Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

 

 

21 Mayıs 2014 günü Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Gizem Frit Amfisi’nde yapılan konuşmanın metni.

Bir çeyrek yüzyıl öncesine kadar her şey ne kadar güzeldi: Kahvelerimiz vardı. Kitaplarımız vardı. Düşüncelerimiz, arkadaşlarımız, ideallerimiz vardı. Ve kavgalarımız. Bizimdi bunlar. Geleceğe inanıyor, bu uğurda legal illegal, aletli aletsiz demeden her kavgaya giriyorduk. Türkçenin büyük şairi, örgütlü kavgasını anlatmıştı bir romanında, adı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” idi.

Batı İttifakı olarak da bilinen NATO üyesi kapitalist ülkelerle Varşova Paktı üyesi komünist Doğu Bloku arasında 1947 yılından beri süregelen Soğuk Savaş’ı biz de mikro dünyamızda yaşıyorduk. Her şey sadece güzel değil, kolaydı da. Kalıba çekiyorduk hayatı ve yaşananları: Tarihimizi 1923’le başlatıyordu Kemalistler. Dindar muhafazakârlık 1300’lere, milliyetçiler Orta Asya’ya götürüyordu. Solcumuz “dernek” üyesiydi; sağcımız “cemiyet”. Solcuysak “imgelem”, “simgelem”, “anımsamak”, “saptamak” oluyordu dilimizde; sağcıysak “muhayyile”, “muhaceme”, “muhatara”, “mütesebbit”. Öyle sağlam klişelerdi ki bunlar bir sosyaldemokratın ayağında bile asla mest-lastik göremezdiniz, ne de sakalını sünnet üzre bırakmış bir dini bütünden iktisat literatürünün “emek”, “sömürü”, “artık değer” gibi en muzır sözcüklerini duyabilirdiniz. Kimimiz Nâzım, Orhan Kemal, Sabahattin Ali okuyorduk sadece; kimimiz Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Peyami Safa.

Kolaydı her şey. Yerini belirliyor, klişelerini belliyor, hayata çıkıyordun. Şu çap, şu da çember. İçinde istediğini yap. Dışına çıkarsan ya “hain”din ya da “dönek”. Kolaydı yaşamak. Gayet de rahat. Hiç mi hiç zahmetsizdi. Çalışmak, kafa yormak gerekmiyordu. Üstelik yazmadan kâtip, okumadan âlim biliniyorduk.

Ne olduysa 1989 yılının 9 Kasım’ında oldu.

Doğu’dan Batı’ya kaçmaları önlemek için iki Almanya arasında, Berlin’de1961 yılında yapımına başlanan 46 kilometre uzunluğundaki Berlin Duvarı işte o 1989 yılının 9 Kasım’ında yıkıldı. Artık Doğu’dan Batı’ya geçmek serbestti.  Siyah-beyaz, evet-hayır zıtlığı anlamsızdı. Türkçesi, Soğuk Savaş bitmişti.

Öncesi de var: SSCB’nin ekonomik ve siyasal sistemi Rusya merkezli bürokratik devlet kapitalizmine dönüşmüş zamanla. 70’li yılların ortalarında da Batı kapitalizmiyle baş edemeyeceği görülmüş sistemin.       -miş’li cümle kuruyorum; bunları çok sonra öğrendik de ondan. 35 Avrupa ülkesi kıtanın güvenliği ve ülkeler arası ilişkilerin halklar yararına iyileştirilmesi için tam bu sırada, 1975 yılı Ağustos’unda bir araya gelir, Helsinki Nihai Senedi’ni gerçekleştirirler. Helsinki Deklarasyonu Sosyalist Blok’u etkiler en çok. Sovyetler Birliği Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Yeniden Yapılanma) kararlarıyla sürece ayak uydurur, birlik üyelerinin bağımsızlıklarını peş peşe duyurmaları da Ağustos 1991’de tamamlanır.

