Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

 

 

Her düşünce ve sanat akımı bir toplumsal altyapı üstünde yükselir. Felsefesi, temel değerleri ve sanat anlayışı ile altyapı büyük uyum içindedir. Altyapıyla uygunluk –doğallayın- Rönesans için de geçerli.

Ancak, önce Hümanizm.

Rönesans öncesinden bir zamanı ya da bir felsefeyi anlatmadığı halde neden önce Hümanizm? Şundan ki Rönesans Düşüncesi’nin bakış açısıdır Hümanizm. Gerek başlangıçtaki “human”da gerek 17’nci yüzyılda görülen “humanism”de gerek sonraki türevlerinde olsun familyanın her kelimesi “man” (insan, adam, erkek) kökünden gelir.

Pratikte de “insan”a ve onuruna saygı gösterilmesi temeline dayanır Hümanizm. “İnsan”ın olabildiğince gelişmesi, gelişim şartlarının yaratılması için mücadele eder. Zaten ortaya çıkışı da mücadele ile olmuştur.

Şöyle ki 14’üncü, hatta 13’üncü, hatta hatta 12’nci yüzyılla antik literatüre karşı müthiş bir ilgi görülür İtalya’da. Eserler çevrilir, yorumlanır, peşinden koşulan, üzerine titrenilen kavram “gerçek”, “görülen gerçek” olur artık. Niye bu ilgi? Hem niye İtalya’da? Şundan: İtalya hem antik dönem hem Ortaçağ kültürünün merkezidir. Ne ki üstünde irili ufaklı ve birbirleriyle kavgalı pek çok şehir devleti vardır. Bir bakıma bölünmüş topraktır bu yüzyılda. Ortaçağ çözülürken topraklarındaki antik kültüre adeta kendiliğinden uzanır yarımadanın insanları. Şehirler ayakta kalmak, devletlerini yaşatmak istemişlerdir çünkü, bu da gelişmiş benlik ve bireylikle ve özgüvenle mümkündür. Antik kültürden bu alınacaktır işte.

Antik kültürle Ortaçağ birbirinin zıddıdır. Antik kültür çok tanrılı dönemin kültürüdür. Pagandır. Hıristiyanlık oysa öyle değil. Kitaplıdır, peygamberlidir. Der, dediği değişmez. Değiştirilemez. Sonra, öz’le biçim ayrılır dinde, ele ayrı ayrı alınır, hayrettir, “varlık” da, “gerçek” de öz’e bağımlı kılınır –Platon’daki gibi. Asla ikisini birlikte görmez din. Ben’i yok eder. Ben’i yani “insan”ı. Cevabı yukarıdan verildiği için “Ben neyim?” sorusu gereksizdir dinde. Fakat antik kültürde sorulabilir. Keza Rönesans’ta da. “İnsan” merkezdedir çünkü ve “dinden bağımsız kültür” kurması serbesttir. Prometeus ateşi çalar örneğin, getirir insanoğluna verir. Zeus sıradan bir hırsız olarak görür Prometeus’u, fakat kartal olup ciğerinden yer, cezalandırır. Yine de yok olmaz “insan”. Prometeus sıradan hırsız değil, “insan”ı yaratan bir tanrıdır. Bacon, “insan’ın başkaldırısı” olarak görür bunu. Ya da şöyle demiş olur: Prometeus’un yarattığı “insan” Zeus’unkinden üstündür. Bütün Ortaçağ boyunca unutulmuş olan Prometeus’un Rönesans’la hem de devrimci bir kişilik kazandırılarak hatırlanması boşuna değildir.

Tarih sürekliliktir. Dönemler ve geçitler silsilesidir. Geçişler çoğunlukla için için olur, fark edilmez; kimileyin de gayet canlı ve kaynaşıktır. Rönesans ikinci türden bir kültür ve düşünce hareketi olup 1400 ila 1600 yılları Avrupa’sında yoğun yaşanır, köprüdür, Ortaçağ’ı Yeniçağ’la buluşturur. Ancak ne Ortaçağ’dır ne Yeniçağ, yahut hem Ortaçağ’dır hem Yeniçağ. Fakat bu iki dönem de birbirine taban tabanadır: Ortaçağ felsefesini “din” şekillendirir. Hıristiyanlık. Kişiselin ve ulusalın yeri olmaz bu felsefede. Yekparelik esastır. Dolayısıyla Hıristiyanlık ve Kilise “ortak mal” bilinir. Rönesans ise din de dahil hiçbir otoriteyi abartmaz, dogmalara itibar etmez, dünyanın “deney”le ve “akıl”la kavranıp keşfedileceğini düşünür. Tek renkli Ortaçağ’ın yerini renk çokluğu alır Rönesans’la. Doğrular artar. Bunun felsefede ve sanatta karşılığı da peş peşe gelen akımlar işte.

