Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

 

 

Dikkatimi çeken, TRT 2'nin o salı akşamlarından birinde, Attilâ İlhan oldu. Hem de hiç meselem olmayan bir konuda.

Mesele, futbol.

Anlattığı aşağı yukarı şöyle: Futbol bir sanayi sporudur. Sanayi ile birlikte doğmuş, onunla birlikte gelişmiş ve yayılmıştır. Bu yüzdendir, futbollarıyla ünlü ülkelerin aynı zamanda sanayide de gelişmiş ülkeler olması. Ayrıca bu ülkelerin en güçlü takımları da sanayiin en fazla geliştiği şehir veya bölgelerden çıkmaktadır. Örneğin futbolun beşiği İngiltere'de ünlü takımlar Londra'da, Manchester'da ve Liverpool'dadır. Arsenal Londra'dadır. Manchester United ve Manchester City, zaten bulundukları şehrin adını almışlardır. Keza Liverpool da. Yine İtalya'da da futbol kuzeyde iyi, fakat güneyde kötüdür. Çünkü kuzey, sanayi bölgesidir. Bölgenin sanayide önde gelen şehirleri de Milano ve Torino. Birinde İnter ve Milan var, ötekinde Juventüs. 

Gerçekten de modern büyük sanayiin kurulduğu 19. yüzyıl ortaları futbolun da doğum tarihidir. Gerçi topla oynanan oyunların tarihi çok eskidir; ancak futbolun, geçerli anlamıyla, "Dalya yüz!" demesi henüz çok yenidir. Futbol, 1800'lü yıllarda İngiltere'de doğuyor ve işçiler arasında doğuyor. Aynı işyerindeki veya aynı mahalledeki işçiler arkadaşlık ve komşuluk ilişkilerini, başka başka işyerlerindeki işçiler de sınıfsal dayanışmayı güçlendiriyorlar futbol oynayarak.

Futbol, tabii başlangıçta bugünkü gibi sistemli değil, basit. Temel teknik unsur, topa ayakla vurmaktan ibaret. Top sürme daha sonra başlıyor; bunu da, savunma oyuncularının top kapması izliyor. Takımların 11 oyuncuya indirilmesi ise daha sonra: 1870'te. Ertesi yıl, saha ölçüleri değiştiriliyor, yanı sıra topu elle oynama tamamen yasaklanıyor. Bütün bunlar futbolu etkiliyor. Hele ofsayt kuralındaki peş peşe değişiklikler daha fazla. Çalımlar, verkaçlar, kontrataklar, markaj, adam tutma, kademe vb. taktikler ortaya böyle çıkıyor. Bu kural değişiklikleri, futbolu hareketlendiriyor, hızlandırıyor, dinamizmini yükseltiyor. Bağlı olarak, sistemler, yani oyuncuların sahadaki dağılımları da, bu dinamizmi karşılayacak şekilde değişiyor. O kadar değişiyor ki futbol belli bir sisteme dayanmaz oluyor adeta. Bugün öyle. Gerçi takım örgütlenmesi yine var. Fakat oyuncular da özgür. Yani mevkilerine sıkı sıkıya bağlı değiller. Oyuna, oyunun o anki yapısal durumuna göre katılıyorlar. Bu da tanımını takımla oyuncu arasındaki müthiş senkroniden alan, çok esnek, bu yüzden "sistemsiz" görünmesine rağmen yüksek düzeyde örgütlü bir futbol çıkartıyor ortaya.

Peki, sanayiin bugün vardığı yer daha mı başkadır? Orada da, şirketler hem özgür, hem de küresel örgütlenme içinde değil midir? Yine, sanayiin geçmişinde de Taylorcu rasyonalizasyona bağlı olarak hızlanma yok mudur?

