Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

 

 

Peyami Safa, şiir dışında edebiyatın hemen her türünde eser vermiş üretken bir yazar. O kadar ki “Cingöz Recai” dizisi ile Cumbadan Rumbaya başta olmak üzere Server Bedi müstearıyla yazdıkları bile yüzlerce. Roman ve hikâyelerinin yanı sıra didaktik yazı ve eserleri var. Ayrıca gazeteci, polemikleriyle ünlü bir köşe yazarı. Siyasetten felsefeye, mistisizmden komünizme, dinden inkılaba, irticaa, aşk ve kadına kadar ele almadığı konu yok. Bunlardan biri de dil. Türkçe özelinde dil. Konuyla ilgili yazılarından oluşan eseri: Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca.  

Dil dilden çekim kuralları, öbekleri, çoğulları, öğelerinin yerleri ve yükleme bağlanışları ile ayrılır. Bunun da ilk basamağı cümledir. Bir dilin temelinde cümle vardır yani, dil cümle ile tanımlanır. Kelime dilin en küçük anlam birimidir ama dili tanımlayamaz; gerçi kelimeyle tanımlayanlar var, oysa kelime yalındır, hareketsizdir bir başına iken; canlanması çekimle, özellikle zamanı ve kişiyi bildirmesiyle olur. Bu da onu kelime olmaktan çıkarıp cümle kılar. Şöyle ki hasta ve yüz- kelime; Hasta-y-dı-m ve Yüz-üyor-lar cümledir. 

Peyami Safa da dili cümleyle düşünür. Eserinde şöyle der: “Çünkü tam manalı ve canlı olan şey cümledir.”[1] Kelimelerin dildeki yerleri, görevleri ve dile kattıkları “ancak cümle içinde anlaşılır”. Bu, şu demek: “Ortada cümle olmadan kelimelerin semantik (mana bakımından) kıymetleri tayin edilemez.” (s. 85). Yahut şöyle:  Kelimeler cümle dışında ölü kalıplardır. Nasıl ki “paletin üstündeki boyalar başka, resim başka şeydir”. Mimari için de çimento, harç, tahta, kireç ve tuğla paletteki boya gibidir. Malzemedir. Kelime de öyledir: “Lisan” değildir; lisan’ın malzemesidir. Dili, “kelimeler arasındaki nahvî münasebetlerin ifadesi” diye tanımlar Peyami Safa, münasebet’i de “dilin cevheri” sayar. Yeni bulunan yahut uydurulan bir kelimenin yaşayıp yaşamayacağını da “lügat sayfası değil, bu cevher tayin eder”. Gerçekten de dil kılavuzlarında olsun, tarama ve derleme sözlüklerinde olsun, dilin cevherinden geçememiş dünya kadar kelime gömülüdür. (s. 136).

Dil, benliğini de, kelimelerinin bu cevherli münasebeti sırasında bulur. Benlik, millidir ve her dilin benliği, gramerinde, sözdiziminde, yabancı kelimelere yüklediği anlam zenginliğindedir. Kelimeler cümlelere girip çıktıkça, farklı görevlerle kullanıldıkça, anlamını çoğalttıkça değer kazanır. Öyle ki dile yeni girmiş yabancı bir kelime bile bu süreçte milletin ruhunu yansıtıp üstündeki yabancılığı atar, atabilir de, Türkçe bir kelime ruha uzak düşüp Türkçeye yabancılaşır. Yabancılaşabilir. (s. 305-307).

Dili cümleyle düşünen hemen herkes paylaşır bunları. Benliğin kelimede, kelimenin ırkî kökünde olmadığını dile getirir Peyami Safa, der ki: “İçinde yabancı kelime olmayan tek bir medenî lisan yoktur, yabancı kelimeden korkmayalım.” (s. 74). Nitekim Türkçede de her dildeki kadar yabancı kelime vardır, halk da bunları Türkçe midir, yabancı mıdır demeden korkusuzca kullanır. Korkanlar, konuyu tek taraflı tartışan kalem sahipleridir ki Peyami Safa onları “halkın ruhundan daha geri ve cesaretsiz” bulur. (s. 73).

Peyami Safa’ya göre, Türkçe, gergindir. Hastadır. Bir ucundan yabancı kelime hayranları, bir ucundan da öz Türkçeciler çekeler, bu tansiyon yüksekliği onu kimi hastalıklara uğratır. Taraflar “iki zıt açıdan Türkçeyi Türklerin anlayamadıkları bir dil haline getirmek için ellerinden geleni yap(ar)” adeta. (s. 265). Oysa Peyami Safa için yabancı kelime hayranlığı da yabancı kelime düşmanlığı kadar dil taassubudur. (s. 226). Yabancıdan kastı Fransızca ve İngilizceden gelen kelimelerdir ki hangileri olduğu caddelerde iki taraflı sıralanmış mağaza adlarında görülür. “[B]u mağazaların hepsinde, Türk olmak bir küçüklükmüş gibi, yabancı görünmek özentisi göze çarpar. Sahipleri Müslüman, Rum, Ermeni veya Musevi’dir. Son zamanlarda salgın halini alan bir yabantaparlık  (ecnebiperestlik) bu mağazaların bulunduğu caddenin bir Türk caddesi olduğuna inandıramayacak kadar çirkin bir istila manzarası arz etmektedir.” Sadece mağaza adlarında değil “ilim ve aydın dilinde ve en kötüsü devlet dilinde” de Avrupalı kelimelere doğru yönelme görülür. Vahim olan bu: İstila. (s. 225-226).

