Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

 

 

Öyküleriniz toplu olarak, iki cilt hâlinde yayımlandı. Bizler için, geçmiş yıllara ait, baskısına ulaşılamayan çok sayıda öyküyü okuma fırsatı oluştu. 70’li yıllardan günümüze bir öykücüyü yürüyüşü esnasında izleme imkânı doğdu. Bu da, hem edebiyat hem tarih hem de biyografi demekti. Aynı bağlamda size sormak istediğim ilk soru şu; gerçek, Necati Mert için vazgeçilmez midir?

Evet, öyle. Vazgeçilmez. Ancak vazgeçilmezimin ne olduğunu bana sorsaydınız, “hayat” derdim. Gerçek’e itirazım yok. Ama çizilebilir, kopyası çıkarılabilir olanı anlatıyor galiba gerçek, bunu hikâyem için yeterli bulmam. Sanırım sizin de gerçek’le kastettiğiniz “hayat” olacak. Çünkü hikâyelerimin 70’li yıllardan günümüze edebiyat, tarih, hem de biyografi bakımından izlenirlik imkânı verdiğini söylüyorsunuz. İşte bütün bunların ancak hayat’ta veya onu dert edinmiş sanatta buluşacağını düşünüyorum.

 

Şehirde tutunmaya çalışan esnaf ve işçiden; kasaba delikanlısına, gözaltına alınan idealist öğretmene kadar, bir arada düşünüldüğünde üç romana konu olacak kadar farklı ve renkli kahramanlarla karşılaşıyoruz. İnsanı içeriden dışarıya doğru halkalar hâlinde kabul edecek olursak, sizin için hem bireyseli hem de toplumsalı yazmak anlamında halka atlamayan yazar diyebilir miyiz?

Böyle miyim, bilmiyorum. Ama yapmaya çalıştığım, tam da bu. Toplumsalın, hatta toplumculuğun baskın olduğu İlk kitabım Gramofonlar, Radyolar, Teypler’de bile bireyseli ihmal etmediğimi sanıyorum. Tahir Alangu o üç ciltlik antolojisinde gerçekçilik üzerinde çok durur, ayrıca çeşitlendirir: toplumsal, fotoğrafik, tenkitçi… Sonra otuz kadar hikâyeciyi değerlendirir. Olması gerekeni söyler, söylemediğinde de hissettirir. Alacak olan alır. Genelde de böyleydi. Sadri Ertem’le Sabahattin Ali karşılaştırılır, toplumsallıkları söylenir, ama dikkatimiz de çekilirdi: Sabahattin Ali insanı anlatır; Sadri Ertem klişecidir. İnsan şart oluyordu. Sonra Kagan’ı okudum. Kitabı başucu kitabımdır. O da “tikel’de tümel’i, bireysel’de tipik’i, rastlantısal olan’da yasal olan’ı vermek” diye tanımlar sanatı. Buralardan ölçü aldım.

 

Yazar, olgunlaştıkça dış halkaya mı yaklaşır yoksa iç halkaya mı?

İnsanın içeriden dışarıya peş peşe halkalardan oluştuğunu kabul edelim; ama bu halkaların bazıları kişisel, bazıları toplumsal değil. Her bir halka hem kişisel, hem toplumsal. Kişi bunun farkında mı? Farkındaysa ne kadarının farkında? Yazar için de geçerli, farkındalık. Olgunluğa bağlı olarak da farkındalık artar. Diyeceğim, olgunluktan benim anladığım, halkalar arasında yatay bir gezi değildir; her halkada dikine bir keşfe çıkıştır. İnsan olgunlaştıkça bireysel olanla toplumsal olanın hem ayrı hem iç içe ve hem yan yana olduğunu daha kolay görür. Bunun ölçüsünü de dünyamız, güneşin etrafında dönerken kendi etrafında da dönüşüyle verir.

 

Bir edebiyat eserinde bireysel olanla toplumsal olanın, politik olanla apolitik olanın çok da keskin çizgilerle birbirinden ayrılmadığını düşünüyorum. Bunu da göz ardı etmeden yine de sormak isterim,  bireyin öyküsü ile toplumun öyküsü hangi noktada kesişir? Kesişmeyen alan var mıdır?

Zannım o ki her noktada kesişir. Her söz, her davranış, her durum hem bireysele hem toplumsala girer, aynı zamanda hem politik hem apolitik içeriğe sahiptir. Ancak günlük hayatta olsun, yazı dünyasında olsun, hayat pratiğinin veya yazı mantığının yönlendirmesiyle, birbirinden ayrılmaz olanları ayırır, oranlarını değiştirir hatta birini hiç görmezlikten bile geliriz. Yani kesişme her noktada, her alandadır; olmadığı sanılan her alanda kişinin veya yazarın, hayatı yahut yazıyı bahane ettiği mutlaka bir hesabı vardır.

