Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

Halk hikâyelerini yeniden yazmak, beyti nesre çevirme işi gibi görünür bana. İnsafsızlık sayılmazsa eğer, bu da galiba cürümdür. Çeviri, velev ki uzman elinden çıkmış olsun çeviridir çünkü; ayrıca şiir başka, nesir başkadır. Örnekse Neşâtî’nin şu beyti: “Bağa sensiz varamam çeşmime âfet görünür / Gül-i handânı değil serv-i hırâmânı bile.” Şu da çevrilmişi: “Bahçeye sensiz varamam, gülen gülü değil, salına salına yürüyen servi’si bile, gözüme ateş görünür.” Bu eleştiri, Leylâ vü Mecnûn gibi, Hüsn ü Aşk gibi klasik mesnevilerin ile’li kopyalarıyla sınırlı değil. Hemen her halk hikâyesi –ki ağırlık nesirdedir- yeniden yazılma sırasında hemen her zaman az veya çok aslından bir şeyler yitirmekte. Nasıl ki sadeleştirilmiş bir Hüseyin Rahmi romanı, bir Refik Halit hikâyesi de orijinalinin lezzetini vermez.

     Halk hikâyesi destanla roman arasında ortaya çıkmış türlerdendir. Bu türlerden Battalnâme, Dânişmendnâme gibi yapıtlar ve çeşitli Gazavatnâme’ler “savaş maceraları ile din ülküsü uğrunda girişilen çabaları at başı yürütürler”. Kahramanlıkları manevi alanla sınırlı olanlar Menâkıbnâme ya da Vilâyetnâme olarak bilinir ki bunlar da Satuk Buğra Han, Hacı Bektaş veya Sarı Saltık’ın menkıbe ve kerametlerine yer verirler. Halk hikâyelerinde ise “anlatılan ilişkiler toplum içi, bireyler ya da tabakalar arasındakilerdir; çatışmalar da aynı çerçeve içinde kalır.” Olağanüstü öğeler azalır, olaylar ve kişiler olağan boyutlara çekilir. Bu gerçeklik kaygısıdır ki halk hikâyelerini –meddah hikâyeleri kadar değilse de- modern öyküye ve romana oldukça yaklaştırır.

     Halk hikâyeleri konu bakımından aşk ve kahramanlık olmak üzere iki kümeye ayrılır. Aşk hikâyelerinin kahramanları, yaşadıkları bilinen (Ercişli Emrah, Karacaoğlan, Sümmânî...) ya da yaşadıklarına inanılan (Tahir ile Zühre’nin Tahir’i, Asuman ile Zeycan’ın Asuman’ı gibi) âşıklardır çoğunlukla. Halk şairleri. Fakat âşıklara yer vermeyen aşk hikâyeleri de vardır. Bunlar da nakleden âşığın yöresinde geçmiş ya da toplumda iz bırakmış bir olaydan, bir tarihten, Bin Bir Gece çeşidi hikâyelerden gelmedir. Kahramanlık hikâyelerinin en ünlüsü de Köroğlu ve devamı olan Celâlî Bey ile Mehmed Bey, bir de Kirmanşah hikâyeleridir.

     Halk hikâyeleri yazılı bir metne dayanmaz. Sözeldir. Ortaya XVI. yüzyıldan sonra çıkmış olmalılar. Ve destan anlatma geleneğinden çok şey vardır üzerlerinde. Sözgelimi köy odası, kahve, düğün gibi kalabalık mekânlarda ve erkek meclislerinde saz ve ezgi eşliğinde sunulur hikâye. Birkaç saatte bitenler olduğu gibi üç, beş gece hatta daha fazla sürenleri de vardır hikâyelerin. Sunan, mimikleriyle olsun, ses taklitleriyle olsun, bütün oyunculuk hünerini göstermek, gerilimi düşürmemek zorundadır. Kimi hikâyeciler saz çalmayı bilmez, türkülere gelindiğinde ellerindeki değneği saz çalıyormuş gibi yaparlar, ama gülünç olmamalıdırlar. Diyeceğim, halk hikâyeleri fazlasıyla anonimdir. O kadar ki dinleyenlerden şiirlere karşılık verenler, hikâyeciye katılanlar olur. Hikâyeler her defasında yeniden şekillenir adeta. Halk hikâyesi sazın, ezginin, mekânın ve bizzat anlatıcının ve dinleyenlerin katkılarıyla kazanır tarifini.[1] Günümüz için yazıya geçirilenler bütün bunlardan mahrumdur işte.