Rönesans Avrupa’ya ait. Ama bir kısmına. Bizans’ın Rönesans’ta payı yoktur mesela. Bizans kültürü içinde yer alan uluslar Rönesans değerlerini olgun Yeniçağ’da edinir. Hümanizm olsun, Rönesans olsun İtalya’da, kuzey İtalya’da doğar ilkin. 1500’lerde Floransa’dan Roma’ya iner, az sonrasında da Alplerin ötesine geçer. Tekrar olacak: Rönesans öncesinde, İtalya’da aileler tarafından yönetilen pek çok şehir devleti, o kadar da prenslik vardır. Önemlileri beştir, Napoli dışında hepsi kuzeydedir: Milano, Venedik, Floransa ve Papalık. Şehirlerarası kavgalar dönemin rutinlerindendir, şehir yönetimleri sık sık aile değiştirir. Tüccar, zanaatkâr ve rantiyedir aileler, yükselen sınıftandır, üretim ve pazarlamada kendi yöntemlerini ve varlıklarını komünler kurup yanlarında çalışanların da desteğini alarak Kilise’ye ve rakip ailelere karşı korurlar. Burjuva hayatı ve kapitalizm için gerekli altyapı bu hengâmede komünlerle sağlanır. Süreçte feodalite geriler. Mutlak monarşi güçlenir. Tüccarlara düşen, merkezi iktidarın yanında olmaktır, ihmal etmez olurlar. Yaşanan iktisadi ve tarihi sürecin birliğe ihtiyacı vardır çünkü. Ayrıca kapitalizmin gelişmesi de özel mülkiyete ve serbest pazara bağlıdır.

Avrupa’da ilk banka 13’üncü yüzyılda Floransa’da kurulur. Geniş çaplı, şubeli bankacılık 1348’de amca ile yeğen Medicilerin bankalarıyladır –yine Floransa. Banka demek, pazar ekonomisi demektir, feodal dönem sona ermiş olur böylece. Bir ara tanım: Rönesans, dini düşünüşün reddedilip tabiat merkezli düşünüşün alındığı bir ara dönemdir. Feodaliteden kapitalizme geçiş de bu değişimin toplumsal altyapısını oluşturur. 

“Rönesans (Renaissence)” Fransızcanın bir kelimesi. Tam karşılığı: “yeniden doğuş”. Çok tanrılı eski Roma ve eski Yunan hem de daha 13’üncü yüzyılda, Ön Rönesans’ta ilk Hümanistler tarafından “yeniden” hatırlanır. Sonrası ise tam bir yoğunluktur. Antik dönemin ilgilerinden dilbilgisi ve retorik, tarih ve şiir ve ahlak felsefesi entelektüel ve ahlaki oluşumun vazgeçilmezleri olarak “yeniden” okullara girer, “insani bilimler” adıyla okutulur. Rönesans eski’ye dönüş’ü ama eski’nin ilham ettiğiyle “yeniden doğuş”u anlatır ki adlandırılışı doğrudur. Ernst Bloch, Rönesans’ı “homo faber”in ortaya çıkışı diye tanımlar; farklı görünmesine rağmen bu tanımda da “alet yapan insan”ın, genişletelim: “üreten ve geliştiren insan”ın doğuş’u vardır.

Antikitenin hatırlanışı, Ortaçağ’a taşınışı ile kapitalizmin doğuşu arasında bağlantı var elbette, gayet aşikâr; ama her şey bu bağlantıyla açıklanmamalı. Rönesans anlaşılır ve kolay benimsenir başka nedenlerle de kaçınılmaz olur. Uzak denizlere açılmak, yeni coğrafyalar ve yollar keşfetmek örneğin bunlardan biri. Zaman, eski zaman değildir şimdi; eskisine göre “büyük” ve “geniş”tir. Mekânlar yeni. Değişik. Yabancı. İnsanoğlunun evrenle ilgili kavram dünyası genişler Rönesans’la, yeni merakların kapıları açılır. Meraklar yükseltilmiş matematik ve astronomi bilgisiyle giderilebilir meraklardır, gereken yapılır. Özeti şu: Tabiat bilimleri, metafiziğin yanı sıra mantık yasalarına da bağlanır.