 

Ahlâk ve gelenek kavramlarını yerden yere vurmazken, onu bir tabuya da dönüştürmeyen yaklaşımınızı öykülerinizde sezmemek mümkün değil. Bireyin özgürlüğü ile toplumun özgürlüğü kesişebilir mi? Kesişirse hangi noktada kesişir?

Ahlakla, gelenekle değil sadece, en olumsuz kavramlarla bile alıp veremediğim yok. Olmaz. Onları –dediğiniz gibi- tabuya da dönüştürmem. Her düşünceden arkadaşım var. Hepsi dostum, hepsiyle konuşuyorum. Bütün sermayem, nezaket. Bütün yaptığım, nezaket göstermek. Kutsallarını tiye almamak, alınganlıkları üstüne gitmemek. Bunu nezaketen, yani usulen de yapmam. Usulen de yapılır oysa. Yapılmalı. Nasıl ki bir hastanın yanında ölümden söz edilmez. Ben de etmem. Yahut kelimeleri seçerek kullanırım. Meselenin etrafında dolanırım. Diyeceğimi yine derim yani. Neden böyle yaparım? İnsan benzerleriyle insan olmaz, benzemezleriyle olur. Onlarla tamamlanırım. Gelelim özgürlüklerin kesişip kesişmemesine: “Birbirini yok etmek” anlamında kullanılıyorsa fiil, benim tutumum buna izin vermez. “Buluşmak” anlamında kullanıldıysa –evet- buluşturur. Ne ki özgürlüklerin çok bencilce kullanıldığını da görüyorum.

 

Yukarıdaki soruyla ilintili olarak, yeni, ironik midir? Yeni, hangi şartlarda ironikleşir? (Bu durumu, özellikle ‘sonradan görmeliği’ eleştirdiğiniz öykülerinizde çok güzel ifade ediyorsunuz. Nevi şahsına münhasır noktalardan biri de bu zaten. Ancak ben sizin şahsınızdan da buna dair birkaç cümle dinlemek isterim.)

“Sonradan görmelik”i güzel ifade ettiğimi söylüyorsunuz –sevindim. Teşekkür ederim. Ancak hangi hikâyedeydi bu, hatırlayamadım. Sizin gördüklerinizi göremiyorum galiba. Kurduğunuz ilintilerden de kuramadıklarım var. Ama siz yeni ile ironi hakkında diyeceklerimin merakındasınız zaten. Hikâyelerim beni yalanlar mı, bilmiyorum. Ama fikrim şöyle: İroninin bir çeşidi, okurun yahut seyircinin bildiğini kahramanın bilmemesidir. “Yeni” kelime olarak Uygur metinlerinde geçiyor, Kaşgarlı’da geçiyor. On iki, on üç yüzyıldır birlikteyiz haspayla. “Yeni” yeni değil yani. Öyleyken “Yeniçeri Ocağı”na nispet yaparcasına “Nizam-ı Cedîd”i kurmuş III. Selim. Fikret ve diğer Servet-i Fünuncular, bu adla yetinmeyip yaptıklarını “Edebiyat-ı Cedîde” diye adlandırmışlar. Tanzimat’la başlayan edebiyat “yeni” değilmiş gibi. Ankara’da Yenişehir’i kuranlar Nevşehir’i unutmuş olmalılar. Bizde her şey yenİ: Yeni Osmanlılar, Yeni Türkiye Partisi, I. Yeni, II. Yeni, Yeni Asır, Yeniyüzyıl, Yenişafak… Her şehrin muhakkak bir uydusu var; hepsinin de adı “Yenikent”. Neresi yeni bunların?

 

“Bekçi” isimli öykü zihnime kazınan öykülerden biriydi. Genelleştirecek ve hayata yayacak olursak, güncelliğini hiç yitirmemiş bir mesele olarak bekçilik, ‘Arif’liği mi gerektirir?

Yakınlara kadar âriflikle yapılır bir işti bekçilik. Artık kolay değil. Hani bir hikâye var: Bez torbaya koyduğu sütünün damlamamasıyla bilinen bir çoban veli, dağ başından inip şehirde kundura tamirciliği yapan kardeşini ziyaret eder, hediyesi torbayı da çiviye asar. Tamir için gelen bir hanım olur, ayakkabısını çıkarıp şikâyetini söyler ve tamirin bitmesini çıplak ayakla beklemeye durur. İşte namahreme nazarı ile velinin kerameti şıp şıp! Bekçi Ârif’in yaşadığı da böyle bir şey.