     Halk hikâyelerinin ilk kez yazıya geçirilmeleri, geleneğin zayıfladığı dönemde olmuş, okuması yazması olanlar tarafından ve yörelerine okuyup dinletmek için elle yapılmıştır; anlatılar şüphesiz hayli kısaltılmıştır. Yazmalardan baskıya geçilmesi daha sonra. Önce taşbaskı, peşinden matbaa. Boratav’a göre, 1928 Harf Devrimi’ne kadarkilerin sayıları 15 kadardır. Matbaa aşamasında, hikâyelerin dil ve üslubunu “düzeltme” yolunda aydınların karıştığı gözlenir. Rivayet odur ki Kerem ile Aslı’ya ilk el atan da Ahmet Rasim’dir. Basılmışların sayısı Latin harfleri döneminde artar. Alanın uzman yazarları bile olur: Selami Münir Yurdatap, Muharrem Zeki Korgunal, M.U. imzasıyla Murat Uraz...[2]

     Tamam, halk hikâyeleri sözdür, sazdır, ezgidir. Anonimdir. Yazıya geçirildiklerinde kayba uğrarlar. Peki, yazılmamalılar mı?

     Nâzım, Ferhad ile Şirin’i sahneye taşıdı. Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı defalarca filme çekildi. Bir türden başka bir türe ya da sanatın bir dalından bir başka dalına değil, aynı tür içinde de onlarca defa yazıldı hikâyeler.

     Sözgelimi Hüsrev ü Şîrîn mesnevisine temel olan hikâye XI. yüzyılda Firdevsî’nin Şehnâme’sinde geçer ilkin. Sasanî hükümdarı Hüsrev Pervez ile Ermen melikesi Şirin’in aşklarıdır. İlk olgun şeklini 1175’te Genceli Nizamî eliyle alır ve efsaneleşmesi giderek artar. Türkçeye XIV. yüzyılda geçerse de ölümsüzleştiren, XV. yüzyılda Şeyhî’dir. Sonraki yüzyıllarda Şeyhî’yi yirminin üstünde şair izler Türkçede. Ferhad ile Şirin ise “bu mesnevinin bir bölümüdür”[3] ve Halk edebiyatındaki adıdır.[4]

     Leyla ile Mecnun da bir Arap halk hikâyesi olup başlangıçta “bölük pörçük”tür. Leylî ve Mecnûn adıyla ve mesnevi olarak derlenip toparlanması İran’da yine Nizamî eliyle 1188’de olur. Arkası gelir. Türk edebiyatına XV. yüzyılda Şahidî eliyle sıçrar, sonra otuzun üzerinde şair de ilgilenir. Ali Şir Nevaî ile Fuzûlî “hikâyeye yeni bir ruh kazandıran şairler” olmakla ötekilerin önüne geçer.[5]   

    Hikâye, yani olup biten, “mîrî mal”dır. Tıpkı Yunus gibi. Tıpkı Mevlânâ’nın Mesnevî’si gibi. Tıpkı Bedreddin olayı gibi. Herkesindir. Yararlanmak isteyen yararlanabilir. Kendince yorumlayabilir. Nitekim Burhan Toprak’ın Yunus’u “dindar”, Abdülbaki Gölpınarlı’nınki “mutasavvıf”, Mehmet Kaplan’ınki “köylü”, Sabahattin Eyuboğlu’nunki de “hümanist”tir. Keza Nâzım’ın Bedreddin’iyle Hilmi Yavuz’unki de birbirine benzemezler.

     Birkaç yıldır yeniden yazılmakta halk hikâyeleri ve Timaş, Kapı, Merkez Kitaplar, Turkuvaz gibi yayınevleri tarafından da yayımlanmakta. Okuduklarım: Recep Şükrü Güngör’den Hüsn ile Aşk (Timaş, üçüncü basım: 2005), Sadık Yalsızuçanlar’dan Kerem ile Aslı (Timaş, dördüncü basım: 2005), Fatih Okumuş’tan Süleyman ile Belkıs (Timaş, dördüncü basım: 2006), İskender Pala’dan Leylâ ile Mecnun (Kapı, on birinci basım: 2006), Münire Daniş’ten Tahir ile Zühre (Timaş, altıncı basım: 2006), Necdet Ekici’den Arzu ile Kamber (Timaş, altıncı basım: 2006), Sennur Sezer’den Şahmaran (Merkez Kitaplar, 2007), Feridun Andaç’tan Ferhad ile Şirin (Merkez Kitaplar, 2007), Adnan Özyalçıner’den Âşık Garip ile Şah Senem (Merkez Kitaplar, 2007), Adnan Binyazar’dan Elif ile Mahmut (Merkez Kitaplar, 2007), Nazan Bekiroğlu’dan Yûsuf ile Züleyha (Timaş, yirmi beşinci basım: 2008), Osman Şahin’den Saçlı Yılan ile Selvihan (Turkuvaz, 2008), Turgay Fişekçi’den Leylâ ile Mecnun (Turkuvaz, 2008).

