Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

 

 

Verilen kâğıdı okuya okuya durağa geldim. Ne kâğıdın ekindeki fotoğraf arabını hatırlatır çekim sonuçlarından bir şey anladım, ne de raporda yazılı olanlardan. Doktor da konuşmadı, ilaç yazdı, birini sabah, birini akşam, dedi sadece.

Midibüs duraktaydı. Ortalarda bir yere oturdum. Okuyorum. Son satırdaki BPH ne anlatıyorsa… Bî-pahâ olmasın! Şaka, şaka! Buyurun, ciddiye alındı, sol gözümün kuyruğu seğirdi işte. Hayra alamet değil! Uzaklara döndüm: inişli bir yol, sağı solu bodur çiçeklerle oyalı, ucunda hastane, ötesinde gölden gelen yavaş su… Gidenler, gelenler… A, Kıymet! Ayağında ayakkabı yokmuş da, bir ayağı bir kabaraya, öteki bir başkasına basıyormuşçasına kırık dökük ve çıkık, bir adım, bir adım geliyor. Aheste beste. Bunca yıl. Belki altmış. Aynı Kıymet, aynı yürüyüş. Hem süslü, hem sepetli. Salındığını da sana sana. Geldi. Geldi. Basamakta nihayet. Çıktı. Girdi. İçeriye bakmıyor. Bu iyi! Ezberinde bir yer var, Kıymet kıymetli, bekleniyor sanki, gidip oraya oturacak. Benim yanım olmaz inşallah! Olmaz der miyim? Oldu işte. Geldi, oturdu. Şakacı.

Hay Allah! Konuşmuyoruz. Konuşamıyoruz. Bir yetmiş yıl gidebiliriz böyle yan yana, böyle konuşmadan.

Nasıl konuşayım? Yaptıkları var. Onları diyemedikten sonra konuşmak niye!

 

Annesi anneme geldi. Annem ev terzisi. Gömleğe Frenk gömleği derdik. İki iki büyüyen yaka kalıpları vardı. İki model: küt burun, sivri burun. Biri dar, biri geniş iki de manşet kalıbı. Zaman kaçgöç zamanı. Kadın, yabancı erkeklere görünmüyor. Babam çağdaş adam. Askerde yazıcıymış zaten. Hükümetin orada on parmak daktilosuyla arzuhalcilik yapar. Karışmadı bize. Adamlar gelir, başlarını uzatırlar mahcup ve utangaç; annem gövdesi boyunca her daim iki yandan sarkan mezurasını çeker, bir sünnetçi çabukluğuyla adamların boyunlarına dolar, sonra da omuzla kol boylarının ve bedenlerinin ölçülerini alırdı. Adamlar dediğim hamal camal takımı değil, devletin boyunbağlıları. Devlet de, disiplin demek. Yakalar, manşetler “Atlı”yla kolalı. Parmağınla vurursun, tak! tak! eder. Üniter. Kutusu kırmızı. Çocuk avucunu doldurmaz bir kutucuk, öyle küçük. Alt tarafı on beş kuruş. Maaşlar da öyle, on beşine varmadan biter. Hazır ne, konfeksiyon nedir bilmiyoruz. Eczaneler bile reçeteyi havanda döverek hazırlıyorlar. Her şey ısmarlama. Ve fakat pahalı. Bereket ki evler var dükkân gibi, dükkânların yarı fiyatına.

Annesi anneme geldi. Yaz başıydı. Kıymet ilkokulu bitirmiş, ortayı okumayacakmış. Size vereyim, dedi, yanınızda ilik yarar, düğme geçirir, ütü ısıtır, gözünü açarsa sanat öğrenir, kimseye, kocasına bile minnetlenmeden yaşar gider. Annem koca’ya güldü. Evin taşlığa açılan ön kapısında konuşuyorlardı. Sokağa açılan kapının çıngıraktan zili çaldı, gelen Kıymet’ti, görücüye çıkmış bir mahcube gibi elleri arkada, badikleye badikleye, sanki bir şeylere tutuna tutuna yürüdü, annesinin önünde durdu. Görülmeyen ama hissedilen bir fıkırdaklık vardı üstünde. Annem görmüştür, kaçırmaz böyle şeyleri. Orta ikiyi geçmiş, üçe gidecektim; benden iki yaş küçüktü yani Kıymet; ama gözü de, bakışı da mahmurdu bana, adımları sekişli… Allah’ım! Neydi bunların meali? Bilmiyordum. Bilmek var ya, bilmesi benden en az beş yaş büyültüyordu onu gözümde. Çocuk onlar, dedi annem. Hayır! diyeceğini, yanına almayacağını sanırdım, demedi; gördüklerini görmemişten geldi, insan doğar, büyür, ders ala ala da yaşlanır diye mi düşündü acaba?