Rönesans “Yeni Metot” demektir bir anlamda da. Gerçi evrenin matematik, fizik gibi sayısal değerler temeline dayalı disiplinlerle açıklanması 17’inci yüzyılda olacaktır ama başlangıcı Rönesans’ladır. Ne ki eski’yle birliktedir yeni olan. Şöyle ki Skolastik dönem, din merkezli olduğundan metodu da merkezidir: Tümdengelim. Bu metot kesin cevaplar verir, ama yeni bilgi vermez. Rönesans, tümevarımı bulur Bacon’la. Tümevarımla edinilen bilgilerin içinde yanlışlar olur, ama tümevarım yeni bilgiler için daha elverişlidir. Tümdengelim, Rönesans’ta tümevarımla kullanılarak yenilenir, işe yarar hale sokulur. Kitle, kuvvet, hız gibi niceliksel kavramlarla formül ve model ağırlıklı matematik dili yan yanadır, iç içedir Rönesans’ta.

Rönesans, Kilise’nin azalan otoritesinin yerini bilim’in artan otoritesinin aldığı bir dönemdir. Bu değişim Tanrı tasavvurunu da değişime uğratır. Üstelik Rönesans’ın Tanrı tasavvuru, ilham aldığı İlkçağ’ınkinden de farklıdır. Şöyle ki İlkçağ’da varlığın nedeni “arkhe” ile açıklanır. Millet’li Thales (M.Ö. 624-547) için “arkhe” su’dur; başka filozoflar için değişir: hava, ateş, toprak olur. Yaradılış felsefesinin esası bu “ana madde”dir. Deizm’in Tanrı tasavvuru buradan doğar. Deizm, Latincenin “tanrı” anlamına gelen kelimesi “deus”a dayanır kök olarak. Osmanlıcası “inkâr-ı vahiy”dir. Deizm’in, Tanrı’ya sadece “ilk neden” olarak inanan, evrenin yaratıldıktan sonra terk edildiğini, sonrasında kendi yasalarına bağlandığını ileri süren bir Tanrı algısı vardır. Teizm’le karıştırıldığı olur. Teizm de “tanrı” anlamlı bir kökten gelir.  Ne ki Yunancanın “theos”udur bu kök. Teizm, evrenin nedeni olan, evreni yaratan bir Tanrı’ya inanır; ama bu Tanrı’yı evrenden ayırarak düşünür. Aralarındaki en önemli fark vahiy ve kitapla ilgilidir: Deizm ret ve inkâr eder, Teizm vahye de inanır, kitaba da.

Deizm, Aristo’nun (M.Ö. 384-322) “Metafizik”inde temellendirilir ilkin. Varlık’ı “form kazanmış madde” diye tanımlar Aristo, form ile madde arasındaki ilişkinin göreceli olduğunu, alttakine göre form olanın, üsttekine göre madde olduğunu söyler. Tabiatı madde’den form’a, form’dan madde’ye peş peşe dönüşümler olarak görür. Bu sıralamada en alt basamakta “salt madde” yer alır, pasif ama ilke’ye açıktır; en üstteki “salt form”dur ve faal olandır. “İlk madde” tamamen formsuzdur, gerçek değildir, sadece bir imkân sunar.  İmkân, yani olabilirlik. Böyle bir madde kendi kendini gerçekleştiremez, harekete sokamaz. Sokamaz ama hareket de form’un maddeye etkisiyle oluşmaz mı? Madde’de de bir biçim kazanma eğilimi yok mudur? Uyanır madde. Uyandırılır. Form’daki ilke’dir uyandıran, “muharrik’ül evvel” (ilk hareket ettirici) diye bilinir.

Tanrı tasavvurunu böyle açıklar Aristo. Varlık’ı harekete soktuktan sonra Varlık’la ilişkisini bitirir Aristo’da Tanrı. Salt “tin”dir, salt “düşünme”dir. “Bilincin bilinci”dir. Cisimsiz’dir. Evren’i etkilemesi de, evren’den etkilendiği içindir. Yani Varlık Tanrı’sını özler, Tanrı da her hareketin nedeni olarak karşılıksız bırakmaz Varlık’ı. Tasavvufun Tanrı’yı özleyen insan’ı Aristo’nun Tanrı’yı özleyen madde’sinin galiba yerini alacaktır on beş, on altı yüzyıl sonra.