Bu küresel değişim, Kenan Evren’in 12 Eylül 1980 darbesinden dolayı Türkiye özelinde her yerdekinden daha sancılı yaşanır. Neden? 12 Eylül –evet- darbedir, ama 24 Ocak Kararlarının uygulanabilmesi için yapılmış bir darbedir. 24 Ocak istikrar programıyla gelir, uzun zamanlı asıl hedefinde ise devleti ekonomiden uzaklaştırmak, yerini piyasa aktörleriyle doldurmak vardır; onlar da ülke ekonomisini dünya pazarına açacaklardır. Neoliberalizmin küre genelinde 70’li yıllardaki yükselişiyle uyumlu bir niyettir bu. Ne ki küresel durgunluk, Thatcher’in (1979) İngiltere’sinde de son bulmaz, Reagan’ın (1981) ABD’sinde de. Keza toplumsal refah da yükselmez. Batı İttifakı da Doğu Bloku gibi başarısızdır. Bunun farkına varıldığında ne Berlin Duvarı vardır ne de Sovyetler Birliği. Türkiye sonuçları da iç açıcı değildir: Ekonomi IMF’nin eline o 80’li yıllarda geçer.  Dış borç büyür. Gelir adaletsizliği artar.

Oktay Akbal, “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey” der; bizim için de Berlin’deki Utanç Duvarı’ndan sonrası öyle oldu. Hayretimiz şaştı.

İnanılır gibi değil, postmodernizm bu 80’li yıllarda piyasa edilir. Sacayak üstündeki küreselleşmenin siyaset ayağı “liberal demokrasi”, ekonomi ayağı “piyasacılık”, kültür ayağı da işte “postmodernizm” üstüne basar. Nedir o? Farklı kültürlerin, inanç ve düşüncelerin birbirlerini reddetmeden birlikte yaşamaları. Çokkültürlülük. Doğru mu bu? Şüphelerim var. Piyasaya sürülüşü müthiş propagandayla oldu bir kere. Yanı sıra “tarihin ve ideolojilerin sonuna gelindiği” söylendi tekrar be tekrar. Sonra kürenin kimi bölgeleri de yerli kalıp küreselleşmeye direndikleri için küre egemenlerince işgal edildi.

En önemlisi şu: Postmodernizm, tarifini modernizm üzerinden yapıyor. Ne olduğunu değil ne olmadığını söylüyor. Tamam, tarihe, ideolojiye hatta bilime şüphe düşürüyor. Modernizme eleştiridir bu. Eleştiridir de, içeriden. Dostane. Şöyle ki: “Her şeyin sonuna gelinmiştir” deniyor; “Yaşanan, var olan yüceltilmelidir” demeye gelir bu. Hem “konjonktür” sözcüğünün kutsallık alışı da bu dönemde değil midir? İyi de modernizm beslenip güçlenir bundan. Yani kurulu düzen.

Sanatla toplumsal yapı arasında benzerlik hatta tıpatıplık vardır. Edebiyat özelinde de böyledir.

Divan Edebiyatı, bir imparatorluk edebiyatıdır. Söz padişahındır. Gerçi bir hukuk düzeni vardır, kanunların ve uygulamaların Kitap ve sünnete uygunluğu şarttır, bu da fetva ile belirlenir; son yüzyılında parlamentosu da olmuştur imparatorluğun, ama monarşi mutlaktan parlamentere dönse de yine monarşidir. Padişahın üstünde Yaradan vardır sadece: Kanuni, Fransa kralına gönderdiği mektupta bunu alenen söyler: “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi...” Divan şairi kitabını bu hiyerarşiye uygun hazırlar. Kasideler başta yer alır. Sonra tarih şiirleri, musammatlar gelir. Gazeller daha sonra. Kasidelerin sırası da gelişigüzel değildir: Allah’ın birliğini anlatan tevhidleri, Allah’a yakaran münacatlar izler, sonra Hz. Peygamber’e na’tlar gelir, ardında da padişahlarla devlet büyüklerine yazılan övgü şiirleri peş peşe olur. Sonra, kasidenin, gazelin, kıtanın da iç kuralları vardır: plana, vezne, kafiyeye dair, onlara uyulması şarttır. Divan edebiyatının dili cümle açısından Türkçedir, ancak cümle din dili Arapçadan alınmış hayli kelime ile lebaleptir. Bu edebiyat sadece dış yapısıyla değil, iç yapısıyla da gayet sıkıdır, tıkızdır. Kurallıdır. Kurallara uymamak din dışına çıkmak kadar tehlikelidir. Mehmet Narlı’ya referansla: Geleneksel tarz merkezcidir. Kozmik âlemin merkezi güneş, Müslüman’ın yeryüzündeki merkezi de Kâbe. Âlem güneşe, Müslüman Kâbe’ye âşıktır, etrafında dönerler. Gazel de merkeze sevgiliyi alır, bunu da merkezi devlet yapısıyla buluşturur. Kalıplaşmış benzetmelerle yürür şiir. Sözgelimi sevgili ay parçasıdır, Saçları sümbül, yanakları gül. Gözleri nergis, kaşları yay. Dudaklar hokka, dişler kutu içinde inci. Ay’ın güneş’in yanı sıra şah, padişah, sultan da sevgili’nin mazmunları arasındadır. Fakat cinsiyetçilik de ihmal edilmez. Bunda da yanlış yok: Çünkü geleneksel olan ataerkildir de. Taşlıcalı Yahya, bakınız ne diyor: “Sevme anın gibi zen-i rehzeni / Nakısat’ül aklı denî kevdeni”. Yani ki: Kadın yolumuza çıkar, sevmeye gelmez, saçı uzun, aklı kısa, ahmaklığı da haylidir.” Sümbülzade Vehbi de, kadının hilekârlığıyla baş edilemeyeceğini, kendisini hep yenilediğini söylüyor: “Bilirim sanma sakın mekr-i zeni / O bulur bilmediğin bir düzeni.”