Futbol işçi sınıfı alt kültürü olarak doğuyor, ama öyle kalmıyor. İşçilerin, kendilerini ifade yollarından biri olan futbol, yönetici sınıflar tarafından da benimseniyor. Bu durum, İngiliz soylu çocuklarının gittiği Rugby ve Winchester gibi üniversitelerde görülür önce. Fakat futbola duyulan bu aristokrat ilgi bu aşamada kendiliğindendir, masumanedir. Daha sonra ise futbol, kimi kurumlar aracılığıyla metalaştırılacak, dolayısıyla tüketim kültürünün bir parçası haline getirilecek, iyice evcilleştirilecektir. İngiliz burjuvazisine ait takımlar ve İngiltere Futbol Federasyonu (1863) bu anlamda düşünülmelidir. Pek tabii, diğer ülkelerin takımları, federasyonları ve milli ligleri de. Bunlara bir de Dünya Futbol Birliği FIFA'yı (1904), Avrupa Futbol Birliği UEFA'yı (1954), Dünya Kupası, Avrupa Kupası gibi büyük futbol olaylarını, basını, görsel medyayı, sponsor firmaları, sportotoyu, sporlotoyu vs. katın; ortaya çıkan, ne müthiş, ne kurumlaşmış bir kamuoyudur.

Futbolun ya Türkiye'deki macerası?

Futbol, Türkiye'de ilk kez İzmir'de, Bornova'da oynanıyor; yıl, 1890. İstanbul'da, Kadıköy'de oynanışı daha sonra, 1894'te. Oynayanlar ise Türkler değil, İngilizler. İzmir, o zamanlar Doğu Akdeniz'in önemli ticaret limanlarından; şehir yabancı sermayenin egemenliğinde; dolayısıyla şehirde hayli yabancı var. İstanbul ise malum, hep böyle. İzmir'de başlangıçta Panionios, Apollon takımları vardır; ikisi de Rum takımıdır. Bir de Ermeni takımı Pelops. İstanbul'daki ilk kulüp Kadıköy'dür. Kadıköy, ayrıca, Türkiye'nin de ilk kulübüdür. Kuruluşu, 1902. Ardından birer yıl arayla Moda ile Elpis gelir. Kadıköy, Moda  ve adını bir gemi adından alan İmogene, İngiliz takımlarıdır. Elpis, Rum takımı.

Görülen şu: Futbol Türkiye'de ecnebi eliyle başlıyor. İyi de Türkler'den hiç mi meraklı çıkmıyor? Çıkıyor tabii. Ancak kimliklerini gizleyerek. Amiral Hüsnü Paşa'nın oğlu Fuat Hüsnü Bey (Kayacan) ilk Türk futbolcusudur, Kadıköy'de oynar, ama "Bobby" takma adıyla. Yine, Fuat Hüsnü Bey'le Reşat Danyal Bey'in kurdukları takımın adı da Türkçe değil, İngilizce'dir: Black Stocking (Siyah Çoraplılar). Bunun sebebi, denilenlere göre, Abdülhamit korkusudur. Gerçekten de, Siyah Çoraplılar, daha, Rumlarla yaptıkları ve 4-1 kaybettikleri ilk maçta hafiyelerin dikkatini çeker; bunun üzerine, oyuncuları çeşitli yerlere sürgün edilerek takım dağıtılır. Fakat geçerken yine de soralım: Kimlik gizlemenin sebebi gerçekten Abdülhamit midir? Bu gizlenmenin arkasında, topluma muhalif bir iş yapıyor olmanın korkusu da yok mudur acaba?

Her şeye rağmen, 1905 yılında, Galatasaray ilk Türk takımı olarak tescil edilir. Kurucular, Galatasaray Sultanisi beşinci sınıf öğrencilerinden Ali Sami (Yen) ve sınıf arkadaşlarıdır. İki yıl sonra, 1907'de, Kadıköylü gençler Fenerbahçe'yi, onun ardından Vefa İdadisi öğrencileri Vefa'yı, Beykozlu gençler de Beykoz'u kurarlar. Beşiktaş daha sonradır: 1910.

Şimdi görülen de şu: Bu takımlar, Batılı eğitim almış kimselerin kurduğu takımlardır. Türk halkının değil. Halk futbola hâlâ mesafelidir.

Dikkatimi çeken, Attilâ İlhan oldu ama, mesele üzerinde enine boyuna duran derleme bir kitap var bir de; derleyen: Tanıl Bora. Derlemesine kaynak aldığı derleme kitap ise, Roman Horak ile Wolfgang Reiter ikilisinin "Meşin Yuvarlağın Köşeleri" (Die Kanten des Runden Leders, Promedia Verlag, Viyana, 1991) adlı kitapları. Bu derlemeden seçilmiş 17, yerli adlar tarafından yazılmış 10 yazıdan oluşma bu yeni derleme, Futbol ve Kültürü (İletişim, İst. 1993), sanırım, Türkçe'de, bu konuda en doyurucu kitap.