 

Necati Mert’in acıyı eskitmeme ve acıyı alışılır kılmama formülü dilde mi gizlidir?

Ben acıyı eskitmem, acıya kendimi alıştırmam. Anlatırım. “Temizlik”te, “Küçük Osman Çıkmazı”nda, “Kahraman Olamamak”ta, “Poyrazlar, Bir İçli Kuş”ta, “Üstümüzde Yıldızlar Hep”te var bu temalar. Hikâyelerimdeki insanların acıları benim acılarımdır. Ama onlar anlatmaz. Anlatmayı rencidelik sayarlar. Anlatmamalarıyla muhteremdirler. Onları bunun için seviyorum.

 

Klişeleşmiş toplumsal ve sosyal adalet kaygılı öykülerden sizin öykülerinizi ayıran nokta; kapitalizm ile emperyalizmi bin bir kollu ahtapot veya yedi başlı ejderha şeklinde soyut bir canavara dönüştürmemeniz ve bu iki kavramı, insanın, insan olmanın zaafları üzerinden değerlendirmeniz, bu noktada da mizahı devreye sokmanız. Öykünüzün yıllar içerisinde sıcaklığını kaybetmemesinin püf noktası bu olabilir mi?

Dedikleriniz için teşekkür ederim ancak. Bunları yapmaya çalışıyorum. Görülmesine sevindim.

 

Eğer Türkiye’de Sol, kendini resmî ideolojiden ayırabilseydi özellikle Modern Türk Öykücülüğü düşünüldüğünde farklı bir tablo oluşur muydu? Mesela, üzeri örtülen ve dışlanan isimler olduğunu, bazı isimlerin de çığırtkanlıkları nedeniyle ön plana çıkarıldığını düşünüyor musunuz?

Ben Sol dendiğinde sosyalist solu anlarım. Bu solun resmi ideolojiyle beraberliği hiç olmadı. Ama öyle algılandılar. Kemalist solla aynı kefeye kondular. Türkiye sağı sol eleştirisini bugün de CHP üzerinden yapıyor. Geçmişte etkili oldu bu, çünkü sosyalist sol TCK 141, 142 maddelerinden dolayı kendini açıklayamıyordu. Fakat bugün bu eleştiri tutmuyor. Enver Aytekin’le tanıştığımdan, Sosyal Yayınlar’ıyla buluştuğumdan, hele ki Marksizm ve Dil’ini, sonra Emin Türk Eliçin’i, hele hele Hikmet Kıvılcımlı’yı okuduğumdan beri Kemalizmle ilgim kesiktir, Gramofonlar…’da yer alan “Oruç Satmak”, “Herkesin Kızı”, özellikle “Park” adlı hikâyelerim şahidimdir –ki 1973, 77 ve 78’de yazıldılar- fakat ne olup ne olmadığım yeni yeni anlaşılıyor. Sorunuza geleyim: Tablo değişirdi elbet. Ama sosyalist sola bağlı olarak değil. Resmi ideoloji altı okla sınırlamasaydı kendini, cumhuriyetçi olduğu kadar demokrat ve 141, 142’ye dudak bükecek kadar da özgürlükçü olsaydı çok şey değişirdi. Mesela Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alanlar arasında –ihtiyaçları yok elbette- Rasim Özdenören’le Mustafa Kutlu da olurdu. Bunu ölçü alıp düşünelim: Daha neler olmazdı ki!

 

Kasaba olgusu edebiyatımızda önemli yere sahip. Siz kasabayı bir inziva ve temiz kalabilme alanı olarak mı görüyorsunuz yoksa büyük dünyanın bir prototipi olarak mı?   