     İstisnalar dışında hemen hepsinde sadece kuru hikâye verilmekte. Oysa halk hikâyeleri, Campbell’in kahraman yaratma ile ilgili tespitini hatırlatır. Şöyle ki kahraman ayrılma-erginlenme-dönüş şeklinde özetlenebilen, kimileyin gerçek kimileyin mecazi bir yolculuğa çıkar. Maceraya atılır. Asıl bölüm “erginlenme” olup bu bölümde sınavlardan geçer kahraman, kuvvetli büyücülerle, zalim yöneticiler veya baştan çıkarıcı kadınlarla karşılaşır, her defasında da doğaüstü güçlerin yardımını görür. Hikâye, erginleşmiş kahramanın “ayrılma” noktasına “dönüş”üyle biter. Ayrılanlar birbiri için yaratılmış iki sevgilidir genellikle. Birleşmelerine aile (Leylâ ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber), kardeş (Ferhad ile Şirin), din (Kerem ile Aslı), güç/iktidar (Hüsn ile Aşk) engeli çıkar. Macera bu engelin aşılmasına ayrılır. Her zaman engelle başlamaz hikâye. Rüyasında eş kılınan sevgiliyi aramaya da çıkar âşık (Âşık Garip ile Şah Senem). Bazen rüyaya suret/resim de karışır (Elif ile Mahmut). Hatta haberi Hüthüt’ten alınan bir güzel de olabilir merak edilen (Süleyman ile Belkıs). Ama yol yine engellidir. Aşk bir bütün elmaysa, yarımlarının vuslata ermeleri, âşığın bu engelleri aşıp ruhen arınmasıyla mümkündür ancak. Çok az hikâye bu çizginin az dışına çıkar. Şahmaran’la Yûsuf ile Züleyha’da “kuyu” motifiyle açılır hikâye. Saçlı Yılan ile Selvihan’da ise ölüme meydan okuyan Selim vardır, masal kadını Selvihan’la evlenir, ancak Şahmaran soyundan Saçlı Yılan’ın hikâyeye girmesiyle işler karışır. Ama sınav/arınma ve haddini bilme bunlarda da geçerlidir. Asla bırakılmaz. İyi’yi kötü’ye, güzel’i çirkin’e, doğru’yu yanlış’a yeğleyerek nefsi terbiye etmek Tasavvuf’un şartlarındandır. Hikâyelerdeki yolculuklar bunu anlatır mecazen. Yeniden yazılanlarda ise yolculuk bu mecazı her zaman karşılamıyor. Ya da gerektiğince karşılamıyor.

     Bunun dönemden çok yazanın duygu, düşünce, algı dünyasıyla ilgili olduğunu sanıyorum. MCMLIX’te İstanbul Maarif Kitaphanesi tarafından basılmış, yazarı belirtilmemiş Tahir ile Zühre ile Münire Daniş’in Tahir ile Zühre’si karşılaştırıldığında kolaylıkla görülecektir bu. Zühre’nin babası ilkinde dış dünyaya da açık iken, ikincisinde gayet mütedeyyindir. Hikâyenin alt başlığı da zaten tasavvufa gönderme: “Ateşe Yazgılı Pervaneler”. Tasavvufta, kesretten (bolluk, çokluk, yük) kurtulup vahdete ulaşmayı, aşk ile vuslata ermeyi anlatmak için kullanılır ateş-pervane ikilisi. Ayrıca Münire Daniş de şöyle yazıklanır Önsöz’de: “[N]e yazık ki, gençler artık aşkı, sevdayı, sevgiliyi batı kültürünün pazarladığı müfredattan öğrenmekte.” Tahir ile Zühre’yi yazma amacını da şöyle koyar: “Bu kitap, insanımızın, kültürümüze uzak kalışına (bırakılışına), kültür altyapımızın kısırlaşmasına verilen tepkilere bir ilavedir.” (s. 7)      

