bilinmez mi?)

Bereket kızmaz Aziz Ağbi, alınganlık göstermez. Gençler ona nasıl güldülerse o da bizim takılmalarımıza öyle güler. Mahalleye kokularıyla geldiler. Sabah, öğle, akşam; sabah, öğle, akşam hep hamsi. Biz Adapazarlılar tatlı su balığı biliriz. Denizden çıkanlarla geç tanıştık, apaçık diyeyim: hepsiyle de sahneye çıkmış kızlarla bakışır gibi bakıştık. Bunu şimdi diyorum. Mahallenin namusu vardı, bizden sorulurdu, yapmadığımızı bırakmadık, taş atıp camlarını bile kırdık. Gıkları çıkmadı. Aziz Ağbi benden iki yaş büyüktür, ama o iki yaş çocuklukta delikanlı yapıyor çocuğu. Yapıyor da bizimkiler külhan, Aziz Ağbi kendi halinde. Öylesine. Diyelim yavan. Delilikten uzak. Katık aramaz, hatta yavan ekmekten ziyafet lezzetleri alır, hatta hatta hayattan şikâyet ederken bile hayatın tadını çıkarır. İşte, bir garip âdem. Birkaç ay oturdular bizim sokakta, bir gün, baktık kapılarında bir kamyonet, içinde evin eşyası, kendileri de doluştu, babası şoförün yanında, başını uzatıp arkaya seslendi:

“Palu, sıkı tutun! Kıpraşma! Annen de sıkı tutunsun, söyle!”

Palu ne? Neden Palu? Ev içindeki adı mıdır Aziz Ağbi’nin? Bilmiyorum. Aile Laz. Mohdi Laz. Karadeniz’un uzak ucundan. “Çayeli’nden öteye giderim yali yali” türküsü var ya oralardan. Babası o gün kızmış da Laz dilince küfretmiştir oğluna belki –hâlâ bilmem. Yoklamam geçmişin geçmişini. Yoklamayız. Merak etmeyiz. Platon’la Aristo’dan da bugüne gelemedik. Yetiyor bize ikisi. Dönüp dönüp okuyoruz. 

“Defter var mı sizde? Küçük, ince bir şey.”

Sesi farklı, seslenişi farklı, cümlesi farklı olana döndüm. Aziz Ağbi de döndü. Sarıca bir kadın. Küçük, ince bir deftere yazacak ne çocuğu vardır bu hanımın ne torunu. Defter nesine! Hem yılın yarısı olmuş. Nesine’si çıkarılır gibi değil. İçerisi kalabalık, girememiş, kapı ağzında durmuş, yüzünde saygılı bir gülümseme, orta yaşlı, orta yaşlı o da bakıyor. Galiba kitapçılığımdan habersiz bir aşina, bakışında biraz da buna şaşmışlık. Cevap gecikince:

“Defter yoktur sizde…” dedi, es verdi, dönüp gitmedi, hatırlayamadığımı gördü, kendini hatırlattı:

“Özgür’ün annesiydim.”

A, tabii ya! Almanca öğretmeni.

Tam on yıl, gitmece gelmece Hendek’te dershane öğretmenliği yaptım. Özgür, ameliyatlar olmuş, öyleyken engelli kalmış bir çocuk. Eli yavaş, ayağı yavaş, zihni yavaş bir oğulcuk. Annesi getirir adımcık adımcık, dersten sonra da alır. Sınav kazansın, okullar okusun diye değil. Hayattaki yeri daha da geri düşmesin için.

“Nasılsınız hocanım? Özgür nasıl? Eşinizle rastlaşıyoruz zaman zaman; ama kaç yıl oldu sizinle görüşmedik. Özgür’e selam.”

Defteri aldı, parasını verdi, gitti.

“Ne dedi bu kadın şimdi, ‘Özgür’ün annesiydim’ demekle? Şimdi değil mi yani? Peki kimin annesi?”

Çocuklardan gidenler oldu, kalanlar, yeni gelenler. Ama değişmeden kalan, Aziz Ağbi’ye ve diline gülmeleri oldu hep. Bir farkla ki telaşına gülünmüştü baştan, şimdi ise sanırım hak veriliyordu sorusuna: Öyle ya, “Özgür’ün annesiydim” demek, “Şimdi annesi değilim” demek değil mi?