Aristo’nun Tanrı’sı yaratmaz, yapıcıdır. Sonrasına da karışmaz. Bu tasavvurun asıl sonuçları Rönesans’la alınır. Şöyle ki Tanrı âleme karışmıyorsa âlemi araştıranlara da karışmaması gerekir. Dahası tarihte ve dünyada hiçbir şey dokunulmaz değildir. Kilise de dahil her şeye dokunulabilir. Bilim adamları rahatlar Aristo’yla, ama Kilise ile bilim adamları arasındaki çekişme de sürer. Ptolemaios’un (M.S. 85-165) yermerkezcilik teorisinden Kopernikus’un (1473-1543) güneşmerkezcilik teorisine geçiş süreci bu çekişmeyi somutlar. Yermerkezcilik Dünya’yı merkeze alır, Güneş’in, gezegenlerin ve yıldızların Dünya çevresinde döndüğünü söyler. Bu, Kilise’nin de görüşüdür. O kadar ki Tanrı indinde Dünya’mızın ve insan’ın özel bir yeri olduğuna bile inanılır. Kopernikus, dönenin Güneş değil Dünya olduğunu, hem Güneş’in çevresinde hem de kendi ekseni etrafında döndüğünü ispatlar. İspatlar da Dünya ve insan hakkında o güne kadar oluşmuş bütün görüşler, Dünya’nın Tanrı tarafından yaratıldığı fikri de, kökten sarsılır. Sonuç? Kilise’nin mücadelesi devam etse de tabiat bilimleri ilahiyatın boyunduruğundan Kopernikus’la kurtulmuş olur.

Rönesans’ı kaçınılmaz kılan nedenler arasında Roma Katolik Kilisesi’nin Kitab-ı Mukaddes Hıristiyanlığını bizzat “ihmal ve ihlal”i de var. Oysa Miladi ikinci yüzyılda Roma başta olmak üzere Avrupa bilim, sanat ve felsefesini yönlendiren resmi otoritedir Hıristiyanlık. Fakat yüzlerce yıl aklın biricik amacının vahyi ve dogmaları açıklamak olduğunu söyler sadece. Doğallayın ilk Hümanistler dini etkiler. Ki Ortaçağ’da filozoflar din adamlarıdır, kolay etkilenip Hıristiyanlığın dogmalarını akılla işlemeye, felsefe ile temellendirmeye çalışırlar. İman’la bilgi’yi veya akl’ı veyahut felsefeyi buluşturmak Platoncu Patristik başlangıçta zaten imkânsızdır, görülür ki Aristotelesçi Skolastik son dönemde de gerçekleşmeyecektir. Süreç, felsefenin bağımsızlığıyla sonuçlanır. Hıristiyanlık ise Katolik Kilisesi’nin “ihmal ve ihlal”i, hele ki günah çıkartmayı bir bedel karşılığında yaparak alışverişe sokması nedeniyle vahyini terk etmiş görülüyordu. 11’inci yüzyıl sonlarından 14’üncü yüzyıla kadar süren Haçlı Seferleri ilk zaferlerin ardından peş peşe gelen yenilgilerle Hıristiyan inançlarına ve Papalık vaatlerine kuşku düşürmüştü artı olarak. Bunun sonucu da Hıristiyanlığın iki mezhebine, “akla daha yakın” bir din yorumu ile katılan üçüncüsü oldu: Protestanlık. (1529). Reform veya Reformasyon diye bilinir. Hayata geçirenler: Martin Luther  (1483-1546) ile John Calvin (1509-1564). Bir ek: Rönesans’ın ne zaman başladığına herkes kendince bir tarih söyler ama, tamamlanma tarihi kesindir: 1529. Özet olarak: Kitab-ı Mukaddes’i Hıristiyanlık için tek kaynak sayar Protestanlar, aracısız okurlar. Katolik ve Ortodokslardaki ruhani başkanlık, Protestanlarda yoktur. Dahası, dini yaşayışları kişiseldir; toplumsalda, örmeğin kilise ve mezheplerinde de kurumsallaşma görülmez.

Bir kez daha özetleyelim: “Dini kültür”ün yerini “dünya” alır Rönesans’ta. Bulunduğumuz dünya. Bireye ait olan da, topluma ait olan da etkilenir bundan. Hümanizm, insan’ın kendini bulmasına yol açmıştı. Reformasyon bu yolun dindeki benzeridir. Rönesans’ın özgürlüğü, kişilerden çok asıl toplumsal kurumları ve etkinlikleri: devleti, hukuku, siyaseti, sanatı  etkiler ve dönüştürür.

Ortaçağ devleti, görevi Tanrı düzenini yeryüzünde gerçekleştirmek olan Roma İmparatorluğunun adeta organıdır. Evrensel. Fakat Tanrı’ya aidiyeti doğrudan olan Kilise kendini bütün siyasi kurumların üstünde görür –Roma İmparatorluğunun da. İncil’in dili Latince, Ortaçağ’ın hem din dili hem kültür dilidir. Rönesans, merkeze Hümanizm’in “insan”ını, peşi sıra da “ulusal kişilik”i almakla Ortaçağ devletinin birlikli yapısına göz koymuş olur. Bunun somutu ulusal dil’dir. Sözgelimi Latince varken İtalyanca Rönesans’la çıkar. Ama Latince baskısı öyle güçlüdür ki Hümanist kariyer bile ancak Latince ile hem de yüksek üsluplu Latince ile sağlanır. Montaigne (1533-1592) rüyalarını Latince görür. Erasmus Latince okur, Latince düşünür, ama kendi diliyle belki sadece hizmetçisine seslenir. Ortaçağ devletine göz koyulduğunun bir başka somutu da ulusal devlet olup, temel ilkesi “halkın egemenliği”dir. İlkenin dayanağı Tanrısal hukuk değil Tabii hukuk’tur. Yani insanın doğuştan getirdiği haklar. Sonraki vazgeçilmezleri: mülkiyet, uluslararasılık, barış için savaş. –ki gelişerek günümüze kadar gelir.