Öğreniyoruz ki halkın futbola ilgisi ilk defa mütareke yıllarında olur. İşgalci askerler, Boğaz'daki işgal gemilerinin gemicileri kendi aralarında takımlar kurmuşlardır; bunlar ve İstanbul'da yerleşmiş Rumlar'ın, Ermeniler'in vs. takımları ile Türk takımları arasında maçlar olur; halk, bu maçlarda haliyle Türk takımlarını destekler. Tanıl Bora, Necmi Erdoğan ikilisinin, Ali Rıza Ertuğ'dan alıp aktardıkları şu görüntü, durumu çok açık özetler: "1921'de İstanbul'da Rumların gözde takımı Pera ile Türk takımları Fenerbahçe ve Union Club (İttihatspor) arasında yapılan maçlar 'Türk-Yunan savaşı'na sahne olmuş; Rumlar 'Zito (yaşasın) Venizelos' diye bağırırken, Türk seyirciler İstanbul'da bulunan Yunan savaş gemisi Kalkış'ın bayrağını yakmışlardır." (age. s. 223)

Durum, İzmir'de de aynıdır. 1912'de kurulan Karşıyaka da, 1914'te kurulan Altay da İttihatçı ağırlığındadır. Kaf Sin Kaf (Karşıyaka) kurucuları, doğrudan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne gidip "Bizi himayenize alınız!" (Yaşar Aksoy'un yazısı, age, s.328) derler ve alınırlar. Altay'ın kurucuları arasında ise, sonradan tek parti döneminin bakanları olacak adlar vardır: Mustafa Necati (Milli Eğitim Bakanı), Vasıf Çınar (Adalet Bakanı), Şükrü Saraçoğlu (Başbakan). Altay'ı bizzat himaye eden, kulübe bina veren de, Cemiyet'in İzmir Sekreteri Celal Bayar'dır; ne tesadüftür, o ilk yıllarda Altay'ın kalesini koruyan da, çok partili dönemde Celal Bayar'la kader arkadaşlığı yapacak olan biridir: Adnan Menderes.

İzmir'in ilk Türk takımları da, Batılı eğitim almış Türkler'in kurduğu takımlardır. Ayrıca Karşıyaka olsun, Altay olsun, reaksiyon takımlarıdır. İzmir ligindeki yabancılığa Türkçü reaksiyon olarak kurulmuşlardır. Takımların adları bile bunu doğrular: Altay, Altınordu (1923). Ancak, bu, dinden uzak düşmeyen bir milliyetçiliktir. Örneğin Karşıyaka, Türklük'ten kırmızı rengi alır, Müslümanlık'tan da yeşili. Altınordu, Türklük'e fazla yaslanmış bir sözcüktür; fakat şurası önemli: takım, İzmir'in en eski Müslüman mahallesinin, Namazgâh'ın takımıdır.

Türkiye'de futbol, Cumhuriyet'e kadar bu iki komprador liman şehriyle sınırlıdır. Cumhuriyet'ten sonra bunlara bir üçüncüsü katılır: Bürokrat şehri Ankara. Yani Anadolu'da futbol yoktur. Hoş, Adana'da, Eskişehir'de, Bursa'da ve Trabzon'da vardır, oynanır; ama bunlar, futbolun Anadolu'da yayıldığını söylemeye yetmez. Uzun zaman da yetmeyecektir. 1937'de, İstanbul liginden ilk dört, İzmir ve Ankara liglerinden de ilk iki takım arasında Milli Küme kurulur; Milli Küme'ye giderek diğer şehir liglerinin şampiyonları da alınır; amaç, futbolu Anadolu'ya iyice yaymaktır. Milli Küme 1943'e kadar Maarif Mükâfatı, 1943'ten 1951'e kadar da Milli Eğitim Mükâfatı olarak sürer; fakat istenilen netice yine de tam alınamaz. Attilâ İlhan, 1936'da Ilgın (Konya)'a gittiğinde Ilgınlı çocukların futboldan habersizliklerini nasıl görmüşse, Bülent Tanık da, 1956'da, Adana'nın Karsantı bucağındaki çocukların habersizliğini öyle görür (age. s.351).