Yoksa dil dilden kelime alır. Hatta almak “zarurettir”. Veya şöyle: “Saf ve katıksız dil ol(maz)”, yoktur.  Örneğin, “İngilizcede binlerce Fransızca kelime olduğu gibi, Fransızca ve Almancada da yabancı kelimeler pek çoktur.” Peyami Safa, bu “ihtilat”ı  (karışma’yı, kaynaşma’yı) dil lehine bulur, “dilin tekâmül şartlarından biri” olarak görür. Ve hiç endişelenmeden şöyle der: “Bir asırdan beri Türkçeye de Avrupa dillerinden yüzlerce kelime girmiştir ve daha da girecektir.” (s. 226).

Ancak yabancı kelimeyi ihtiyaçla alanları hayranlıkla alanlardan ayırır Peyami Safa; çünkü “Her gün binlercesine ihtiyacımız olduğunu anladığımız yabancı kelimelerin Türkçelerini bulmaya veya yaratmaya imkân yoktur”.  Peyami Safa, dilin özleşmesini isteyenleri de, taassuplarına rağmen bütünüyle haksız bulmaz. Onların yabancı kelime istilasına karşı “milli varlığımız” dil için refleks geliştirdiklerini düşünür galiba. (s. 265). Tarafları rahatlatacak prensibi de söyler: Türkçede karşılığı bulunan hiçbir yabancı kelime alınmamalıdır. Benlik kaybı, “takım” varken “ekip”i almakla, “başkan” yerine “şef”i, “daire başkanı” yerine “büro şefi”ni, “saha, alan” yerine “sektör”ü, “para yardımı” yerine “finansman”ı kullanmakla başlar. Arapçadan gelen “daire” ve “saha” kelimelerini ise yabancı saymaz Peyami Safa, hatta aydınları ve devleti dile yerleşmiş bu soy yabancılara hor bakışları nedeniyle alaya alır: “Sanki ‘istihsal’ derseniz cehalet, ‘prodüksiyon’ derseniz ilimdir.” (s. 226).

Avrupa dillerinden Avrupa tekniğiyle ilgili her kelimenin alınmasından yanadır Peyami Safa. Sözgelimi baraj, garaj, otomobil, telefon… alınabilir. Alınmıştır da. Çünkü bunların “icat hakkı” bizde değildir; dile girmeleri “yabancı bir menşe şahadetnamesi ile” olmuştur. Fakat fırtına veya yağmur anlamında kullanılmak istenen “oraj (orage)” öyle değildir. Bir kere, “fırtınayla karışık yağmur”u anlatır, sadece fırtına’yı, sadece yağmur’u değil. İkinci olarak, “icat hakkı” tabiatındır, Fransa’nın değil. Sonra, eski de olsa Türkçesi vardır, üç. Üçüncüsünü alaylı diliyle Peyami Safa bakın nasıl genişletiyor: “Yoksa, bulunamamışsa, bulunmuş da ‘oraj’dan daha kurnakatısı bir şeyse, (önerilen ‘yağmur fırtınası’) da mı hatıra gelmedi? (…) Türkçede bir ‘kar fırtınası’ tabiri de var, ona eş bulunmuş da olur(du).” (s. 30-31).   

Peyami Safa, bütün düşünce ve anlam inceliklerini, bütün ilim, felsefe ve teknik içeriği ifadeye yeter  “çağdaş ve medenî” Türkçe için iki yüz bine yakın kelime gerektiğini söyler. Bu da ne arkaik Türkçeden sağlanabilir ne de tarama yoluyla bölgelerin dil hazinelerinden. Kelime türetmek de çıkar yol değildir; Türkçenin kök ve ekleri bu kadar kelimeye yetmez, yetse bile en az yüz yıl sürer, ayrıca “yeni kelimelerin hayat ve edebiyat içinde geçirecekleri tecrübelerin neticesi de bilinmeyecektir”, başarı kesin değildir. Öyleyse milletlerarasında kullanılmakta olan kelimeleri almakta, alınmışları korumakta bir sakınca yoktur. Yeni kelime türetilmesine karşı değil Peyami Safa, ama türetme dile yerleşmiş yabancı kelimelere kadar da vardırılmamalıdır, “vakit kaybettirir”. (s. 238-239). Ayrıca “ifrat”tır; yabancı kelimelerle mücadele “ifrata sapmadan” olmalıdır. Gerekçesi de şu: “Her yabancı millet, toprağımızın düşmanı olmadığı gibi her yabancı kelime de lisanımızın istiklali için bir tehlike teşkil etmez.” Fakat dostla düşmanı kim, nasıl ayıracak? Peyami Safa’nın önerisi Akademi; o kurulana kadar da “Lisan Kongresi” toplanmalı, çözüm getirmelidir. (s. 102).

