Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

 

 

Necati Mert her şeyden önce bir öykü yazarı. Kendine özgü bir kurgu içinde tiplemeleri bazen hiç sezdirmeden, bazen de kalın çizgilerle gözümüzün önünde ayrıntılı birer resim gibi sergiliyor.

Diyelim sanatçı doğmuşsunuz. Şiir, öykü, roman ve çeşitli konularda yazılar yazıyorsunuz. Doğal olarak da yarattığınız bu güzellikleri başkalarıyla paylaşmak istiyorsunuz. Bu sizin hakkınız. Kimse bir şey diyemez buna. Amacınıza varabilmek için önünüzde tek bir seçenek var. Yazılarınızı gazete ve dergilerde bastırmak ya da kitaplaştırmak. Ama nasıl, sorun burada işte. Taşradasınız, havanız suyunuz belli. Sığmamaya başladığınız daracık sınırlarınızın cenderesinde bu isteğinizi yerine getirmek olanaksız. O zaman Metropol’ün kapısını çalmaktan başka bir olanak bulunmadığını anlıyorsunuz. Yazılarınızı edebiyat sultanlarının elinde bulunan dergilere, kitaplarınızı yayınevlerinden birine gönderiyorsunuz. Heyecanla, sabırla bekliyorsunuz. Aradan yıllar geçiyor. Dergilerde yazılarınız çıkmadığı gibi yayınevlerinden de bir telefon eden bile yok. Üzülüyor sıkılıyor, boğuluyorsunuz. Metropol’ün bu ilgisizliği karşısında sıkıntınız içinizde alev alev bir öfkeye, daha sonra kine dönüşüyor yavaş yavaş. Peki ama nedir Metropol denen bu aşılmaz ve sağır duvar? Bir adı ‘’İstanbul Dükalığı’’ysa bir adı da sözüm ona ‘’Kültür Merkezi’’. Bir ayağı namazgâhta, bir ayağı neden hayran olduğunu pek bilmediği şaraba ve kiliseye bulanmış, büyük görmekten ve taklit etmekten bıkıp usandığı Batı’da.

Taşranın Sesi

Yarısı ezan sesleriyle, yarısı Pera’nın çan sesleriyle sarhoş olmuş bir ucube. Geçmişe bakıyoruz. Değişen bir şey yok. Siyasal otoriteyi elinde tutan, taşrayı vergi toplamak ve gençleri askere almak dışında yok sayan, ulusun tepesinde yaşayan bir avuç azınlık. Buna çevresi su kanallarıyla çevrili bir kültür frengistanı da diyebiliriz. Kapıları dışa sımsıkı kapalı. Bu kapılardan hiç birini taşradaki gücünüzle aşamazsınız. Peki,  sosyetik derebeylerinin  yaşadığı,  tüm kültür olanaklarının kümelendiği bu siteye girmeyi başaran kimse yok mu? Olmaz olur mu? Var elbette. Sait Faik gibi doğduğunuz kasabayı unutup Burgazadalı olmayı kabul ederseniz siz de muradınıza erebilirsiniz. Aksi durumda değerinizle aşamadığınız duvarları aşıp kaleyi fethedebilmek için tek yol kalıyor önünüzde. O da kıyasıya dövüşmek ve böylece bütün iktidarların ihmal ettikleri, yalnız oy avcılığı için göstermelik yatırım yaptıkları taşranın sesini duyurmak. Bunu başarır ya da başaramazsınız, ama hiç olmazsa kültürümüze ve edebiyatımıza sahip çıkan, özgür düşünceden yana tavır koyan biri olarak namınız kalır belki tarihte.