Rönesans’ın köprü olduğunu, birbirine taban tabana zıt iki çağı buluşturduğunu söyledik yukarıda. Ortaçağ ağırlığını korur başlangıçta, “yeniden doğuş”un tamamlanması Reformasyon’la olur ancak. O güne kadar biri azalıp diğeri artan iki çağ hayatın bütün alanlarında iç içedir. Tek istisnası sanat’tır .

Ortaçağ’ı Hıristiyanlık şekillendirir. İnsan ve tutkuları –özellikle bedene ait olanlar- denetim altındadır bu çağda. İnsan, edilgendir. Rönesans’la antikiteye dönülür; yani tabiat ve insan etkindir artık, sanatta da kendi gerçeklikleri ve tutkularıyla yer alırlar. O kadar ki Rönesans sanatı için “insan bedenini anlatma sanatı” dense yeridir. Michelangelo (1475-1564) olsun, Leonarda da Vinci (1452-1519) olsun ne gerçekliği es geçerler ne de tutkuyu. Michelangelo’nun “Adem”i sahici gibidir. Yine da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunda da İsa ve havarilerinin temsilcileri değil de sanki kendileri vardır. Tablo, o derece fotoğrafa yakındır. Kilise’nin Meryem’i de ermiş bir bakire değildir artık yaşayan bir kadındır, güzel ve çekicidir. Michelangelo heykeli de böyle yapar. İnsan, bir mermer blok içine hapsolmuştur sanki, Michelangelo onu özgürleştirmek için kullanır keskisini. İlginçtir bloktan çıkan da çıplak erkek olur hep.

Rönesans sanatı, öncelikle resim ve heykeldir. Rönesans sanatının kayda değer bir özelliği de yine resim ve heykelde görülür. Felsefenin yapamadığını yapar sanat: Dinden ayrılır, kendi ayakları üstüne kalkar. Bunu da perspektif’le sağlar.  Ortaçağ’da perspektif bilinmediği için Ortaçağ resmi devinimsizdir. İki boyutludur. İnsan önden ve yandan çizilebilir sadece. Ve din’e göre idealize edilir. Rönesans’ta ise insan nereden çizilirse çizilsin üç boyutludur. Derinliklidir. Işıkla perspektif buluşur çünkü. Işık-gölge Ortaçağ resminde de var, ama derinliği sağlayan, onların olmaları değil, onların perspektifle buluşmaları. Özetle, Rönesans sanatçısı yalnız tekniği geliştirip yeni bir sanat yaratmamış, çağın “yeni insan” anlayışına da öncülük etmiştir. Nedir o? Kendi gerçekliği ve çıplaklığı içinde insan.

Rönesans insanı budur:  Varlık, inanç, bilim, siyaset, hukuk, ahlak, sanat… hayatın hangi alanında olursa olsun hep kendi gerçekliği ve çıplaklığı içindedir –kendileri öyle, alanlarını tanımlamaları da yine öyledir.

Rönesans düşüncesini şimdi biraz da sembol isimler üzerinden görelim:

Dante Alighieri (1265-1321): Floransalı. Batı Avrupa edebiyatının Shakespeare (1564-1616) ve Goethe’yle (1749-1832) birlikte üç büyük isminden biri. Ayrıca ahlak felsefecisi ve siyaset düşünürü. Çocuk denecek yaşında dilbilgisine ve retoriğe ilgi duydu, Latin yazarlarını tanıdı, şiir yazmaya başladı. Balad türüne dramatik bir boyut kazandırdı, ilham kaynağı Beatrice için yazdığı şiirlerde Beatrice’i tanrısalla buluşturdu, yine aşkından söz eden  “La vita nuova”da (1292, Yeni Yaşam) farklı üslup denedi. Edebiyat eğilimini “stii nuova” (Yeni üslup) diye adlandırdı ve bildirge olarak sundu. Dante’yi üç dahiden biri yapan eseri hiç şüphesiz “La Divina Commedia”dır (1308, İlahi Komedya). Vergilius’un (M.Ö. 70-19) ve erken kaybettiği Beatrice’in yol göstericiliğinde Cehennem, Araf ve Cennet’e yaptığı yolculuğu dinsel bir alegoriyle anlatır Dante. Yeryüzü mutluluğuna ahlak ve erdemle,  ilahi mutluluğa ise inanç, umut, hayırseverlik gibi Hıristiyanlık değerleriyle varılabileceğini söyler. Kilise’den de başlangıçtaki saf ve yoksul duruma dönmesini ister. “İlahi Komedya”nın dili Latince değil İtalyancadır. Avrupa edebiyatı yeni bir döneme girer Dante’yle. 14’üncü yüzyılın şair ve yazarları da –başta Petrarca ile Boccacio (1313-1375) olmak üzere- etkilenip kimi eserlerini İtalyanca ile kaleme alırlar.