Halk tarzı farklı mıdır? Hayır. Halk hikâyelerinde de kimileyin gerçek, kimileyin mecazî yolculuğa çıkar kahraman. Büyücüler, zalim yöneticiler yahut fettan kadınlarla karşılaşır, her defasında da doğaüstü güçlerin yardımını görerek erginleşip döner. Hikâye her zaman “ayrılma” noktasına “dönüş”le biter. Bu merkezci yapı “temel düşünce etrafında” şartıyla Tanzimat sonrasına geçer. Evrensel gelenek de budur; ne tuhaf! sol da böyle düşünür.

Hikâyemiz tarifine ve bağımsızlığına Ömer Seyfettin’le kavuşur. Gelgelelim türü o da öncekiler gibi gaye için kullanır. Sanattan nefret eder. Edebiyatın bir gaye’si vardır, dil de buna hizmet etmelidir, der. Milliyetçi bilinir. Fakat milliyetçiliği dönemseldir, süreklilik göstermez, dinle de mutlaka ilişkilidir. Gayesi bu. Milli Edebiyatın öteki yazarları da gayecidir. Hele ki Cumhuriyet döneminde, 40’lı, 50’li yıllara kadar, milliyetçisi olsun, muhafazakârı, toplumcusu olsun her yazar millet ve memleket için kuruculuk yüklenmiş gibidir. Bu bağlamda Ömer Seyfettin’le F. Celalettin, Nahit Sırrı Örik, Sadri Ertem hatta Sabahattin Ali arasında fark yoktur. Vazgeçemedikleri, erteleyemedikleri mesajları vardır, döner anlatırlar, döner anlatırlar.

Kavşaktaki isim Sait Faik’tir. 50 Kuşağı Bunalımcıları Sait Faik’in son iki kitabındaki, “Son Kuşlar”la “Alemdağ’da Var Bir Yılan”daki özellikle Panço’lu hikâyelerden etkilenip çok özel bir dil yaratırlar. Öncekilerin merkezci bir anlayışla kullandıklarını sıra gözetmeden, iç içe kullanırlar. Hatta fotoğraf, tebligat, haber fotokopileri bile sokarlar hikâyeye. Sözcükleri öz Türkçeleştirerek, sözdizimini bozarak, cümleyi parçalayarak, yazım ve noktalamayı özelleştirerek dile başkaldırırlar. 

Gelenekteki faydacılık ve ders Sait Faik’ten sonra pek görülmez. Gerçeklik de 50 Kuşağı ile fotoğraf gibiliği bırakıp içe çekilir. Soyutlaşır. Aynı yılların şiir akımı II. Yeni’nin dili gibi kapalı bir dil öne çıkar. Bu arada “hikâye” de yerini “öykü”ye bırakır –gerekliymiş gibi. 80’li yıllarda postmodernizmle buluşup anlatıcılıktan iyice uzaklaşır. Tarifi nasıldı hikâye’nin? Nasıl yapıyorduk? “Baştan geçmiş veya geçebilecek olayları bir temel düşünce etrafında toplayıp anlatan kısa yazı” mı? Evet ama çok eski ve çok eskimiş bir tariftir artık bu. Hikâyede eskimeyen, kısalıktır sadece. Tek paragraflık, dahası tek cümlelik hikâyelere bile rastlanıyor şimdi.