Peki, her şey çok güzel de böylesine bir kavgayı göze alabilen biri ya da birileri var mı diye sorulabilir? Var elbette. Sayıları da her gün biraz daha artıyor. Örneğin,  değerli ozan Ahmet Özer’in danışmanlığında yayımlanan “Kıyı” dergisi. Futboldan sonra taşrayı başarıyla Metropol’e taşıyan bir kültür belgesi. O da bu kavganın içinde. Ama ben sözü yine on beş yıllık dostum öğretmen değerli öykü yazarı taşra için durup dinlenmeden dövüşen Necati Mert’e getireceğim. Anlatmam gerektiğine inanıyorum. Güzel için dövüşenler karanlıkta kalmamalı, Ben onu gerçek kültür ve ulus olarak nitelediği taşrayı savunmak için ilgisizliğinden yakındığı İstanbul Dükalığı’na karşı verdiği amansız savaşın tozu dumanı içinde tanıdım. Çelebiydi, konukseverdi. Ne olursa olsun, düşüncelerini saygı ve nezaket sınırlarını zorlamadan söyleyen biriydi. Politika kumkumalarının bilerek ihmal ettiği taşranın önemini çok iyi kavramıştı. Israrla vurguladığına göre taşra bizim kültürümüzdü. Düşüncelerimizin odak noktasıydı. Kesinlikle görmezlikten gelinmemesi gereken bir gerçekti bu. Bana sık sık yinelediği, çoğuna katıldığım bu düşüncelerini öğrendikten sonra elimden geldiğince onu hep izledim.

Gerçek Kültürümüz

Metropol’ün sırt çevirdiğine inandığı, gerçek kültürümüz olarak gördüğü taşrayı savunmak için yerel basından ve her türlü sanat dergilerinden yararlanma yoluna gitmesini hiç yadırgamadım. Adapazarı’nın belli başlı iki gazetesinde yayımlanan birçok yazısında görüşlerini ortaya koyarken hatır gönül tanımadı ve köre kör, topala topal demekten hiç çekinmedi. Hele özel radyo ve televizyonların kurulması dönemini fırsat bilerek hazırladığı kültür ağırlıklı konuşmalarında hep taşrayı, onun bağrından çıkan değerleri, taşranın bir gün iyice güçlenerek ve gerekli olanaklarla donanarak sağır sultanlardan bu ilgisizliklerinin hesabını soracağı görüşünü büyük bir beceriyle savundu. Hiç unutmadım. Bir gün bu korkunç mücadelesinde yorgun düştüğünü ve umudunu yitirir gibi olduğunu gördüm. Buna çok üzüldüm. Onu biraz olsun avutabilmek için dünyadan cesaret verici güzel örnekler verdimse de beni dinlemedi bile. Taşra, kültür ve ulusumuzun kendisiydi ama her türlü gücü elinde tutan İstanbul Dukalığı’nın kale duvarları yıkılmayacak kadar kalın ve sağlamdı. Ne denli saldırırsan saldır, kendi kendini yiyerek ve kemirerek tükeneceğine inandığı Levantenlerin dünyasına kapılarından birini açıp girmek olanaksızdı. Savaşını yarıda bırakacağına ve tam bir bozguna uğradığına inanır gibi olduğum bir sırada yeniden ayağa kalkıverdi eskisine oranla daha büyük bir inançla. Kişiliğini yitirmiş İstanbul’a sesini duyurabilmek için bu kez cephe değiştirdi ve elindeki olanaklardan yararlanarak Çarksuyu Yayımcılık’ı kurdu. Böylece çok sevdiği taşrayı yani asıl kültürümüzü küçümseyen ya da yok sayan, Batı taklitçisi, Frenk kırması İstanbul’u, daha doğrusu gururundan geçilmeyen şu Bizans artığını tıpkı Fatih gibi gemilerini karadan yüzdürerek arkadan kuşatıverdi. Ben buna çok sevindim. Nasıl sevinmeyeyim? Artık yalnız futbol ve güreş değil, taşra kültür alanında da sesini iyice duyurmaya başlamıştı. Bu ses aynı zamanda Sait Faikler’in, Kerim Korcanlar’ın, sadece kabak ve patates yetiştirdiğini sandığımız Adapazarı’nın değil, ruhlarımızda gürül gürül akan Sakarya’nın sesiydi Derken günlerden birinde postacım bu zaferin meyvelerinden ikisini elime tutuşturuverdi. Bunlardan biri Necati Mert’in on dokuz öyküsünü içeren ‘’Minnacık Bir Uçurum’’ adlı kitabı, öteki de yazarı, okuru, dili, edebiyatı, özellikle öyküyü, ödülleri ve Metropol’ü sorgulayan yazılarını içeren ‘’Paytonun F’si’’adlı yapıtıydı. İki kitap da çok nefis bir kapak içinde kuşe kâğıda basılmıştı. Çok inceledim, hiçbirinde en küçük bir hataya rastlamadım. Taşra ya da Sakarya bunlarla ne kadar övünse azdı. Çok heyecanlandım. On beş gün süreyle bu güzel yapıtlarla oturup kalktım hep. Daha önce de söyledim, amacım bir kültür savaşçısının hafife alınan taşra uğruna neler yaptığını anlatmak, benim içinde doğup büyüdüğüm Adapazarı’nı daldığı derin uykudan uyandırmaktı. Birçok kişinin artık uyanmış olduğunu çok iyi biliyorum ama Adapazarı’nın tarihi uyuşukluğundan kurtulduğuna daha inanamıyorum. Ne diyeyim? İnşallah yanılıyorumdur.