Dante siyasi görüşlerini “Il Convivio” (1308, Şölen) ile “De Monarchia”da (1313, Monarşi Üzerine) sergiler. “Şölen” İtalyanca iledir. Günün siyasi ve ahlaki sorunlarını “Şölen”de hem hukuk hem de metafizik açıdan irdeler Dante. “Monarşi Üzerine” Latincedir, üç kitaptan oluşur. İlk iki kitapta “Şölen”deki görüşler tekrarlanır. Üçüncü kitapta ise imparatorun gücünün kime bağlı olduğu sorgulanır: Tanrı’ya mı? Vekili Papa’ya mı? Dante doğrudan Tanrı’ya bağlı olduğu görüşündedir, bu yüzden dünya işlerine Kilise’nin karışmamasını ister.

Özetle, ilk Hümanistlerden olmasına karşın Rönesans kültüründen çok –belki de sımsıkı- Ortaçağ kültürüne bağlıdır Dante.

Francesco Petrarca (1304-1374): Adı Hümanizm’le birlikte anılan, Hümanizm’in babası bilinen şair ve bilgin. Laura’ya âşık olur, onun için yazdığı şiirleri “Rime” (1327, Şiirler) adıyla kitaplaştırır; diğer kitaplarında yaptığı gibi bu kitabı da sık sık gözden geçirir, değiştirir. Laura’nın veba salgınında ölmesiyle sarsılır şair, Vaucluse’de inzivaya çekilir. Laura kimdir, gerçek midir, hayal ürünü müdür bilinmez. Ama şiirleri İtalyancadır, Petrarca ulusal diliyle sonraki şairlere örnek olur.

Hümanizm’i kuranlardandır Petrarca. Dünyayı gayet zengin ve renkli bulur, cazibesine girer. “Ben” fikriyle yaşar. Ben’in ve benlik’in gelişmesini ister, bu nedenle antik literatüre uzanır coşkuyla. Grekçe öğrenir, eski yazmaları arar, bulur, yok olmaktan kurtarır. Felsefenin teorik sorunlarıyla ilgilenmez, “”insan merkezcilik”i kuranlardan olduğu için eğitim felsefesi üstünde durur daha çok, bir de ahlak üstünde. Bunda da Stoa felsefesini örnek alır. Hayat idealinin mutluluk olduğuna inanır. Bunun da insanın “yalnız yaşamasıyla”, kendini düşünmeye ve yazmaya vermesiyle ve dostlarla buluşarak sağlanabileceğini dillendirir.

Hümanizm’in akla ilk gelen ismidir, Ortaçağ’ı tanımlarken kullanılagelen “karanlık çağ” ortaya onun attığı bir nitelemedir.  Gelgelelim düşüncesini Hıristiyan dünya görüşü yönlendirir arka planda. Sürekli onunladır. O kadar ki manastır hayatını öven kitabı bile vardır Petrarca’nın. Ama insanın düşünmek, benlik’ini bulmak üzre kendi içine çekilmesi gerektiğini de anlatmış olamaz mı? Cevabı kolay verilir soru değil bu. Şundan: Petrarca dünyadaki olağanüstü zenginliğin farkındadır, ama insanın yalnızlığının da; ilginçtir Tanrı’nın insana yardımcı olmadığını da söyler. Düşüncesi çift yönlüdür.

Desiderius Erasmus (1465-1536): Hollandalı. Evli olmayan bir çiftin çocuğu. Babası din adamı, çocuğa sahip çıkamıyor. Dolayısıyla çocuk soyadı taşıyamıyor. Çok geçmeden ikisinin de ölümüyle on yaşında yalnız kalıyor. Erasmus’u çok sonra, yazar olduğunda kendisi alıyor –eski Yunancada ‘sevimli’ demek. Kilise korosuna veriliyor. Meslek yaşına geldiğinde de din adamı olması istenerek manastıra kapatılıyor. Din adamları gibi yaşamayı iğrenç ve gurursuz buluyor, onların düşüncelerinden hoşlanmıyor. Her şeyleriyle gayri insanidirler. İnsan kültürüne bu koşullarda yönelmiş, “Deliliğe Övgü”yü de yine buralarda tasarlamış olabilir Erasmus.