     Merkez Kitaplar ve Turkuvaz tarafından yayımlanan hikâyelerin ortak Sunu’sunda da şu cümleler dikkat çeker: “Halk hikâyelerinin duygu örgüsü, onu yaratan halkların töreleri, insani değerleri, söyleyiş beğenileriyle beslenmiştir. Olay anlatımının ötesinde bunlar düşünsel bir temele de oturur. (...) Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, halk hikâyelerinin genç kuşaklarca da benimsenip korunmasını amaçlıyoruz. Bu amacı gerçekleştirmek için, anlatı kültürümüzün bu seçkin eserlerinin, çağdaş bir yorum ve dille ... yeniden kaleme alınmasını istedik.” Gerçekten de bu iki yayınevinden çıkan hikâyeler daha “çağdaş”. Öyle ki Tasavvuf’u galiba Turgay Fişekçi boşlamamış sadece. Miktarınca da tutmuş. Örneğin Leylâ da başlangıçta beden güzelidir Kays gibi: “Beden ağacının dalları sanki elmalar, turunçlarla kaplıydı.” (s. 10). Birbirlerini birbirlerinde yok olarak severler: “Farklılıkları silindi, tek yürekli iki beden oldular. Kays diyen Leylâ’dan, Leylâ diyen Kays’dan cevap alıyordu.” (s. 10). Kays’ın, giysilerini çıkarıp tuzağa düşürülmüş bir yavru ceylana verişi ise başlı başına “kesretten kurtulma”dır: “Mecnun üzerindeki bütün elbiselerini ona verdi, bedeninin ağaçlarını yapraklardan temizledi.” (s. 24). Turgay Fişekçi eski anlatının paralel cümlelerini, iç kafiyelerini de kullanır: “[B]ir düşkünün derdine deva, bir hastaya şifa bulmak istiyordum.” (s. 37). “Elçi isen haberini ver, yolcu isen menziline yollan.” (s. 54). “Böylece ruh ruha sırdaş, ten tenle arkadaş oldu.” (s. 92). Keza eskinin kalıplaşmış ifadelerini de: “Canımın parçası, gözümün nuru, biricik oğlum!” (s.20). “Ey lale yanaklı, amber saçlı!” (s. 41). Ama her şey bugüne ait gibidir. İskender Pala’nın Leylâ ile Mecnun’u böyle değil. Fuzûlî’nin metniyle bire bir karşılaştırmadan söylersem yanılabilirim ama, izlenimim şu: İskender Pala,  nesre açıklamalı çeviriyi yeğlemiş sanırım. Onda her şey daha yoğun. Ve Fuzûlî’ye daha yakın.   

     Merkez Kitaplar’la Turkuvaz’ın diğer yazarları hikâyeleri bugüne ayrı ilgilerle taşır. Sözgelimi Sennur Sezer, hikâyenin mitolojiyle ya da dini anlatılarla buluşan kahramanlarına dikkat çeker. Örneğin Sirenler’e. Örneğin Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmalarına, elma hikâyesine. Osman Şahin, halk ağzından ve yerel sözcüklerden yararlanır: payır payır, yarpuz (s. 18), koygun, pür (s. 24), dulda (s. 25), mitil (s. 26), pavkırma (s. 35), gevmek (s. 36), aşıt (s. 58), çapar (s. 70), tehliz (s. 90). Asıl kahramanlara bir gazeteci ile bir sirk sahibi ekleyerek hikâyeyi yeniden kurgular. Kadın, halk hikâyelerinde sevilendir genellikle. Sevgisini belli etmez. Saklı tutar. Aşikâr edeni azdır: Hüsn var, Zühre var. Arzu var. Züleyha farklı. O fethedilen değil, fetheden kadın olmaktan yana. Şah Senem de gizlemez sevgisini. Adnan Özyalçıner, bunun altını çizer. Bir de Âşık Garip’in, kendi yolunu kendi emeğiyle yürüyüşüne dikkat çeker. Mahmut’un Elif’e kavuşması da bir uzun ve zahmetli, çileli yoldur. Muammayı çözer Mahmut, ad ve ödül alır, yola koyulur. Çekmediği çile kalmaz. Ne ki Adnan Binyazar bunlara ne verili anlamları uygun bulur ne de kendisi yeni anlamlar yükler. Macera hikâyesince anlatır. Feridun Andaç da Osman Şahin gibi halk ağzından ve yerelden söz devşirmekte: “uğrun uğrun (s. 15, 45), teziktirmek (s. 27), bendeş (s. 35), igva, dulda (s. 57). Ancak Ferhad ile Şirin’inin farklılığı anlatıcılarındadır. Biri asıl hikâyeyi anlatır bölüm bölüm. Diğeri de hikâyeyi yorumlar yer yer, ara olaylarında gezinir, yazara ya da kahramanlarından birine sözcülük eder vb.