İstenilen yayılma 50'li, daha doğrusu 60'lı yıllarla olur. Sebebi, açık. O yıllar, ulaşımın kolaylaşmaya başladığı yıllardır. Ulaşım; tarımı, ticareti ve sanayii hareketlendiriyor, şehirleşmeyi hızlandırıyor; bağlı olarak, Anadolu'da refah düzeyini yükseltiyor. Ortam; bir örgüt, para ve şehir oyunu olan futbolun serpilmesi için idealdir yani. Ayrıca, Milli Küme ile şehirlerarası futbol da hareketlidir zaten; 1940'ta da 'Sivil Savunma Mükellefiyeti Kanunu' adıyla bir yasa çıkartılmış, 500 kişiden fazla eleman çalıştıran kuruluşlara spor kulübü kurma yükümlülüğü getirilmiştir, Anadolu'da kurum takımları ortaya çıkmaktadır peş peşe (Adana Demirspor, Şekerspor, PTT vs.). Ortam hazırdır; 1952'de profesyonellik kabul edilir, 1959'da da Birinci Lig kurulur. Bunu 1962'de İkinci, 1966'da da Üçüncü liglerin kurulmaları izler ve böylece futbolun girmediği yer kalmaz Türkiye'de artık.

Birinci Lig, uzun yıllar, "Milli" Lig diye anılır. Bu, Milli Küme'den kalma bir dil alışkanlığı mıdır? Tanıl Bora, Necmi Erdoğan ikilisine göre, "milli" futbol liglerinin, "ülkenin teritoryal (sınır ve toprak bakımından) bütünlüğünün teyit edilmesinde ve 'işlerliğinin' sağlanmasında taşıdığı işlev" (adeta "bayrak çekmek", "para basmak" gibi) vardır, bu da onunla ilgilidir. Okuyalım: "Lig, yerel müsabakaları ve turnuvaları milli devletin ülkesi çapında bütünleştirmekle, uluslaşmanın bir vetiresini oluşturur. Milli lig kurmak, ulusal pazar kurmakla 'eşdeğer' gibidir. Üstelik hem bizzat ulusal pazarın inşasına katkıda bulunur, hem de kimi durumda pazardan bile daha motive edici -her halükârda çok daha 'şenliklidir'." (age. s.225) İkili, bizim, "milli"den vazgeçiş zamanımızla ilgili olarak da şunları söylüyor: "'Milli Lig' terimi, ... 'milletleşme' sürecinin sağsalim tamamlandığına duyulan güvenle, 60'ların sonlarından beri terkedildi." (age. s.226)

Ulusal pazarın kurulduğu ve futbolun Türkiye'ye yayıldığı tarih, Kurthan Fişek için de 60'lı yılların ortaları/sonlarıdır. Şöyle diyor: "1965'te yatırım ve hizmetlerin bölgesel dağılımında elverdiğince denkserliğin gözetildiği bir planlı kalkınma uygulamasına girileli iki yıl olmuştur. Enflasyonlu yılların yarattığı servetler üretken yerel yatırımlara yönelmekte, doyuma yaklaşmış İstanbul piyasasından Anadolu'ya doğru bir yatırım kayması gözlenmektedir. Gerçi kesin koz paylaşımının öznel-nesnel koşulları yoktur, ama, Anadolu burjuvazisinin hızla güçlenerek İstanbul sermayesine yer yer kafa tutar duruma geldiğinin, emekleme döneminden kendi gücüyle yürümeye geçerken de savaşımında kendisine destek olacak tüm araç ve simgelere dört elle sarıldığının her türlü belirtisi vardır. ... Geçen yıl     -1979- profesyonel liglerde oynayan kulüplerin 36'sı, yani yarısı, 1965'ten sonra kurulmuştur. Daha da çoğu Anadolu kulübüdür. ... İşte, kentli toplulukları çevresinde kenetleyen Anadolu kulüpçülüğü, bu öznel-nesnel bütün içinde, giderek güçlenen Anadolu sermayesinin İstanbul'a karşı bir başkaldırma simgesi, bir gövde gösterisi aracı olarak belirmektedir." (Kurthan Fişek, Spor Yönetimi, s.272-273'ten alan: Zeki Coşkun, age. s.363-364)

Öyleyse bir yere sanayi girmedikçe, Batılı eğitim almış aydınlar istedikleri kadar kulüp kursunlar, Batılılaşmayı politika olarak benimsemiş hükümetler istedikleri kadar futbolu yaymaya çalışsınlar nafile! Futbol yayılamıyor, bir anlamda demokratlaşamıyor. Halka tenis kadar yabancı kalıyor. 