1500 yılında yayımladığı “Adagia”da (Özlü Sözler) antik düşünce, özdeyiş ve atasözlerini toplar, yeniden yorumlar. Modern düşünce ve çağ aydınlığı ilkin bu kitapta görülür. 1509’da İngiltere’de kaleme aldığı “Morias enkomion seu laus stultitiae” (Deliliğe Övgü) de büyük yankı uyandırır.  Birkaç ay içinde yedi baskı yapar. Latince yazıldığı halde bütün Avrupa dillerine çevrilir hemen. “Deliliğe Övgü” dostluk için yaratıldığına inandığı Thomas More’ın ikametgâhında “bir hafta içinde” yazılır. Lucianus’un şaka yollu eleştirileri önek alınmış, “Deliliğe Övgü” de öyle kurgulanmıştır. Yahut şöyle: Eser borazandır, Kilise’nin artık köklü bir değişiklik yapması gerektiğini herkese duyurmaktadır.  Ana karakter olarak Stultitia’yı (Delilik) seçer Erasmus, yan karakterleri de Delilik’in maiyeti oluşturur. Stultitia bir tanrıçadır. Sıkıntıda olana yardım eder, hayatı zevklerle doludur. Yer içer, güler, şakalaşır Stultitia ve maiyeti. Yani Bilgelik tanrıçası Minerva’nın zıddıdır. Bilgelik takımı aşırı ciddi, çatık kaşlı, bilgi kumkuması… filozof, ilahiyatçı, gramerci, tıpçı ve avukatlar… Erasmus Stultitia ile Minerva arasında retorik sayesinde içinden çıkılmaz öyle labirent kurar ki okur deliliğin mi bilgelik, bilgeliğin mi delilik olduğunu karıştırır kimi zaman. Erasmus önce överek yerer, döner bir de yererek över. Dile getirilen iki temel görüş vardır “Deliliğe Övgü”de. Bir tanesi, gerçek bilgeliğin delilik olduğunu söyler, öteki ise kendini bilge sanmanın gerçek delilik olduğunu. Çocuklukta, yaşlılıkta, aşk, evlilik, dostluk, politika ve savaşta, kilisede ve din adamları arasında, hayatın hemen her alanında hep deliliğin egemen olduğu gösterilir.

Erasmus, kuşağının en yetenekli, en tavizsiz Hümanistidir. Yazılarında İsa’dan ve Tanrı’dan hiç söz etmez, Homeros gibi yazar, konuşur. Mezhep çatışmalarının hüküm sürdüğü bir dönemde bu gözü peklik kendi haline bırakılmaz. Roma’nın ilk yasak kitap listesine Erasmus’un istisnasız bütün eserleri girer. Erasmus “Deliliğe Övgü”yü Thomas More’a ithaf eder. Kitap ilhamını Thomas More’ın soyadından alır çünkü. Şöyle ki More’un Latinceleştirilmiş ve Yunancalaştırılmış karşılığı “delilik” anlamına gelmektedir. More, ödeşmeyi düşünmez. Toplumun şaka anlayışı More’unki kadar gelişmiş değil demek. Ama bir zaman sonra olacak, Erasmus gibi hümanistlerin başlattıkları hareket Protestanlığın kurucusu Martin Luther’de ifadesini bulacaktır.

Niccola di BernardoMachiavelli (1469-1527): Floransalı şair, oyun yazarı, düşünür, devlet adamı, askeri stratejist. Hayatı boyunca İtalya’nın birliği için mücadele etti. Fakat siyasette kazanmak ve iktidarda kalmak için dini ve ahlaki kaygıların dikkate alınmadığını (ya da alınmayabileceğini) söyledi. Dönemi ticaret burjuvazisinin yükseldiği, müthiş politik kavgaların verildiği bir dönemdir. Engizisyon amansızdır. “Il Principe”i (1531, Prens) böyle bir zamanda yazar Machiavelli. Devlet adamlarına hileli yolları mı salık verir? Yoksa reel politikayı mı tasvir eder? Fakat ilkesiz bir politik hırsın temsilcisi olarak görüldü daha çok. “Amaç için her yol mubah” anlamında dile yerleşti “Makyavelizm”. Dedikleri negatif açıdan şöyle: Tarihin itici güçleri “maddi menfaat” ile “kudret”tir. Kitlelerin menfaatleri ile yöneticilerin menfaatleri arasında çatışma vardır, feodalitenin tasfiyesi sırasında iyice artar. Halk ayaklanır, bastırılması için zulüm de dahil her yol denenir (denenebilir). Marx’ın deyişiyle, Machiavelli’in tarihteki yeri, kendisinin ilk defa devlete insan gözüyle bakan ve ilahiyat yerine akıl ve tecrübeden hareket ederek devlet kanunlarını yürüten kimse olmasıdır..  