Kıymet erkenden, daha ben kalkmadan geliyor. Uyandığımda onu kapıda, karanfilleri açmış patiska entarisi içinden bana bakarken görüyorum. Bir daha bakma! Sesim cılız çıkıyor herhal, yahut bakma! dememden yine bak! dediğimi anlıyor, Kıymeeet! annem iş odasından seslenene kadar bakıyor. Geldin mi kızım? Bizden üç ev ötede oturuyorlar. Evleri küçük. Bahçesiz. Babası hiç belli bir iş tutmamış. Gelenleri de oluyor hem. Sonra, konuşulanlar… Çok niyetlendim, bunlar doğru mu? diye sorayım, soramadım. Uzak duruldu evlerine. Bizim de gidişimiz gelişimiz, Kıymet’ten sonra da olmadı. Geldin mi’den hemen sonra iş verirdi annem. Peşinden kalkar, pantolonumu giyer, üstüme annemin diktiklerinden uzunca tutulmuş bir gömlek alır, göğsüme inen üç düğmesini de mutlaka çözük tutardım. Kapıdayım. Bakışırdık. Evlerinde de görseydim ya! Odası nasıl? Neyle uğraşır? Neler okur? Merakımdır.

Becerikli olduğunu söylerdi annem. İyisinden kötüsünden hangi işi tutarsa –göreceksiniz- en iyisi olacak. Birincisi. Tiyatrocu bile olurdu. İnsan bir bakışın sahibidir, ama bakış da o insana sahip değil midir? Kıymet kulak kesilir, ses olur. Kulak kabartır, dinler. Gözlerini üstümüzde gezdirir. Yalandan öksürür. Belini iki yana sallar, of! puf! eder. Yumruğunu kalçasına kor, kantocu olur. Güya. Şakadan. Ne bakışı onu esir aldı, ne de bakışını o. Annem memnun. Evin tek çocuğuyum, sokakta kirlenmeden büyütülüyorum. Çok oyuncuydu. Para isterdi. İki avucunun arasına kor, şaşırtmaca ile kaydırır, üstüne oturur, altına alır, sorardı: Sağda mı, solda mı? Hangisini desem, ötekinden çıkardı. Annemin odada olmadığı bir sırada, bak, derdi, kolay saklayacağım, bul artık! Para avucunda: kaydırır, oturur, alır, sonra öne çıkarır, yumruğunun biri sımsıkı, öteki gevşektir, hafif kaykılmasıyla ikizleri kabarır, kalkıp iner, kalkıp iner, gözüm sıkıdadır, izlerim, daldırılmasıyla işte, şunda derim, karanfillide, derim ama derken kaybolurum.

Ah be Kıymet! Niye çaldın? Bilmiyor musun, hırsızlık affedilmez. Oysa çalmasaydın ne güzel büyüyecektik. Yaşlandık. Hastalandık. Olsun. Tez geçse de her sevgide… Ama yan yana oturup da konuşamamak… Hatırlamamış gibi yapmak… Koyan, bu. Nasıl konuşayım! Hırsızlığın hep aklımda. Onu diyemedikten sonra konuşmak niye!

 

Annem annesine gitti. Bana da, peşimden sen de gel, kendini göstere göstere gel, dedi. Gittim. Evlerine alınacağımı sanmıyordum. Hatırımız yoktu çünkü. Niçin aldılar öyleyse? Bugün de bilmem. Annem, iş öğrensin yanınızda, demiş, para vermeseniz de olur. Ama verildi. İşim beğenildiği için değil, galiba acınılıyorduk, bunun için. İnsana tepeden bakan bir sokaktı. Çıkma da çıkamıyorduk. Ev, dedemden kalma. Babam çekilir biri değil. İşsiz de. Annem babama bu küçük ev için katlanıyor işte. Oysa uzaktan birkaç akrabası vardı –dayı bildiğim; hediyeleriyle gelir, giderken de götürelim diye üstelerlerdi. Hiç coşmadı, coşup da hadi gidelim! demedi annem. Gitse miydik? Gitseydik, köy irisi bir kasabaya gidecek, yoksulluğa karışacak, görülmeyecektik. Şimdi görüldük. Ne mutluluk! Yoksulluğumuzla görüldük. Annesini sevmiştim. Güvercini alçaktan uçuyordu. Makası da iyiydi. Ölçü almadan gömlek dikecek ve vücuda ölçüsü alınmışçasına oturtacak kadar ustaydı. Vakitsiz gittiğim, elimdeki işi sırf akşam sofralarına oturmak için yavaştan aldığım, kimileyin lafa uzak uzak karıştığım da oluyordu fakat kızmıyordu. Pek çok yerin şaklabanlık sayacağı oyunlar uyduruyor, hatta küçük beye göstere göstere para saklıyordum içime, sakınmama rağmen yakalandığım da oluyordu, oynayın, oynayın çocuklar! diyordu hep. Şaşırtıyordu. Fazlasını da göstersem –eminim- yine oynayın, oynayın! diyecekti.