Akademi kurulmalı. Akademi’de dil ve gramer tartışılmalı. Hemen her gazetenin, her yazarın keyfince bir imlası vardır çünkü, birininki diğerini tutmaz. Öyle ki ne imlamız sabit ne de gramerimiz tam, hatta hiç yok. (s. 20). Dil, anarşinin egemenliği altında. (s. 100-101). Çaresi örnekle şöyle: “Anayasa’ya aykırı kanunları tespit için bir Anayasa Meclisi kurulması nasıl düşünülüyorsa, Türk gramerine ve sentaksına aykırı kelimelerin tasfiyesi için de bir Dil Akademisi kurulmalıdır.” (S. 305). Fransızcanın gramerini Fransız Akademisi yapmıştır nitekim. Yoktan var etmiş değil elbette. Alaysılamayı da bırakmaz Safa: “Kaide mucitleri hemen gayrete gelmesinler. Bir lisanın kaideleri şiveyle beraber tekâmül eder ve değişir, ama icat edilmez.” (s. 82). Grameri kimler yapacak, kaideleri kimler koyacaktır? Doğru soru. Peyami Safa, manalı ve ahenkli cümlenin, dil sanatkârına, onun zevkine ait bir iş olduğunu düşünür. Dil âlimi, işte bu kıymetler dünyasının kanunlarını bulur. Yeter ki Akademi edebiyatçılardan ve lisaniyatçılardan oluşsun. Fakat sonra görülecektir, Akademi yerine sadece lisaniyatçılardan oluşan bir kuruma teslim edilir “dil davamız”. (s. 136-137). Yemeği aşçı yapar (oysa), kimyager değil. Kimya yemek yapmak ilmi olmadığı gibi lisaniyat da kelime bulup yaratma sanatı değildir.” (s. 137).

Akademi’yi olmazsa olmazlardan saymıyor Peyami Safa. Gecikebileceğini düşünüyor, dahası Akademi kurulana kadar “bugünün canlı kullanış değerlerine uygun, amelî kararlar vermek üzere bir Lisan Kongresi toplansın”, gramer, lügat, ıstılah, imla vb. komisyonları olsun, “günün anarşisine mani olacak muvakkat disiplinleri alsın” istiyor. (s. 101). Zannım o ki Akademi’den beklenenlerin Akademi’siz de yapılabileceğini düşünüyor Safa. Kaldı ki Fransız Akademisi’nden de yeterince umutlanamıyor: “Fransız Akademisi, memlekete yaptığı büyük hizmetler inkâr edilemese bile, gösterişe ve yalancı otoriteye kıymet veren bir monarşinin mahsulüdür. Fransız tarihinden doğan bu an’aneyi olduğu gibi memlekete sokamayız.” (s. 21). Yumurta-tavuk benzeri söz oyunu da yapılıyor elbette: “Bizim Akademi’ye benzer bir teşekkülden mahrum oluşumuz, aramızda anlaşma olmadığı için değil, aramızda anlaşma olmaması, Akademi’ye benzer bir teşekkülden mahrum olduğumuz içindir.” (s. 23).

Peyami Safa –evet- dili cümleyle düşünür, cümleyle düşünür ama Türkiye’de de dil birbirine taban tabana zıt iki aşırı görüş tarafından adeta mülk edinilmiştir. Taraflardan biri yabancı kelimelere fazla dost, diğeri fazla düşmandır. Öyle ki “kelime meselesi dil meselesi” olur çıkar, dille ilgilenen herkes ilgisini kelimede yoğunlaştırır.

Dilimizin kelime düzeyinde iki meselesi de terim (ıstılah) ve yazım’dır (imla), Peyami Safa bunlar üstünde de durur.