Thomas More (1478-1535) : İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçu. Hümanist bilgin olarak pek çok kamu görevi üstlendi. 1517’de Kral’ın hizmetine girdi. Başarılarından dolayı kendisine şövalye unvanı verildi, danışman oldu, bakanlık yaptı. Başlarda düşünceleri Kral’ın düşünceleriyle uyuşuyordu; giderek Kral Protestanlığa ilgi duymaya başladı, More Katolik Kilisesi’ni benimsiyordu, araları açıldı. Dahası Protestanlığı eleştiren kitaplar yazdı. Saray rutinlerine katılmadığı oldu, hatta bağlılık yemini etmeyi de reddetti. Üstüne Kral’ı Kilise’nin başı olarak da tanımadı, Kral’ın emriyle idam edildi.

Platon’la başlayan ideal devlet teorileri Rönesans’ta ve sonrasında da görülür. Biri de Thomas More ile eseri “Utopia”dır (1516, Ütopya). More türünün en bilinen ve önemli eseri “Ütopya”da, meçhul bir ülkeye, yani utopya’ya yapılan bir yolculuğu anlatır. Dönemin İngiltere’sindeki sosyo-politik ilişkileri özel mülkiyet açısından eleştiren ilk isimdir. Önerisi kamu mülkiyetidir. Üretimin sosyalleştirilmesi fikrini ilk kez More ele alır. Bunu emeğin sosyalist organizasyonuna ve dağılımına dayandırır. Bu utopya devletinde ekonomik temel birim aile’dir. Üretim zanaata dayanır. Şehirle kır, fikir işçiliği ile kol işçiliği arasında zıtlık yoktur. Ütopyalılar günde altı saat çalışır, kalan zamanı bilim ve sanat için kullanırlar. Ferdin çok yanlı gelişmesi teorik eğitimle pratiğin kaynaştırılmasına bağlanır “Utopia”da. Oysa sosyalist eğitim görüşünün henüz işlenmemiş halidir anlatılanlar.

Son özet: Rönesans, Ortaçağ’ı Yeniçağ’a bağlar. Köprüdür. Din merkezli bir kültürden insan merkezli kültüre geçilirken yaşanabilecek olanlar, süreçte fazlasıyla ve ağırlığıyla yaşanır. O tarihte tartışılan konular, karşılaşılan sorunlar –ki sonuçlanmış, çözümlenmiş olanlar da dahil- bugün de gündemdedir, kimi zayıf kimi yüksek dille konuşulmaktadır.

Rönesans, kürenin paradigma değiştirdiği bir dönemdir.

Hece –Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Ahmet Cevizci, Felsefenin Kısa Tarihi, Say, İstanbul, 2012

Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Say, İstanbul, üçüncü basım: 2012

Ali Taşkın-Metin Becermen, Felsefe Tarihi II, Rönesans, Yeniçağ ve XIX. Yüzyıl Felsefesi Tarihi, Sentez, Ankara, ikinci basım: 2013

Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi: Yeni Çağ, çev: Muammer Sencer, Kittaş, İstanbul, 1970

Charles G. Nauert, Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü, çev: Bahar Tırnakçı, İş Bankası, İstanbul, 2011

Erasmus, Deliliğe Övgü, çev: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı, İstanbul, dördüncü basım: 2013

Hüsen Portakal, Rönesans ve Laiklik, Cem, İstanbul, 2003

M. Rosenthal-P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, çev: Aziz Çalışlar, Sosyal, 1972

Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi, İstanbul, yirmi beşinci basım: 2013

Niccola Machiavelli, Hükümdar, çev: Necdet Adabağ, İş Bankası, İstanbul, sekizinci basım: 2014

Peter Burke, Avrupa’da Rönesans, çev: Uygar Abacı, Literatür, İstanbul, 2003

Roger-Pol Droit, Kısa Felsefe Tarihi¸ çev: İsmail Yergüz, Say, İstanbul, 2013

Thomas More, Utopia, çev: S.Eyuboğlu, M.Urgan, V.Günyol, Çan, İstanbul, 1964

Tuncer Tuğcu, Batı Felsefesi Tarihi, Alesta, Ankara, üçüncü basım: 2000

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net