“Bir yanlış yok dediğinde.”

Kızdı Aziz Ağbi, sağ elinin işaret ve ortaparmağını birleştirip “Hadi canım sen de! Yokmuş!” anlamında kırmızıçizgi çekti havada.

“Asiye de böyleydi” dedi, “Zatı bu hatun da Asiye’yi andırıyo. Andırmıyo mu? Saçlı. Elmacıklı. Gözler gök. Bakışı çakır. Dili de çalık.”

Çalık malık değil oysa. Aziz Ağbiler sadece bizim sokaktan değil Ada’dan da ayrılıp Sapanca’ya taşındılar. Sapanca’nın Fevziye’sine. Ama Aziz Ağbi “u”larını “i”ye doğru eze eze ve ısrarla “Skuyiuça” der köyü için, altını da çizer: “Anlamı ‘karanlık çukur’ demek oluyo.” Vadi içinde bir köymüş. Memleketlileri hep oradaymış. Onlarla oldular.

Asiyeler komşumuz. Bizim sokakta oturdukları o birkaç ay içinde Asiye’ye göz koymuş Aziz Ağbi meğersem, araya hatırlı aracılar soktular, kızı usulünce istediler. Olmadı. Bizim şehrin yerlisine Manav denir. İnattırlar. Damarlıdırlar. Asiyeler de ta yedi göbeklerine kadar Manav. Güzel insanlardır, kötülüklerini görmedik; ama inatları pek kavi imiş, onca aracıya, onca hatırcıya rağmen hep çevirdiler gelenleri. Babasının bir de, “Yabancıya kız vermem, hele bir Laz’a, hiç!” demesi oldu ki yenir yutulur gibi değil.

Memleketlerini yüz yıl önce Rus işgali üzerine terk edip bizim buralara gelen, herhalde çok şey yaşamış, görmüş, sonunda yerleşip yerlileşmiş kıdemli bir başka Laz’ın kapısına gittiler Fevziye’ye gider gibi. Bu defa tabii çevrilmediler.

“Yapma Aziz Ağbi!” dedim, “Asiye dediğin gibiydi: elmacık kemikliydi, gök gözlüydü, çakır bakışlıydı.”

(Şimdi değil mi? Değilse şimdi nasıl?)

“E, biliyorum! Öyleydi. Neden, ‘Yapma Aziz Ağbi!’ dedin öyleysem?”

“Asiye böyleydi ama giden hocanım değildi ki. Saçları benziyordu sadece.”

“E, ben benzer gördüm, demese miydim?”

“Benzer görmedin Aziz Ağbi. Sen kadının diline takıldın. ‘Özgür’ün annesiydim’ demesini yanlış buldun. Bütün mesele bu.”

“Yanlış ama.”

“Sonra da kalktın Asiye’yle birleştirdin.”

“Yanlıştı yapılan.”

“O eski bir takışıklık. Yanlış da babasının yanlışıydı.”

(Şimdi değil mi? Değilse kimin yanlışı o zaman?)

“Ha Asiye ha babası! Dövülen ben olduktan kelli fark eder mi?”

“İyi ama onlar şehrin yerlisiydiler. Hem de yedi göbeklerine kadar. Sizler eğreti.”

Son dediklerimin ne kadarını dedim, bilmiyorum; Aziz Ağbi telaşsız bir sevinçle kesti sözümü:

“Bu dediğin, ‘Özgür’ün annesiydim’ gibi oldu.”

“Evet, öyle oldu. Onlar şehrin yerlisiydiler.”

Aziz Ağbi durdu, düşündü, gördü. Derinde, gizlide kalmış bir şeyin farkına varmışlığından emin, fakat hiç abartmadan, hatta sapsade bir mizahla:

“Şimdi değiller mi yani?” dedi, “Şehrin değilseler neyin yerlisidirler?”

Ben de aynı mizahla:

“Anladım!” dedim, “Onların yerli olduklarını hem de iyi bildiğimi hatırlatıyorsun bana.”

Diğerleri

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net