Kavramlar için şöyle der: “Mefhumların da bir vatanı vardır.” Sözgelimi sûfiyan, sûfiye İslam’ın, Şark’ın tabirleridir; mistisizm Avrupalıların. Biri diğerinin yerine kullanılmamalıdır. (s. 60). Terimlerin de benzer aidiyetleri olduğunu söyler: “Türk kültürü İslam medeniyetine bağlı kaldığı müddetçe Latin ve Yunan ıstılahlarını yadırgadı. Arap ve Acem ıstılahlarını kullandı.” Batı medeniyetine girildikten sonra, Türkçede “karşılığı bulunmayanları Yunanca ve Latince köklerden almamız gerekirdi”. (s. 34). Böyle olmadı. Doğu, Batı, arkaik Türkçe, halk dili ve türetme de dahil dile dört taraftan terim sokulmak istendi. “Ortada hiçbir prensip kalmamıştı.” Yaşanan, anarşiydi. (s. 35). Yahut “yarı şalvar, yarı smokin, apukurya esvabı” içinde “maskaralık”. (s. 49). Çaresi Safa’ya göre, terimleri Yunanca, Latince köklerden yapmaktı, bunun için de bu dilleri öğrenmek gerekmiyordu. (s. 51). Öğrenilebilir mi? Peyami Safa, sonuç alınamayacağını düşünür; “Öklid” (Yunan) kültürü ile “büyü” (Arap) kültürü, yani Aristo ile Platon iç içedir çünkü bizde. (s. 36-39).

Gramer terimleri konusunda beş iddia grubuyla karşılaşır Peyami Safa: An’aneciler, İtidalciler, Latince ve Yunanca taraftarları, Öz Türkçeciler, Telifçiler. Birleştirilerek üçe indirilebilir bu beş grup; Peyami Safa ise sadece iki çeşit terimden söz eder: yarım terimler, tam terimler. Yarımlar hem günlük hayatta hem de ilim dilinde kullanılan terimlerdir: isim, ahenk, mazi, istikbal, malûm gibi. Bunlara Türkçe karşılık aranmasını, “yakışıklısı bulunamazsa”, şimdilik, Arapçalarının kullanılmasını ister. Tamlar, sadece ilim dilinde kullanılan terimlerdir: mef’ûlün anh (ablatif), mücerret (nominatif), müpteda (süje) gibi. Bunların da mutlak surette –her medenî memlekette olduğu gibi-   Latinceden ve Yunancadan alınmasını düşünür. (s. 103-107).

Peyami Safa imla (yazım) konusunda da hem pratik hem makul ama sağlam kuraldan yanadır. Kitabının “Türk müyüz, Osmanlı mı?”, “Osmanlıca, Türkçe Uydurmaca”, “Dilimize İftira Edenler” başlıklı yazılarından hemen sonra gelen dördüncü yazısı imla hakkındadır, temel kuralı, verilen örnekler üzerinden okur çıkarır: Kelimenin yazımı girdiği dile göre olmalı, geldiği dile göre değil. Peyami Safa’nın diliyle: “‘Çikolata’ kelimesine ‘şokola’ ve ‘şimendifer’ kelimesine ‘şömendöfer’ diyenler arasında bulunmaktan çekinirim. Bu yolun sonunda maydanoza ‘midenüvaz’ demek vardır. O çıkmaza girmek istemem ben.” (s. 12)

Türk Dil Kurumu 1941 yılında yayımladığı bir kılavuz taslağında Türk imlasının ana prensibini “söylendiği gibi yazmak” diye belirtir. Peyami Safa bu prensibe “söylemek” ile “bakmak” arasındaki farkı açıklayarak itiraz eder. Şöyle ki “Söylemek fiili, türlü şive ve lehçe nüanslarıyla, mahalli olur, zümrevî olur, meslekî olur, hatta ferdî olur. Yazmak fiili kolektiftir (maşerî) ve bütün bu farkları ortadan kaldıran bir kaide vahdetine (kural birliğine) muhtaçtır.” İmlada dilin şivelerinden birini –sözgelimi İstanbul şivesini- esas almak da birliği sağlamaz; çünkü o da kendi içinde semtlere, sınıflara, mesleklere göre çeşitli lehçelere (ağızlara) ayrılır, hatta aralarında “imlaya gelmeyen birçok telaffuz nüansları” bile bulunur. Öyleyse imlada esas –bir kural olarak- ses, ağız, konuşma değil, yazı’dır. İştikaktır (etimolojidir). Gramerdir. Zaten “medeni lisanların alfabesinde ve imlasında şiveye ve telaffuza değil –çünkü bunlar çok değişir- fonetiğe (fonetikte de birliğe –NM) itibar edilir. Mürekkep harfler bunun için kullanılır. Türkçenin fonetiğinde mürekkep harflere pek ziyade ihtiyaç olduğu halde bunlara hiç yer verilmemiş, imlamızda da anarşi kaynağı telaffuz esasına gidilmiştir.” (s. 78-81, 109).

Bir dilden bir dile geçerken kelimelerin imlaları, kimileyin de yanları sıra anlamları değişir. Örneğin “hal” Arapçanın bir kelimesi, ama “hadise, vak’a, olay” anlamı (ahvâl-i âlem) Arapçada yok, “güç kuvvet, derman” anlamı da (Hâlsizim) yok. Bunun gibi yedi sekiz anlamı daha var, Arapçada onların da hiçbiri yok. “Artık ‘hal’ kelimesi Arapça olmaktan çıkmış, dilimizdeki mâna zenginliğiyle öz Türkçe birçok kelimeden fazla Türkçe olmuştur.” Ona bu Türklüğe kazandıran da, dilin, farklı bağlamlar kurmaya, dolayısıyla farklı anlamlar üretmeye uygun cümle yapısıdır. (s. 209).