Adapazarı’nda oturuyorum. Dünyam orası. Yetmiş yaşındayım, Ada’nın kasaba yıllarını da bilirim, ama “büyükşehir” artık. Burayı ben seçmedim; sevgi üzerine kurulmuş evlilikler vardır, bir de evlilikle gelen sevgiler; benim şehrimle ilişkim ikincisine benziyor. Bolu’da dünyaya gelseydim, benzer ilişkiyi orada kurardım. Diyeceğim, edebiyatımızda kasabanın önemli yeri var. Ama hiçbirimiz önceden düşünerek çerçevelendirmedik. Onu Sezai Karakoç yaptı. Ben kasaba’yı değil, taşra’yı aldım hikâyemin merkezine. Onu da düşünerek almadım. Bizim Ada taşramızda, kendini dev aynasında gören, güya okumuş birkaç kentsoylunun gadrine uğradığımda bunu şeref ve haysiyet meselesi yaptım da öyle aldım. Çerçevelendirişim daha sonra. Paytonun F’si’nde bunlar var. Nedir kasaba? Nedir taşra? Başlangıçta, merkez’in otoritesine karşı şiddetle savunduğum bir alandı. O kadar ki Tanıl Bora bunun  taşra şövenizmine dönüşebileceği uyarısında bile bulundu. Kültürel ve siyasal polemikleri bıraktım, ama taşra güzellemelerini bir zaman sürdürdüm, onlar da Kapıdan İçeri Girmek’te. Nedir taşra? “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen” diyor şair; kişi âleme örnek oluyorsa, taşra için bu haydi haydidir. Taşra sakindir, temizdir. Değerleriyle övülesidir. Ama orada gürültü de bulurum size, kir de. Ve olumsuzluğun envai çeşidini.

 

Mahalle kavramını bile kuyruğundan yakalamış bir kuşaktanım. Sizin öykülerinizde birbirine selam veren insanlara, komşuluklara, arkadaşını haraççıya karşı koruyan esnafa rastlıyoruz. Günümüz insanının yalnızlığı, zaman ve mekânsızlığı ile post modern öykü arasında zorunlu bir ilişki kuruyor musunuz?

İlişki kurmamı istiyorsunuz galiba. Ama kuramıyorum. Postmodernle dilin imkânları –evet- arttı. Ama edebiyat postmodernle ciddiyetini de yitirdi, oyun hâline geldi. Yalnızlık, zamansızlık ve mekânsızlığı postmoderne bağlayamam ama kişinin, zamanın ve mekânın ağırlık kaybına uğramasında postmodernin payı elbette var ve çok.  

Diğerleri

YAZAR NECATİ MERT'LE ÖYKÜ ANLAYIŞI VE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ Hece, Sayı: 216, Aralık 2014 Konuşan: Handan Acar Yıldıız

KUNDURACI MUŞTASIYLA DÖVÜLÜR GİBİ GEÇTİ YILLAR  Star, 29 Ocak 2014, Konuşan: Yusuf Çopur

"Memleket Kitabevi"ne 3 çay söyle biri demli olsun!  Akşam Kitap, 10 Ocak 2014, Konuşan: Adnan Özer

"YERELİN HİÇBİR ŞEYİ ÖNEMSENMEDİ"  Star Kitap, Sayı: 62, 12 Aralık 2013, Konuşan: Yusuf Çopur

Memleket Kitabevi

"BİZİM DÜKKÂN 'MERKEZ' DEĞİL, 'MEKÂN'DIR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2013-44 (679), 28 Ekim-3 Kasım 2013, Konuşan: Feyza Betül Aydın

"Devletin 'öteki' gördüğü her düşünceye yakınım."  Sofra, Sayı: 1, Mart-Nisan-Mayıs 2013, Konuşan: İbrahim Adıyaman

"EDEBİYAT İDEOLOJİSİZ OLMAZ"  Kün Edebiyat, Sayı: 3, Kasım-Aralık 2012, Soran: Ercan KÖKSAL

"Gece 12'de bir tren gelirdi İstanbul'dan"  Sakarya Yenihaber, 10 Eylül 2012, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"KİÇLER ŞEHRİNDE YAŞIYORUZ"  Bizim Sakarya, 24 Şubat 2005, Konuşan: Özgür ARIK

"KAPIDAN İÇERİ GİRMEK" NECATİ MERT, Gren, Sayı: 14, Mayıs-Haziran 2004, Konuşan: Tamay AÇIKEL

"ZAMANSIZ" YA DA TAM VAKTİ  Yeni Şafak/Kitap, 11 Ocak 2012, Konuşan: Nursem Banu ÖZYÜREK

"DİL DEVLETİN DEĞİL MİLLETİNDİR"  Gerçek Hayat, Sayı: 2012-11 (594), 12-18 Mart 2012, Konuşan: Suavi Kemal

NECATİ MERT İLE "ZAMANSIZ" VE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012, Konuşan: Cemile SÜMEYRA

"BAŞÖRTÜSÜ LAİKLİĞE NEDEN AYKIRI OLSUN?"  Yeni Sakarya, 6 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"NOBEL'İN SOLDA İTİBARI YOKTUR"  Yeni Sakarya, 4 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU

"DEPREMDEN SONRA BU ŞEHRE GÖZ DİKİLDİ"  Yeni Sakarya, 3 Ağustos 2009, Konuşan: Engin ARAPOĞLU
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net