Eril dil bende de vardır. Neden olmasın! Bu dilin içine doğduk çünkü, alışkanlıkla da edindik. Ancak, dil, iletişim aracı bilinse de aslında bir ideoloji aracıdır. Her politika,  her sınıf, her grup kendi söylemini dille oluşturur, hatta bu dili rakiplerine de empoze eder. Verili dil kanoniktir. Merkeziyetçidir. Otoriterdir. İktidar, bu dille, bu dilin edebiyatıyla beslenir, bu dili normlar koyarak da güçlendirir. “Vatandaş Türkçe konuş!” der, “Ezanı ‘Tanrı uludur!’ diye oku.” Cümlenin büyük harfle başlamasını, sonuna da nokta konmasını, şive örneği olarak da İstanbul ağzını buyurur. Ayarını yönetilenlerden alan muhalif edebiyatlar yok mu? Var elbette. Hatta bu edebiyatın eserleri düzenden yana olanlara kıyasla daha kıymetli. Ne ki bu edebiyat da iktidarda olandan, daha doğrusu toplumsal yapıdan etkilenir, ona uyar.

İlk hikâyem 1972’de, ilk kitabım 1979’da yayımlandı. Bu kitap 1994, 96 ve 2002’de yayımlanan kitaplarla birlikte, iki cilt halinde “Bütün Öyküleri” adıyla tekrar basılıyor şimdi. Dört kitaptaki 93 hikâyeyi yakında yeniden okudum. Bir daha gördüm ki tarifine uygun hikâye de, tarifine uygun roman da, tarifine uygun oyun da uniterdir. Olaylar, kişiler bir temel düşünce etrafında ve ulusdevlet düzeninde örgütlenir. Zaman da, mekân da, kıyafetler, nesneler, hatta kurgu da yapıyla uyumludur. İlk öykü kitabımdaki on dokuz öykünün –istisnasız- hepsi böyle. Şimdi böyle yazmıyorum. Oysa usulünce olmalarından ziyadesiyle memnundum 70’li yıllarda. Fakat toplumcu gerçekçiliğim 1982 Mayıs’ında ruhsatlı muhaliflikten çıkıp taşra-merkez aksına yerleşince hikâyelerim önce mesaj, sonra yapı olarak değişmeye başladı. Taşraya göre konumlandı. Giderek bendeki anlamını genişletti “taşra” ve merkezin/iktidarın/otoritenin ötelediği her şeyi kapsar oldu. Bu da paralelinde ademi merkeziyetçi bir yapıyı hatta postmodern anlatının kimi imkânlarını gerektirdi. Kullandım. Denedim, daha doğru. Değişimin örnekleri toplu basımdaki son üç kitaptan çok, 2011 yılında çıkan Zamansız’da yer alıyor çünkü.

İktidarın dil üzerinden kurulduğunu fark edip ilk karşı çıkanlar feministlerdir. İlk yaptıkları da büyük harfi imladan çıkarıp atmak olur. Büyük harfi ben henüz bırakmadım. Ama benim de kendi halimce yaptıklarım var. Adapazarı ağzından yeftin, labak, sabanan, kıpraşmak gibi kimi kelimeleri alıp genel dile taşıdım, taşımaktayım. “Ağabey” yazmam, “ağbi” yazarım. “Zahir”i “zaar”a çevirir parantez içine de “zahir’in avamcası” diye not düşerim. “Fayton” muteber arabasıdır bana göre; merkezdekileri yahut merkezin sesi taşralıları anlatırken kullanırım onu. Bizimki için ısrarla ve inatla “payton” derim. Taşra-merkez aksındaki yazılarımı toplayan kitabımın adı da “Paytonun F’si”dir.

