Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
KIRSALDA YAŞANMAZ 28 Mart 2015

 

 

Tabiatta, kırda kırsalda yaşanmaz. İddialı mı oldu? Kendi adıma konuşayım: Ben yaşayamam. Elli iki pazarın pek çoğunda çevreye çıksak, ormansı bir ağaçlıkta gezinsek, yemeğimizi bir kır lokantasında ya da bir balıkhanede yesek de bu böyle: Haftada bir giderim, sinirlerim yumuşar, yüzüm güler, ama kırda yaşayamam.

Merhum Hüsnü (Gürsel) Hoca’dan duymuş idim: Tabiat konulu yarışmaya gönderilen fotoğrafların nasıllığına bakarmış jüri üyeleri ilkin. Tabiat bir başına mı, değil mi? Bir başına olmalıymış. Yani insan eli değmemiş. Diyelim ağacın gövdesinde balta izi var, yahut tekerlek izine benzer bir çift çizgi az ötede koyuluğa karışmakta… Mansiyon şansı bile olmazmış böylesi bir fotoğrafın. Balta ve tekerlek tabiatta yokmuş çünkü. Fotoğrafa da girmemeliymiş.

Ömer Seyfettin de, tabiatla güzelliği birlikte düşünmez. Ona göre “estetik güzellik” sanatta vardır, o da insana aittir. Yahut şöyle: Zümrüt dağlar, mor sisli ormanlar, gümüş köpüklü çağlayanlar “bediî hars”a sahip insan için güzeldir. İnsan güzellik kavramını yaratır önce, sonra onu sanata aktarır; “tabiî güzellik” kavramın tabiata tatbikinden başka bir şey değildir. Kavramdan mahrum kalmışlar, kalmamışların tabiattan duyduklarını asla duymaz. Nasıl ki tabiatın aslî canlıları da duymaz. Güzelliğin tabiatta “meknuz”/gömülü olduğu fikrine katılmaz Ömer Seyfettin. “İzmit Körfezi’ne gidiniz. Sapanca Gölü’nün etrafında dolaşınız” der, “Ne manzaralardır!” Peki, oralardan hiç bir şair, bir ressam çıkmış mıdır? Hayır! Güzellik tabiatın olmazsa olmazı olsaydı, kendini gösterirdi her halde, şair de, ressam da çıkardı. Nitekim ne dağlık ne taşlık ne çıplak yerler vardır, oralardan sırf “bediî hars”ları sayesinde ne sanatkârlar yetişmiştir.

Tabiat ilkeldir. Çıplaktır. Çiğdir. Biziz onu güzel gören.

Ömer Seyfettin anlatıyor: Arap emiri, Mecnun’un aşkını işitince Leyla’yı merak etmiş, aratıp buldurmuş, getirtmiş. Bakmış, kara kuru, cılız bir şey Leylacık. “Mecnun’u kendine nasıl meftun ettin?” diye sormuş emir, “Hiç güzel değilsin.” Leyla’nın verdiği cevap, bakan gözün lehinedir –bakılanın değil: “Ya emir! Sen bana kendi gözünle bakıyorsun. Bir kere de Mecnun’un gözüyle bak. Güzelliğimi göreceksin.”  

Leyla’nın cevabı, tabiatı hiç mi hiç sorgulamadan güzel bulanlara verilebilecek en güzel cevap. Fakat şehrin karmaşasından, gürültüsünden yorgun düşüp biraz gevşemek, hafiflemek için pazardan pazara da olsa tabiatın kucağına atıyorsak kendimizi, dediklerime inanacak kimse bilmem çıkar mı? Zor. Belki de imkânsız.

Şöyle sürdüreyim: Tabiatta balta yok, tekerlek yok. Araba da yok. Tabiatta fakat sivri taş var, rüzgârın yuvarladığı şu bu da var; insanoğlu buralardan aldığı ilhamla yapıyor baltayı. Tekerleği buluyor. Ve arkası geliyor. Süreç bugün de hayatta. Diyeceğim, kültür, mülkiyet, kişilik ve hukuk ilişkilerinin kristalleşmiş mekânları olan bugünkü şehirler, sanayi bölgeleri, metropoller, su boylarındaki ilk şehirlerin devamıdır.