     Hikâyeleri verili özlerine sadık kalarak yazanlar ise hikâyelerin aynı zamanda dillerine de sadıklar. Sözgelimi İskender Pala, Leylâ ile Mecnun’u nesre çevirmekle kalmaz, iç kafiyeye de bol sayıda yer verir. Mugaylân (s. 22), gavvâs (s. 23) gibi bugün dilden düşmüş sözcükleri kullanır. İç kafiye Sadık Yalsızuçanlar’da sanırım daha yoğun. Üst üste. Peş peşe. Deyimler, ikilemeler, atasözleri, kalıplaşmış ifadeler, hatta Divan mazmunları da öyle. Hikâyelerdeki dörtlükleri de aynen korur Sadık Yalsızuçanlar. Oysa Münire Daniş dörtlükleri düz konuşmalara çevirir, hem de kimileyin anlamlarıyla oynar. Ana olaylar arasına gerekli ara olaylar ve kişiler katar. Kimilerini değiştirir. Sözgelimi MCMLIX baskısı Tahir ile Zühre’deki Arap köle, Hızır, kara köpek, Münire Daniş’te muhafız, ihtiyar gardiyan, vahşi hayvan olur. Tahir de ilkinde vezirlerin, âlimlerin ricasıyla bağışlanır, yenisinde ise annesinin. Ancak Sadık Yalsızuçanlar’da da Münir Daniş’te de egemen olan, Tasavvuf’tur. Hikâyelerarasılık diyebileceğimiz bir göndermeyle Tasavvuf ayrıca beslenir. Grubun hemen bütün yazarlarında gözlenir bu tutum: Recep Şükrü Güngör Leyla’yı, Kays’ı, Şirin’i anar defalarca, arada Yusuf’la Züleyha’dan söz eder. Münir Daniş’te sıklık Yusuf’tadır, yanı sıra Yakup yer alır. Ashab-ı Kehf hatırlanır. Necdet Ekici’de Ferhad’la Şirin ve Leyla’yla Mecnun geçer sadece. Ne ki anlatısı da engellenmiş bir aşktan ibaret kalır. Bazen, hikâye içinde hikâyeler geçer göndermelerin yerine. Anekdot değerindedirler. Sadık Yalsızuçanlar’ın anlattığı köprüden geçerken ölen koyunlar (s. 91), kendisini Murat suyuna atan gelin (s. 97) ve Nuh’un gemisinin Gemibeli’ne oturması (s. 111) böyle hikâyelerden.

     Hangi tutum doğru? Aslında her iki tutum da imkân arayışı içinde. Anlatım imkânı. Hangi yazarlar haklı? Aslında her yazar kendi Kerem ile Aslı’sını, Elif ile Mahmut’unu, Tahir ile Zühre’sini, Ferhad ile Şirin’ini anlatmakta. (Kendiliğin nerelere kadar götürüldüğü hakkında Necdet Ekici’nin Önsöz’üne bakılmalı: “Yazar ile Toplum Arasında Kırılan Fay Hattı veya Arzu ile Kamber Hikâyesinde Tahrifat”. [s. 7–11]) Hangisi doğru? Hangisi haklı? Konuşmak imkânsız. Fakat imkânları, dengeli ve uyumlu kullanmakla, hikâyelerine ve içtenliklerine okuru inandırmakla Fatih Okumuş ve Süleyman ile Belkıs’ı, özellikle Nazan Bekiroğlu ve Yûsuf ile Züleyha’sı –bana göre, doğallayın- öne çıkmakta.