Fakat Türkçenin zayıflıkları da var. Örneğin alfabemiz yetersizdir. Dile Arapçadan gelip girmiş kelimelerdeki sesçe yakın, ama farklı harfleri hakkıyla gösteremez, çünkü Harf Devrimi her ses grubu için tek harf almıştır Alfabe’ye: t, s, h, k. Sözgelimi “kader” kaf’ladır Arapçada, “kitap” kef’le yazılır; gelgelelim İnkılap Alfabesi ikisi için tek bir “k”yi yeterli bulur. (s. 214-215). Yetersizlik şurada: Arapçada “bâb” denilen pek çok fiil kalıbı, o bâblara girmiş, yani kökleri ortak pek çok da kelime var, bunların çoğunu dilimiz de almış, hepimiz kullanıyoruz. Alfabemiz bu kelimeleri doğru yazmamıza, doğru seslendirmemize engel; dolayısıyla doğru anlam da verilemiyor onlara. Çaresinin, kökleri, fiil kalıplarını ve türevleri kelimeleri öğretmek olduğunu düşünür Peyami Safa; ne ki “irtica” suçlamasıyla karşılaşır. “Dava ‘Arapça’ öğretmek değil, Türkçenin hudutları içindeki ihtiyaç nispetinde Arap gramerinin bazı kaidelerini öğretmektir” oysa. (s. 230-231). Yahut şöyle: Şarkılarımızın dilini  anlayacak kadar Türkçe… (s. 199). 

İmla ile ilgili başka pratikleri de olur Peyami Safa’nın. Biri şu: Türkçe kelimeler Türkçe eklerle, Arapçadan, Farsçadan gelenlerle Batılı kelimeler de kendi ekleriyle kullanılmalı. (s. 289). Öz Türkçecilerin ifratçıları –sel/-sal ekini öyle gelişigüzel kullandılar ki Türkçeye adeta ihanet ettiler. Bu ek kökeni Türkçe kelimelere yakışıyor: Tanrısal (İlahî), göksel (semavî), anıtsal (abidevî), bölgesel (mıntakavî) gibi. Fakat iktisatsal, edepsel, Allahsal, tarihsel, umumsal denmiyor –diyen oluyor, başka- ama iktisadî, edebî, İlahî, tarihî, umumî deniyor. Arapça kelimeler de Arapçanın ekleriyle rahata eriyorlar. Batı kökenli kelimelerde de kullanılamıyor –sel/-sal eki, sakil duruyorlar: Ekonomisel değil ekonomik diyoruz kendi ekiyle. Fiziksel de yanlış; fizik hem isimdir hem sıfat, bir de –sel ekiyle sıfat yapılmalı mı? Müzik de kabul etmez “-sel/-sal” ekini, “müziksel” yanlış. (s. 288-290). “Türkçeyi istiklaline kavuşturma” prensibinde samimi olunsaydı bu komikliklere düşülmezdi. Peyami Safa’nın sorusu can yakıcıdır: “‘Siyasal’ kelimesi ‘siyasî’den daha mı Türkçedir?” Gayet açıktır: “Türkçeyi istiklaline kavuşturma” prensibi Arapçayla Acemceye karşı konulmuştur.

Soru Peyami Safa’dan otuz yıl önce sözde soru değildi; Yeni Lisancılar, o Balkan hengâmesi içinde cevabı bulmuştular, ateş’in od’dan, keder’in kaygu’dan, Allah’ın Çalap’tan daha Türkçe olduğunu artık biliyor,  “Genç Kalemler” dergisinden bunu seslendiriyorlardı.[2] Arapçanın “siyasî” gibi nispet edatlı kelimeleri de Türkçeleşmiş sayılıp dilde tutuluyor, dilden sürülmüyordu. Peyami Safa’nın dil anlayışıyla Yeni Lisancılarınki hemen hemen aynıdır. Yabancı kelimeden korkmamaları, benzerliği –hatta aynılığı- kolaylaştırır. Terimler konusunda ayrı düşerler bir: Yeni Lisancılar terimleri de Türkçeleştirmekten yanadırlar –yerleşmiş Arapça ve Farsça terimler hariç. Batıdan almayı da hiç düşünmezler. Asıl ayrılıkları konuşma dili algılarında görülür: Yeni Lisancılar, yazı dilini konuşma diline yaklaştırarak iki dili birleştirmek isterler; Peyami Safa ise konuşma dilinin baş tacı edilmesini yanlış bulur, der ki: “Kültürün ilk basamağı anadilini iyi konuşmak ve iyi yazmaktır.” Evet, öyledir. Ama şunu da der: “Münevver mesleklerin en münevver adamları bile anadilini doğru konuşup doğru yazmayı edebiyat sanıyorlar. Onlar için bu, kültürün en alt değil, en üst basamağı.” (s. 57).