Bu kitapta yazdıklarım çok dedikodu edildi. Şablona oturmazlar çünkü. Ne sağcı görmek istediğini tam gördü bende ne de CHP solcusu. Bu da düşüncelerarası geçişkenlik mi acaba? Münasebetsiz bir olayın ardından 1973 yılında öğretmenlikten ayrılıp kitapçılığa başladım. Kırk yılı geçti, kırk ikiden gün alıyor esnaflığım. Memleket neler gördü, neler yaşadı ise kitabevim de gördü, yaşadı onları. Memleket Kitabevi adıyla yazdım yaşadıklarımızı. Güzel bir kitap oldu, “İletişim”den çıktı. Zaman zaman oradan buradan karıştırıyorum. Ne mi görüyorum? Geçişkenlik bizim 25 metrekarelik dükkânımızda başlamış sanki.

Postmoderne gelince… Postmodern anlatı nedensellik ilkesine dayanmaz. Boşluktadır. Zaten söylenecek her şey söylenmiştir. Söz’ün/anlam’ın sonuna gelinmiştir. Yorum yapılmaz. Yaratıcılığa/özgünlüğe inanılmaz. Taklit rağbettedir. Geçmişin eserleriyle “metinlerarasılık” denilen bir ilişkiye girer yazarları. Parodi, pastiş, ironi ve alaya da bu rolü yüklerler. Bunu okurdan da saklamazlar. Hatta özellikle gösterirler. Böylece kurmacanın yerini “üstkurmaca” alır. Anlatıdan maksat, “oyun”dur. Öyle ya madem “büyük anlatıların sonu”na gelinmiştir, zaman “oyun” zamanıdır.

Çocukluk veya ilk gençlik yıllarını 1980’li yıllarda geçirenler için, hayatın iddia ile yanaşılacak bir yanı yoktur. Bu yüzden bu dönemde siyaset kaba bulunur, içi boşaltılır. Sosyal hayat piyasaya indirgenir. Keza kültür de popüler olandır. Hikâyeye, hatta bütün edebiyata geçer bu. 80’li yıllarda yazmaya başlayanlar, kendilerini yazarlar daha çok. Kendilerinde simgeleşmiş bir şey değildir yazdıkları. Doğrudan kendileridir. Diyalogsuzdur. Metinden metine gezer, dolaşırlar. Dil olsun, hikâyenin –pardon metnin- kendisi olsun imkânları zorlanmış olarak gelir okur önüne.  Bazen iyice küçülür, kısalır metin. O alıştığımız eski lezzet, yerini mesafeli bir anlatıcıya, mekanik bir kurguya, soğuk bir nesneye bırakır.

Bunların döneme bağlı açıklamaları yapılabilir tabii –nasıl ki Behçet Çelik “Varlık”ta yaptı: Yazarların kendilerini yazmaları yapayalnızlıklarına işarettir sözgelimi. Diyalogsuzluk asosyalliklerine. Metinden metine geçişleri, hayatın da metin gibi kurmaca oluşuna. Dili ve hikâyeyi zorlamaları, klasik ve yerleşik olanın dışlanmışlığına. Kimi metinlerin iyice kısalıkları da, fonksiyonları minimalize edilmiş devlete.

“Metinlerarasılık” diye  bir şeyle tanıştık postmodern dönemde. Eskiden özgünlük makbuldü. Bir başına ayakta durmak. Bir başka şeye benzemeyişin kıymeti vardı. Oysa geçmişin eserleriyle alışverişe giriliyor şimdi. Görüşülsün isteniyor. Açıklaması da “edebi alıntı” diye yapılıyor. “Disiplinlerarasılık” bunun farklı bilim dalları arasında yapılanı. Bir de “türlerarası geçişkenlik” var. Hikâye, roman, oyun –tabii- şiir de tarifine uygun yazılmıyor bugün. Türler mikserden geçiriliyor. Farkında mısınız günlük hayat da geçişkenleşti. Adapazarı’nda yetmiş iki millet yaşar, konuşulan on yedi dil vardır. Kozmopolittir şehrimiz. Yakın yıllara kadar şikâyetçiydik bundan. Geçmişindeki kimi nahoşlukları kozmopolitliğine verirdik. Bugün de öyle mi? Tam tersi! Diyoruz ki: Kavimlerin kaynaştığı yer burası. Kardeşlik şehri. Bir sırrımı açayım size: 30 Mart’taki yerel seçimde oyumu tek partiye vermedim, önceki yerel seçimde de il genel meclisi için ayrı, büyükşehir için ayrı, ilçe belediyesi için ayrı partilere kullanmıştım. Seçim sonuçları da gösterdi ki benim gibi oy kullananlar epeyceyiz. Soğuk Savaş döneminin düsturları “ya o, ya bu” ile “ya hep, ya hiç”ti. Unutuldular. “Out” oldular. Şimdi rağbet, “hem o, hem bu”ya. Hani Hoca’nın bir fıkrası var –hatırladınız. O fıkrada denildiği gibi işte.