Futbol, ancak Anadolu'da gözle görülür bir sanayileşme hareketinden sonra, yani, yuvarlak hesap, Türkiye'ye gelişinden ancak 100 yıl sonra halka mal oluyor, halkça benimseniyor. Ayrıca kalitesini de yükseltiyor, yurtdışı başarılarını da artırıyor.

Peki, Türkiye'ye gelişi futboldan eski olan roman için (Taaşşuk-ı Tal'at ve Fıtnat, 1873), hikâye için (Sû-i Zan, 1870 [Letâif-i Rivâyât, 1870-1895], Küçük Şeyler, 1890) hatta gazete için (Tercümân-ı Ahvâl, 1860) aynı şey söylenebilir mi? Romanımızın, hikâyemizin halka mal olduğunu, gazetelerimizin halkça okunduğunu, benimsendiğini iddia edebilir miyiz?

"Hayır!"sa neden?

Denilecek ki futbol görseldir, somuttur, heyecan vericidir, gösterişe açıktır, medyatiktir. Ama edebiyat öyle mi? Edebiyat zor. Nitekim, gazete, izlenmesindeki kolaylıktan dolayı edebiyattan daha yaygındır. Vesaire, vesaire.

Bunlar doğru değil, doğru görünseler de değil, ikna edici değil. Neden değil? Çünkü bu mantık, edebiyatı oyun olarak, zor bir oyun olarak gören mantık, halk edebiyatını, onun varlığını ve yaygınlığını açıklayamaz. Ayrıca, gazetelerin yaygınlığı da çok şüphelidir; tencere tava promosonuyla görülmüştür ki gazetelerin daha gidebilecekleri yer vardır, ama oralara salt gazete olarak maalesef gidememişlerdir.

Öyleyse yayılamayışlarının asıl sebebi ne?

Çok açık: Romanımız, hikâyemiz ve gazetelerimiz halkla ilgileniyor mu? Edindikleri dertler insanımızın derleri mi? Nabzımızı tutuyor mu?

Sorunun cevabı yine soru oldu ya, yeni edebiyatın ve gazetelerin toplumdan kopukluğunu vergulamak içindir bu.

İyi de, futbol bizim sporumuz mu? Değil. Hatta Ali Murat Daryal'a göre, "kurban kesmeyen milletlere mahsus bir spor" (Aktaran: Rasim Özdenören, Yeni Şafak,11 Mayıs 1995), bize o kadar uzak. Öyleyken yayılıyor. Bu, neden? Hiç unutulmamalı, futbol sanayileşme ile ortaya çıkıyor; yani bir altyapı değişikliği ile. Ancak o zaman kabul görüyor. Ondan önce ise, dayatma döneminde ise tepkiler vardır; hani ilk futbolcu Türkler'in kimlik gizlediklerini söylemiştik ya, bu gizlenmeyi haklı çıkartacak tepkiler; bakın ne diyor Tanıl Bora, Necmi Erdoğan ikilisi: "Muhafazakar ve İslamcı aydınların tepkisi, ağırlıkla anti-modernist ve gelenekçi bir tepkidir. Futbolun popüler kültürel etkinliğiyle bir 'modern/dünyevi din' konumuna oturması, ciddi bir meydan okuma olarak algılanabilmiştir." (age. s.236) Ya milliyetçilerin, milli heyecan yıllarından sonraki tutumlari? Okumayı biraz daha sürdürelim: "Radikal milliyetçi çizgideki Türkçü ve ülkücü aydınların futbolun popülaritesi karşısındaki huzursuzlukları ise, onu toplumu yozlaştıran ve 'milli şuur'u bulandıran bir olay olarak görmelerinden kaynaklanır." (age. s.237)

Bugün var mı bu tepkiler? Yok. Futbol, devrimini tamamlamış, ülkeye yerleşmiştir. Hem de yeni bir kültürün unsuru olarak.

Ama edebiyat, edebiyat öyle değil. O ne geleneksel olanı sürdürebiliyor, ne de yeni bir kültürün taşıyıcısı olabiliyor. Neden? Geleneksel olanı sürdüremiyor; çünkü, geleneksel edebiyatı var eden altyapı yoktur bugün. Yeni bir kültürün taşıyıcısı da olamıyor; çünkü, taşımak istediği kültür, toplumsal bilinçaltımızla uyuşmuyor.