Ah be çocuk! Niçin iftira attı anneniz? Sizin hiç tezgâh üstünde bir dolu paranız, Cumhuriyet’iniz oldu mu? Sizin paranız gardıropta, alt çekmecededir. Bildim mi? Alacak olsaydım, oradan alırdım.

Ah çocuk! Paranızı götürmedim. Yokuşu çıkıyordunuz, gördüm. Kaç yıl oldu görüşmeyeli? Aynı şehirdeymişiz hem. Hayatlar farklı olunca… Dinç kalmışsınız. Boyunuz da hiç bükülmemiş. Kafama koydum, arabaya yetişirsem yan yanalık oyunu kuracak, size her şeyi anlatacaktım. Yanınız boştu. Oyunsuz oturdum. Adım adım izlemiştiniz beni. Ama yanınıza oturmamı da istemiyordunuz. Erkeğin yüzünü okumak her kadın için kolay, hele benim için sular seller gibidir. Okudum ayol! Annenize inanmıştınız. Minnacık bile bir şüphe olsaydı yüzünüzde yine anlatırdım her şeyi. Yoktu. Öyleyse konuşmak niye?

Annem annesine gitti. Beni de götürdü. İki gözüm iki çeşme. Sabahtı, evlerine gitmiş, kovulunca ters yüzü geri dönmüştüm. Annem soruyordu: N’aptın da kovuldun? Bilmiyorum, vallahi bilmiyorum. Kötü bir şey yapmadım. Şimdi anlarız, dedi. Gittik. Monşer beylere gömlek diken o kibar bildiğimiz, o alçakgönüllü gördüğümüz kadın bir marazlık etti ki umulur gibi değil: Tezgâh çekmecesini boşaltmış kızın. Bir dolu para, çeyrek Cumhuriyetler… Tamtakır şimdi çekmece. Şaşırdım. Ağlarken ağlamaz oldum. Evimize döndük. Annem boyuna sordu: Aldın mı kız? Söyle aldın mı? Almadım. Neden kovuldun öyleyse?

Evlerine gittim her sabahki gibi. Küçük bey, yarıyıl tatilinin ilk günündeydi, karanfilli entarimi giydim –başka neyim vardı ki! Uyuyordu. Pantolonu, tünik gömleği koltuk üzerindeydi. Kıymeeet! diyen olmadı. Yoklar mıydı? Annesi ile arzuhalci, eriğin altında kahve içiyorlardı. Kış kışlık yapmamış, çiçekten gömleğini giyinmişti erik, çok güzel bir pencere sinemasıydı gördüğüm. Akşamki film düştü aklıma. Güzel bir kadın vardı, erkek gömleği giymişti. Kısa kollu. Beyaz. Altında bol etek. Daha güzel olmuştu. Dayım görmüş hayran kaldığımı, seni Roma’ya tatile götüreyim, dedi. Sokuldum dayıma. Aynı sokulganlıkla koltuktaki tüniği giyindim, üç düğmesini çözük bıraktım. Güzelleştim. İyi ki hiç eteğim olmamış benim. Bu gömlek entariden de güzel.

Annesi bunları gördü. Odadan aldı, kapı önüne çıkardı beni. Kulağım elinde, içerden duyulmasın için kısık bir sesle, annen bir helhel akıllı, sen bir başka! dedi, defolun bizden! Bunları anlatsaydı ya anneme. Bunlar için kovdum deseydi ya. Neden demedi? Neden diyemedi? Neden gizli tuttu bunu? Onu da utandıran bir şey vardı bunda. Neydi bilmiyorum.

Gömleğini giydim, diyebilirdim sana arabada. Ama o kadar gizlendi ki giydiğim, bunun kötü veya ayıp bir şey olduğuna inandım. Anneniz baskın geldi. Hâlâ baskın. Niye konuşacaktık!

Diğerleri

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net