Konuşma diline hiç mi hiç itibar etmez Peyami Safa. Sayılı kelimeye dayandığını söyler. Ve şunu: “Hiçbir dil konuşmadan ibaret değildir.” Dil içinde diller vardır: edebî dil, yazı dili, ilim dili, ortak dil, bölge dili… Konuşma dili bunlardan biridir sadece. Anadolu Türkçesi, apayrı bir dilin değil, Türkçenin farklı lehçeler barındıran bir coğrafyasının / bölgesinin adıdır. Ortak dil, bölge dilleri arasında yüzlerce yıl süren bir kapışmanın sonucudur. İçlerinden biri siyasî, iktisadî, dinî ve kültürel pek çok nedenle ötekilere üstün gelip önlerine geçer, ortak dil budur. Bu da bizim için İstanbul’dur. Türkçenin Anadolu’daki serüveni hemen hep tasfiye içinde geçer, bunun bir sisteme kavuşması yenidir, 1911’dedir ve “Genç Kalemler” ile olur. Öyleyken sîne (göğüs), yâr (sevgili), dağ (kızgın demir izi) gibi yabancı kelimeler aydın dilinden çıktığı halde halk şiirinde yaşamını sürdürür. Bu da Anadolu’daki dillerin henüz ortak dil olamadığını, ortak dile katılamadıklarını gösterir.  Yunus’un dili de bu bağlamda “halis Türkçe değildir”, değeri dilinin saflığında aranmamalıdır. (s. 300-302).

“Tasfiye” tür adı olarak temizleme, saflaştırma, ayıklama demek. “Tasfiyeci”, “tasfiyecilik” ise özel ad. Tasfiyeyi iş edinmiş belli bir kişiye ve onun mesleğine / ideolojisine işaret etmekte. Yeni Lisancılar yabancı kelimelerin dile yerleşmemiş olanlarını atarlar: bu bir tasfiyedir, ama Tasfiyecilik değil; tasfiyeciler kelimenin dile yerleşip yerleşmediğine bakmaz, hepsini dilden atar, yerlerini konuşma dilinden, Türkçenin eski metinlerinden ve uzak lehçelerinden çektiği kelimelerle doldurur, bulamadığında işlek olmayan eklerle bile kelime yapmayı göze alır. Tasfiye dil maceramızın özetidir neredeyse, fakat işleyişi çarpıktır. Peyami Safa, “Çünkü hâlâ tasfiyenin prensiplerini koymuş değiliz” diye açıklar bunu. Faşist İtalya’yı, Akademi’sine kılavuzluk eden zihniyeti över, der ki: “[D]inî taassup yerine millî şuurun ve ilim zihniyetinin idare ettiği bu mücadelede umumî tasfiyeden istisna edilen kelimeler çoktur.” Peyami Safa “her yabancı kelimeye satır atan bir lisan katliamı”na karşı, Yeni Lisancılara yakın. Ve itidal içinde. Fakat onun da isyan ettiği oluyor: “Neden kovulan Arapça kelimelerin yerini Türkçeleri değil, Frenkçeleri kapıyor? Neden bu lisan apukuryası?” (s. 107-108).

Evet, Tasfiyeciliği yanlış buluyor Peyami Safa. Tasfiyeciliğe yani Öz Türkçeciliğe karşı. O kadar ki “soysuz Türkçe” hatta “piç Türkçe” diyor böylesi özcülük için. Fakat hayrettir, dili kuralıyla, pratiğiyle çok iyi bilen ve dilin hemen her meselesine eğilen, her biri için çözüm üreten Peyami Safa, zannım o ki Öz Türkçeciliğin siyasî ve sosyokültürel arka planını masaya yatırıp dosdoğru söylemek yerine, Soğuk Savaş döneminin konjonktürel dilini,  dönemin kısa siyaset argosunu –yahut jargonunu- tercih ediyor. “Beş yıllık plan gereğince, mahutlara (Türkiye kızıllarına) merkezden verilen emirlerden biri de Türkçeyi soysuzlaştırmaktır” diyor. İnsancıklar da direktifi alan “sicilli komünistlerin telkinlerine kapılarak” ziyan oluyorlarmış. “Dünya” gazetesindeki bir film eleştirisinin kimi kelimelerini Peyami Safa’ya şikâyet –belki de ihbar- eden Jak K. Kassar adlı bir gayrimüslimin mektubuna cevap için kaleme alınmış yazıda geçiyor bu zanlar. Tekrar tekrar kullanıldığı duyurulan “piç kelimeler” de: öykü, yapıt, denli nen, arı oyun… Her biri de Peyami Safa için “öğürtücü nesneler”. (s. 210-211). Düzeltilecek gibi değil, baştan aşağı yanlış bunlar. Kısaca şöyle: Osmanlıdaki Tasfiyeciliğin devamı Cumhuriyet’te Öz Türkçeciliktir. Nisan 1928’de Anayasa’dan “Türkiye Devleti’nin dini İslam(dır)” ifadesinin çıkarılmasıyla başlayan ve peş peşe yasaklar ve mecburiyetlerle yerleştirilen bir sürecin marifetidir. Aynı yılın Mayıs’ında Latin Harfleri TBMM gündemine taşınır, Ağustos’ta Gazi Sarayburnu’nda ünlü nutkunu verir, 3 Kasım’da mesele kanunlaşır. Dinde reform ve ibadet dilinin Türkçeleşmesi talepleri de o yıldır. 1929’da okullardan Arapça, Farsça dersleri kaldırılır, 1932’de TDK kurulur, peşinden ezan ve kametin Arapça okunması yasaklanır. Daha mı? İlahiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’ne, Ayasofya müzeye dönüştürülür.  Hafta tatili cumadan pazara alınır, dinî unvanlar kaldırılır. Bunlar da 1933-35 dönemindekiler. Arapçadan, Farsçadan gelen kelimelere yeni karşılıklar aranması da bu dönemde fena halde hızlıdır. Atatürk “dilsel anarşi”yi görüp arı dilden vazgeçerse de Öz Türkçecilik 1941’de yeniden tırmandırılır… Hem de 30’lu yıllardaki gibi: Dine kısıtlamalar getirilerek.