     Süleyman ile Belkıs, zengin bir hikâye. Temelde ise Allah’ın dinine davet hikâyesi. Tasavvuf da elbette var: “Belkıs dedi: Süleyman beni de sevdi. Bende de Rabbini gördü. Ne mutlu bana ki, Rabbim beni tecellisine ayine kıldı.” (s. 76). “Belkıs Süleyman olmadıkça, Süleyman’ı bilmesinin ne önemi var? Belkıs Süleyman olunca, Süleyman’ın sûretinin ne önemi var?” (s. 113). Fakat Fatih Okumuş hikâyeyi buralarda tutmaz. Keza iç kafiyeye yok denmeyecek kadar az yer verir: mah-sabah. (s. 60). Söz oyunları ilginçtir: “Belkıs Yemen’deydi ama Süleyman’a yemenisi kadar yakın.” (s. 101). Yerel sözcükler adeta çeşit olsun diyedir: ımızganmak (s. 47), çemremek (s. 60). İstenir ki hikâye anekdot değerinde ikincil hikâyelerle ve kimi göndermelerle bugüne taşınsın. Süleyman Hüthüt’ü çağırtır, gitmez Hüthüt. Süleyman öğrenir ki Hüthüt’ün yanında eşi vardır. (s. 50-51). Böyle hikâyelerden. İki kadın aynı çocuğa anne olarak sahiplenmek ister, Süleyman’a başvururlar, gerçek anneyi bulmak zor olmaz Süleyman için. (s. 73). Brecht’e kadar uzanan eski bir meseldir bu. Dehşet saçıcı Câlût da topuğundan sapan taşıyla vurularak öldürülür. (s. 91). Bu da ta Homeros’a Akhilleus’a (Aşil’e) kadar uzanan bir hikâye. Fatih Okumuş, bugün de geçerli yönetim kuralları ve şehir adabına da açar Süleyman ile Belkıs’ı. Kimi bölümlerin başına da Divan şairlerinden, Ziya Paşa’dan hatta Sezai Karakoç’tan beyitler, mısralar kor.

     Yûsuf ile Züleyha, altı bölüm. Her bölüm alt başlıklarla da ayrıca bölünmüş. Öteki hikâyelerin en az iki katı. Bir bakıma hikâye hikâyeye bağlanıyor. Ana eksen, Tasavvuf. Ancak, Nazan Bekiroğlu dini anlatı peşinde değildir. İnsanı kıskançlık, çile, acı ve iftiracılığı içinde keşfe çıkar, ona ana eksenin ışığında aşkı bulması için yardımcı olur. Güzel dil oyunları kurar; en çarpıcıları yarım cinaslardır: “Çölün aşka bahânesi var! Yoksa, çölün bahâ nesi var?” (s. 19). “Öylece başlangıçta karanlık son/ucunda aydınlık olacak Yûsuf’a Züleyha.” (s. 104). “Âh benim Yûsuf’um, âh benim, âh/senim, dedi, başka bir şey diyemedi.” (s. 130). Kapı-yol, ayna-kitap, rüya-gerçek gibi modern hikâye imgelerini de kullanır. Gerçeğe kuşku düşürür: “İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.” (s. 15) Bu kuşku, hikâyenin hem genelde hem özelde kendisi için de geçerli: “Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.” (s. 16). Onca anlatmadan sonra, finalde, ya kuşkuya düşülmüşse kuşkusuyla şu satırlar yer alır: “Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikâyenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.” (s. 223).    

     Nazan Bekiroğlu’nun, Fatih Okumuş’un, Turgay Fişekçi’nin başarısı, anlattıkları hikâyelerin güzelliğinden mi gelmekte? Değil. Şahmaran’ın, Kerem ile Aslı’nın, Elif ile Mahmut’un, Tahir ile Zühre’nin ve ötekilerin de Yûsuf ile Züleyha, Süleyman ile Belkıs, Leylâ ile Mecnun kadar güzel olduğunu düşünürüm. Çünkü “halk hikâyelerinin duygu örgüsü, onu yaratan halkların töreleri, insani değerleri, söyleyiş beğenileriyle beslenmiştir. Olay anlatımının ötesinde bunlar düşünsel bir temele de oturur”. Öyleyse? Öyleyse iş kaldı hikâyelerin hikâyecileriyle buluşmasına.

Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

 

 


[1] Halk hikâyelerinin konu, ortam ve sunuluşları hakkında fazlası için bakınız: Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, Gerçek, İstanbul, 1969, s. 53–60, 63–64.

[2] Pertev Naili Boratav, a.g.e., s. 65-66.

[3] İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, Kapı, İstanbul, on beşinci basım: 2007, s. 220–221.

[4] İskender Pala, a.g.e., s. 152.

[5] İskender Pala, a.g.e., s. 288-289.

 

Diğerleri

SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net