Bu uyuşmazlığı, futbol, sanayi ile aştı. Çünkü o bir sanayi sporu. Halk sanayileşmeyi reddetmeyince futbolu da reddedemedi. Peki, edebiyat için de böyle bir yol açıcı bulunamaz mı? Halkın reddetmeyeceği bir yol açıcı... Mesela dil olamaz mı bu? Mademki edebiyat da bir dil sanatıdır. Üstelik, dil, halka götürülecek bir şey de değil, yani sanayi gibi de değil, halkta zaten mevcut olan bir şey. Öyleyse, dil, bu uğurda yol açıcı olamaz mı?

Meselenin bam teli işte burası!

Olmaz! Aslında olur da olmaz!

Çünkü edebiyatın ve yazılı olsun, görsel olsun bütün medyanın bugünkü hakim isimleri dil dendiğinde dilbilgisini, dil kurallarını anlıyorlar. Oysa dil; anlambilgisi, sesbilgisi, cümle bilgisi değil ki sadece. Her dil, arkasındaki kültürle birlikte oluşur, o kültürü üzerinde taşır. Bunu romanda ve hikâyede kahraman olarak, mekân ve zaman olarak, duyuş ve düşünüş olarak taşır; gazetede haber olarak, fotoğraf olarak, yorum olarak, renk olarak taşır. Taşır oğlu taşır.

Bir edebiyatın dili, ait olduğu milletin kültüründen ayrı düşmüşse eğer, vah, vah ki vah! Masal anlatan, destan yazan, Dede Korkut, Yunus, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu... geleneğinden gelen uluslararası şöhretleri olsun isterse değişmez, kendi ülkesinde daima bir azınlığın süs biberi olarak kalır, sittinsene yayılamaz, demokratlaşamaz. O gelenekle rabıtası dilin büyük manasıyla değildir çünkü.

Sözlerime öfkelenenler olacaktır. Yukarıda bir laf etmiştik,  edebiyatımız halkla ilgilenmiyor diye, dertleri dert edinilmiyor diye; bundan kalkıp edebiyatı halk nasıl istiyorsa düzeyine çekmekle suçlayanlar çıkacaktır. Hatta edebiyat dilinin metaforik olduğunu, imgesel olduğunu, yazıya aitliğini, yüksekliğini ve ayrıcalığını söyleyerek akıl vermeye kalkanlar da.

Cevaplayalım!

Toplumu anlatmak toplumda olanla olur. Yani yerli'ye dayanmakla. Nedir yerli olan? Dil. Ama o büyük manasıyla dil.

Gelelim edebiyat dili meselesine. Evet, günlük dil/konuşma dili, düzdür; edebiyat dili ise üst dildir. Fakat unutmayalım, içinde günlük dilin/konuşma dilinin de yer aldığı büyük ummanın içindedir edebiyat dili de. Metaforuyla içindedir, diğer söz ve anlam sanatlarıyla içindedir. Bunlar anlaşılmaz ve algılanmaz şeyler de değildir; bilakis, dile kalite katan hünerlerdir, ayrıca halk dilinde ve edebiyatında da vardır, halkın malumudur.

Elinizi vicdanınıza koyun da öyle deyin: Romanı, hikâyeyi... yerli bir zemine oturtmak ve yerli olanla estetize etmek, dili her iki manasıyla kullanmak yani, edebiyatı halk nasıl istiyorsa düzeyine çekmek midir?

Lafı bağlamanın sırasıdır şimdi: Futbol aldı başını gidiyor. Hem de yeni bir kültürün unsuru olduğu halde. Ülkeye gelişi ondan eski olan Batılı edebiyat ise, bir edebiyat geleneğimiz olmasına rağmen yerinde sayıyor. Sırf yerli kültüre, ta ilk günden beri uzak durması yüzünden. Varsın yerinde saysın, fakat öylesine baş tacı ediliyor, öylesine değerli bulunuyor ki bir geleneğin insanları neredeyse kendi edebiyatlarından şüphe eder, onu yok sayar olacaklar.

Yoksa istenilen de zaten bu mudur?

Usulüne uygun yayılmış futbolla meşgul insanları, edebiyattan/ edebiyatlarından jakoben usullerle uzak tutmak mıdır?

Düşler Öyküler, 1997

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net