Dil meselesi bu perspektiften okunmalı. Bir başına değil. Osmanlı’yla ve Din’le birlikte. Veya şöyle: Öz Türkçecilik Arapçayla Acemceyi tasfiye etseydi sadece Arapçayla Acemceyi tasfiye etmiş olmayacaktı.[3]

Peki, süreci başlatıp işletenler kim? Mahutlar mı, kızıllar mı, komünistler mi? Olmazlar, bu süreçte rol almazlar, kesin; Arapçayla, Farsçayla problemi olanlar Kemalistlerdir çünkü. Mahutların isteseler de süreçte rolleri olamazdı hem, onlar 1927 Tevkifatı’yla içeri alınmışlardı, sonrasında ta 1989’a, Berlin Duvarı yıkılana kadar da hiç rahat yüzü görmediler.

Peyami Safa, bunları bilmez değil. Ama parçaları parçalarla doğru buluşturmuyor –sanırım siyaset gereği- bütünü gizliyor. O kadar ki çelişkili görünmekten bile çekinmiyor. Gerçi yıllar sonra, Harf İnkılabı günleri için Ergün Göze’ye dedikleri de biliniyor: “Günlerce odama kapandım, hafakanlar geçirdim.”[4] Tam bir şok. Travma. Belki de inkılabı eleştirmek, tasfiyeye karşı çıkmak için inkılabı peşin peşin altı okka etmek, tasfiyeyi olmazsa olmaz bilmek mecburiyetinin sonucu bu. Hani artistik buz pateni sporcuları da zorunlu hareketleri yaptıklarında serbestlere geçmekteler. “Arap harfini bilmeyen bir genç için Türk tarihinde ve Türk edebiyatında orta seviyeyi bulacak kadar derinleşmek imkânsız” (s. 55) diyen de Peyami Safa, “Yabancı kelimelere karşı açtığımız harbe yorulmadan devam etmeliyiz” diyen de aynı Peyami Safa. (s. 102). Yabancı kelimeden hem yana hem değil. “Lisaniyatın veya dilbilimin … adeta kanunlaşmış prensipleri, dilimizin alabildiğine özleştirilmesini isteyen müfritler tarafından layıkıyla bilinmiş ve hesaba katılmış olsaydı, dil inkılabı denilen hareket soysuzlaşmazdı.” (s. 212). Bu cümle de onun. Dil inkılabından yana Peyami Safa. Sonuçlarına rağmen inkılabı suçlu görmüyor. İlginçtir, aynı yazıda, “Dilde Özleşmenin Hudutları”nda şunu da diyor: “Dilde inkılap olmaz.” (s. 213).

Bunca çelişki, ancak kafa karışıklığı ile mümkün. Ama Peyami Safa için değil. Peyami Safa netameli alanlarda dili, düşünceyi ve ifadeyi özellikle karışık kullanıyor, bunu galiba kendisi için daha güvenli buluyor. Örnekleyelim: “Yüzde Yüzcülük İlleti” başlıklı yazıda ilk cümle: “Türk Dil Kurumunun ebedilik ölçüsünde yararlıkları vardır.” Yazık ki Kurum bir konuda kusurludur, Peyami Safa’yı Kurumdan soğutur. Nedir o? “Yüzde yüz Öz Türkçecilikte inat etmek.” Niçin kusurdur? “Çünkü TDK, kendisine ilimden ziyade, sınırlarını çizmediği ve mahiyetini tayin etmediği bir devrimciliği kılavuz olarak tanımıştır.” N’apar? “Osmanlıcadır diye Türkçemizin iliklerine işlemiş … kelimelerin katliamına devam eder.” Neden? “Atatürk’ümüzün de reddettiği bu yüzde yüzcülük peşinde kazanılan hayratı da berbat ettiğinin hâlâ farkında değildir.” Oysa ne yapmalılar? “İfratçı çoğunluk, TDK’yı yaratan Atatürk’ün, Kurum Türkçesiyle bir tek nutku olmadığını … unutmamalıdırlar. İlimden vazgeçtik, bari devrimcilerin şahı Atatürk’ün izinden ayrılmasınlar.” (s. 241-243).