Bir Kültür Savaşçısı

Yukarıda da belirttiğim gibi Necati Mert bir kültür savaşçısı olduğu kadar güçlü bir öykü yazarı da. Onun bu edebiyatçı kişiliğinden söz etmeden geçemeyeceğim. Hatta şu gerçeği vurgulamam daha yerinde olur. Necati Mert her şeyden önce bir öykü yazarıdır. Kendine özgü bir kurgu içinde tiplemeleri bazen hiç sezdirmeden, bazen de kalın çizgilerle gözümüzün önüne ayrıntılı birer resim gibi sergilerken ipek tellerinden oluşan ipleri elinden hiç bırakmıyorsa da her şeyin onda başlayıp bittiğini hiç hissetmiyorsunuz. ‘’Ah bu da olur mu hiç canım’’ dedirtmiyor insana. Yazarımız öykünün ne olduğunu, ne olması gerektiğini çok iyi biliyor. Okura fotoğrafını verdiği insanların çoğu yöresinin, yani sevgili taşrasının insanları. Tümünü çok iyi tanıyor. Olayı en ince yerinden yakalayıp okuru hiç şaşırtmadan birkaç sayfada söyleyeceklerini dile getiriveriyor. Anlaşılmazlıkların, karanlıkların dünyasına gömülüp gitmiyor hiç. Öykünün konudan çok tipleme olduğunu ve bu zorun da yalnız duru, kolay anlaşılır bir dille gerçekleştirilebileceğinin bilincinde. Öykülerin hepsi çok güzel, ama ben ‘’Vahit Efendi’’den sonra en çok ‘’Kartpostal Titreşim’’adlı öyküyü sevdim. Kartpostal sergisinde resmini gördüğü bir kızdan yola çıkarak sosyal bir yaraya parmak basması ve bunu çok başarılı bir biçimde işlemesi karşısında hem şaşırıyor hem de derin derin düşünüyoruz. Öykücü nedir zaten? Masal anlatan ve Nişantaşı sosyetesine hoşça vakit geçirten adam mı? Bazıları için öyleyse bile Necati Mert için böyle bir şey yok. Nitekim kavgasını tüm öykülerinde de sürdürüyor gizliden gizliye ve her konudaki düşüncelerini yarattığı tiplerin içine gizlenerek açıklayıveriyor her birini acı ilaçlar gibi tatlı ve renkli kapsüller içine koyarak. ‘’Beğenmek Seni’’ adlı öykü bunun tipik bir örneği bence. Bu öykülerde sorunlardan, sosyal ve kişisel kaygılardan başka bir şey yok mu? Olmaz olur mu hiç? Necati Mert aynı zamanda çok iyi bir gözlemci. Öyküsüne sürükleyicilik kazandıracağına inandığı hiçbir şeyi görmezlikten gelmemesine bu nedenle hiç şaşmıyoruz. Ayrıca mekân denen unsurun önemini çok iyi kavramış. Olayın içine hiç beklenmedik kapılardan birini, açıp girerken doğayı gözardı etmemesi de bundan. Kendisi kabul etmese de, hiç şiir yazmasa da, hatta şiirden hiç anlamadığını söylese de Necati Mert aynı zamanda bir şair. Nitekim bu özelliğinden bol bol yararlanıyor her fırsatta. İyi de yapıyor. Kuruluğa kaçmamanın en kestirme yolu budur. Her şey, hatta sesler bile çok renkli. Bazen üç beş satırı mora, ala yeşile bulayıveriyor. Necati Mert bu özellikleriyle kime mi benziyor? İlle birine benzemesi mi gerek yani? Hiç kimseye benzemiyor. Yalnız kendisine benziyor. İnsanları, doğası, gökyüzü, ağaçları, endişeleri, umutları ve karamsarlıkları hep taşralı. Fazla uzatmaya gerek yok. Necati Mert diliyle, anlatımı ve kavgalarıyla başarılı bir öykü yazarı. ‘’Kıranlar hep oldu: Bereket versin geliştirenler de’’ adlı incelemesiyle çok iyi bir eleştirmen olduğunu kanıtladığı da bir gerçek. Bu nedenle çok güçlü bir şair olan Çiğdem Sezer’in piyasa şiirinden uzak olan ‘’Kanadı Atlas Kuşlar’’ adlı güzel şiir kitabının mor ötesinden altın tozu eller gibi onun tarafından incelenmesini büyük bir şans olarak değerlendirmeden edemiyorum.