Şehir yorar insanı. Bitkin düşürür. Şehir insanı dört gözle bekler cumartesiyi, pazarı. Kıra kırsala çıkar, oksijen alır, hafifler, yüzü güler; ama tabiat sakinleştiriyormuş, evi tabiata taşıyayım öyleyse, demez, akşamla yeniden şehre döner. Şehirler şehir olsalar bari! Evet, değiller. Dağınıklar. Pisler. Hafızasızlar. Kalabalıklar. Daha neler neler! Öyleyken şehir yine çeker insanı. İnsan çıplak tabiatta yaşayamaz çünkü. Nasıl ki bedenen de çıplak kalmamış, giyinmiştir. Şehir de alet yaparak, insanla insan, insanla kurumlar arasındaki ilişkileri çeşitlendirip derinleştirerek giydirir kendini.  Yahut şöyle: Şehir kurmak vardır insanın fıtratında.

Nasıl kurulur bir şehir? Tabiata el atarak. Ki tabiatta bir yer yaşanabilir bir hâle ancak böyle sokulur. Ev yapar insanoğlu. Yol yapar. İbadethane yapar. Okul yapar. Çarşı. İmalathane. Bayramyeri. Yönetim evi. Velhasıl kendi çıplaklığını örttüğü gibi tabiatı da örter, giydirir. Tabiat kostümsüzdür. “Yer” denir ona. Ne zaman ki el atılır, dönüştürülür, “mekân” olur adı. On sekiz bin âlemin yaratılması da Allah’ın “Kün!” (Ol!) emriyle olmamış mıdır? Kökleri aynıdır iki sözcüğün.

Şehir, “yer” değil “mekân”dır yani. Onu “mekân” yapan da hayat tarzı, maddî ve manevî varlığı, fikir ve sanat gücü ve bilgi düzeyiyle ilgili niteliklerinin hepsi. “Medeniyet” dediğimiz de işte bu muhtevadır. Hz Peygamber, Mekke’den Yesrib’e gider, Hicret’le bir şehir kurar orada, adını da “Medine” koyar. “Medenî” oradan gelir, “Medine’de yaşayan” demektir. Sözcüklerin anlam genişletip “şehir” ve “şehirli” anlamlarını alması daha sonra.

Özetle, medeniyet’in şehir’le ilgisi gayet açık. Peki, neden “Medine” denmiştir Yesrib’e? İlk İslam şehridir orası. “Medine”, “medeni”, “medeniyet” sözcüklerinin kökündeki üç harf –bilir misiniz- “din”in de kökündeki üç harftir: D, Y, N.

E, şimdi gel de sorma: Tabiat, medeniyetle bağdaşır mı?

Diğerleri

KİRLİ İŞ 14 Kasım 2017

III. MİLLÎ KÜLTÜR ŞÛRASI 14 Mart 2017

GORKİ'NİN HAYATINDAN ON YIL 28 Temmuz 2016

FUARLAR VE MALATYA 14 Mayıs 2016

"GENÇLER! KIRMIZI GÜLLER!" 28 Ekim 2015

KENT VE KENTLEŞME 28 Ağustos 2015

EDEBİYATLA 84 YIL 14 Ağustos 2015

AHMET VEFİK PAŞA 28 Temmuz 2015

NALBUR 14 Temmuz 2015

SAÖP'NİN 510. HAFTA BASIN AÇIKLAMASI 28 Haziran 2015

ÜÇ ALINTI yahut NEDEN BÖYLE OLDU 14 Haziran 2015

KÜRTLER 28 Mayıs 2015

ÇİNGENELER 14 Mayıs 2015

KIRSALDA YAŞANMAZ 28 Mart 2015

YAŞAR KEMAL'Lİ BİRKAÇ HİKÂYE 14 Mart 2015

İKİ TAYYARECİ 14 Şubat 2015

ÂFET ILGAZ İÇİN 28 Ocak 2015

HATÂYÎ 14 Ocak 2015

GELELİM FATİH'E 28 Aralık 2014

İHTİLAL 14 Aralık 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net