Doğru! “Devrimcilerin şahı” bir değil, iki nutuk verir Kurum Türkçesiyle: İlki 3 Ekim 1934’te İsveç Veliahtı Güstav Adolf onuruna verilen yemekte,[5] ikincisi de 1 Kasım 1934’te TBMM açılışında.[6]

Peyami Safa dille, Türkçeyle ilgili hemen her problemle ilgilenmiş, çözüm için önerilerde bulunmuş bir isim. Bunların hiç söz edilmemişleri alıntı veya özet olarak şöyle:

Dil, büyük bir davadır. “Her büyük davaya iki uğursuz tip musallat olur: softa ve züppe. (s. 148).

Türkçeyi “Türkiye Türklerinin çoğunluğu tarafından kullanılan dil” diye tanımlayamayız, bu tanım halk için doğru, kültür dili için yanlıştır. (s. 152-153).

Dile devlet müdahalesi kasta bağlıdır; olur da, olmaz da. Milliyetçiliğin bir çeşidi de dil devletçiliğidir, bu olmaz. (s. 123,165).

“Dilin sadeleşmesini mürekkepten basite doğru gitmek” diye anlayanlar var. Yanlış. Mürekkep fiillerimize kıymak olur bu. (s. 140).

“TDK’nın dilimize kelime kazandırmak yolunda düştüğü büyük hatalardan biri de derleme yoluyla topladığı kelimeleri ortak dile mal etmeye çalışmasıdır.” (s. 262).

Argonun halk dili sanılması “halka inmek” milliyetçiliğinin sonucudur, atılan yabancı kelimelerin yeri argoyla doldurulmak istenmiştir. (s. 24-25, 183).

“Ben dil devrimciliğini, dil gerçeği karşısında ilk ifratlarından vazgeçen Atatürk’ümüzden fazla Atatürkçü olmak diye anlıyorum.” (s. 176).

Peyami Safa sanat-edebiyat, tenkit, üslup, roman vb konulardaki yazılarını da Sanat, Edebiyat, Tenkit’te topladı. “Üslup” başlığı altındakilerden dikkat çekenler şöyle: Şiirimize ve nesrimize “Genç Kalemler”le giren konuşur gibilik solculuğun propaganda aracı ve beşinci kol faaliyeti olup artık salgın halindedir.[7] Türkçüler bu akımı desteklemekte, solculuk da desteğini işçi, köylü argosunu edebiyata sokarak göstermekte.[8]

Ve son bir tane: Üsluba ait bir vasıf gibi görünen sadelik hakikatte mananın emrindedir ve plastik değerini ifade ettiği fikir veya ruh halinden alır.[9] (s. 173).

Başlığa bakıldığında yazının tamamlanmadığı düşünülebilir. Yazarın Türkçeye dair düşünceleri var yazıda, fakat diliyle, üslubuyla ilgili ne bir yorum var ne de örneklemeye gidilmiş. Şundan ki Peyami Safa’nın dil, Türkçe ve üslup hakkında dedikleri daha önemli.  Ayrıca romanı, hikâyesi, denemesi de dedikleriyle uyum içinde. Burada çelişki yok.

Yazı şimdi sahiden tamamlandı.

 


[1] Peyami Safa, Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca, Ötüken, İstanbul, ikinci basım: 1976, s. 85. (Bu kitaba ait sonraki dip notları metinde gösterilecektir.)

[2] Ömer Seyfettin, “Güzel Türkçe/ 4”, Bütün Eserleri Makaleler 1 [Haz: Hülya Argunşah, Dergâh, İstanbul,  2001, s. 236.

[3] Fazlası için bakınız: Necati Mert, Kelepir Sepet, Okur Kitaplığı, İstanbul, 2012, 208 s

[4] Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Kapı, İstanbul, üçüncü basım: 2008, s. 97.

[5] Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İst. Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2003, s. 246.

[6] Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK, Ankara, üçüncü basım: 1972, s. 426.

[7] Peyami Safa, Sanat, Edebiyat, Tenkit, Ötüken, İstanbul, dördüncü basım: 1979, s. 165-167.

[8] Peyami Safa, a.g.e. s. 173..                                                                         

[9] Peyami Safa, a.g.e. s. 173..

 

 

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net