Sözümü burada bağlamak zorundayım. Necati Mert bir taşralı olarak kapılarını açmadığı İstanbul Dükalığı’na ya da Yalan Rüzgarları’nın estiği Medya ve Metropol’e karşı yıllardan beri sürdürdüğü savaşını kazanmış gibi görünüyor. Yakında Taşra ya da onun değişiyle öz kültürümüz egemenliğini ilan ederse şaşmam. Şimdi bozguna uğramak sırası dilimizi ve kültürümüzü beş yüz yıl Arap’a ve Acem’e bulayan, son günlerde de Türkilizce konuşmaya başlayan bu ‘’Bizans Artığı’’na geldi galiba. Görmüyor musunuz, daha şimdiden İki Telliler’e kaçtı bile. 

Minnacık BirUçurum, Necati Mert, Çarksuyu Yayımcılık, 142 s.

Diğerleri

PARK, "ALT YANI BİR PARK" DEĞİLDİR Beytullah Emrah Önce, Tasfiye, Sayı: 51, Ocak-Şubat 2016

GÖNÜLLER KÜÇÜLDÜ Cihad Şahinoğlu, Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

BİR ŞEHRİ ÖRMEK: "HİKÂYEM ADAPAZARI" Temel Karataş, 25 Aralık 2008

ADAPAZARI'NDA KIRK YIL  Yasin Şafak, Tasfiye, Sayı: 46, Ocak-Şubat 2014

MEMLEKET İÇRE BİR KİTABEVİ  Erdem Dönmez, TYB Akademi, Sayı: 10, Ocak 2014

MEMLEKET GİBİ KİTABEVİ  Beytullah Önce, Sakarya Yeni Haber, 1 Aralık 2013

TAŞRADA KİTAPÇI OLMANIN ÖTESİ  Özge Atasel, AGOS Kitapkirk, Sayı: 60, Kasım 2013

"MEMLEKET KİTABEVİ"NDEN İNSAN MANZARALARI  Temel Karataş, Milliyet Kitap, Ekim 2013

NE GOOGLE'A NE DE BAŞKA BİR KRONOLOJİYE GİRMİŞ BİR TARİH  Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, Sayı: 658, 25 Ekim 2013

MEMLEKET GİBİ BİR KİTABEVİ  Bir Gün, 05 Ekim 2013

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Adnan ÖZER, Radikal İki, Sayı: 15, 19 Ocak 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert'e SAÜ tarafından Fahri Doktora ünvanı verildi...

ÖMER SEYFETTİN VE KİMLİK  Hale Kaplan ÖZ, Yeni Şafak, 5 Eylül 2004

OKUR KİTAPLIĞI'NDAN ELEŞTİRİ KİTAPLARI  Hakan ARSLANBENZER, Fayrap, Sayı 48, Şubat 2012

ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"ZAMANSIZ"  Cemile SÜMEYRA, Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012 

ZAMANSIZ ÖYKÜLER  Efe ERTEM, Kitap Zamanı, Sayı: 74, 5 Mart 2012

DİL, TARİH VE EDEBİYAT ÜZERİNE DENEMELER: "KELEPİR SEPET"  Yusuf YAVUZYILMAZ, Ayraç, Sayı: 32, Haziran 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net