Toparlayayım artık: Tarifine uygun hikâyeyi seviyorum. Yazıyorum. Ama zaman zaman hikâyeyi başka türlere yaklaştırarak zorladığım da oluyor. Zamansız’da öncekilerden daha çok böylesi. “Zamansız” hikâyesi tiyatroya yanaşır örneğin. “Ada’msın! Hikâyemsin!” tarihe, “Çocuk ve Su” ile “Bir Fotoğrafa Mektup” anıya, “Düğün ve Bebekler” köşe yazısına. “Zamansız” dışındakiler ayrıca yer yer denemeden de destek alır. “Giyotin” de öyle, “Giyotin” ayrıca bir filmle kol kola girer. “Zamansız” Oktay Akbal’ın bir romanına göz kırpar, “Bir Delikanlı Kedinin Soysuzlaşması” Memduh Şevket’in iki öyküsünden kolajdır adeta. Türün türe sağladığı imkânlardır bunlar, tıpkı diyalog gibi, tasvir, tahlil gibi. Peki, hikâye, hikâyeliğini koruyabilir mi böyle? Bence korur. Değişerek korur. Diyelim yanılıyorum, edebiyat var mı ortada? Varsa ne gam!

Diyeceğim, postmodernizmin edebiyata getirdiklerini yeni anlatı imkânları olarak görürüm, kazanç sayarım. Ancak tarihin, ideolojilerin sonu geldiğine inanmıyorum. Bu bağlamda “büyük anlatılar”a hâlâ ihtiyacımız var. Gerçi, “Orhan Kemal’in fotografik gerçekçiliği ile hikâye yazamayız” artık. Ama bugünün dünyası Orhan Kemal’in dünyasından daha vahşi, daha gaddar. Bunu da görmezlikten gelemeyiz. Gelmemeliyiz. Söyleyeceklerimiz olmalı. Sanırım, postmodernle gelen anlatı imkânları da burada kullanılabilir. Örnekse Brecht: Karşıtından imkân alarak yepyeni bir tiyatro kurar. Haldun Taner de geleneksel temaşayı dönüştürür.

Bu tiyatro o tiyatro değilmiş. Olmasın. Edebiyat var mı? Varsa yeter, dedim. Türün önemi yok.

Eşimle Taksim’deyiz. Gezdik, yorulduk, Sütiş’e girdik. Hemen solda, vitrinde tatlılar var, biri çok frapan, dikkatimi çekiyor ama nedir bilmiyorum, bildiğim bir tatlıya da benzetemiyorum. Yukarı çıktık, garson geldi; “Vitrinde, küçük kâselerde nar taneli bir tatlı var, nedir o?” dedim. “Aşure” dedi. Allah Allah! Biz de Adapazarı’nda aşure yaparız, bizimki incir renginde olur; bu beyaz, renk renk de süslenmiş. İstanbul işi böyle demek. İstedim. Soğuktu. Bizimki ılık ılıktır. Bu nasıl aşure! Yenir gibi değil diyeceğim, diyemiyorum. Yiyorum çünkü. Neclâ soruyor: “Beğenmedin galiba?” “Beğenmedim değil; bizim aşureye benzemiyor ama bu da güzel” diyorum. Şu çıkıyor ortaya: Adın önemi yok. Adı aşure veya değil. Yapılan, güzel mi? Tatlı mı? Önemli olan, bu.

İtirazları duyar gibiyim: Aşure aşure olmalı, diyorsunuz. Ne diyeyim? Haklısınız.

İtiraza itiraz var: İyi ki doğru değil bu, diyor kiminiz. Yoksa insanlık tekerleği bile bulamamış olurdu. Evet, bulamamış olurdu; siz de haklısınız.

 

 

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net