Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

 

 

Ömer Seyfettin’in bir zamanlar yerinde saymış, hatta geride kalmış “Sade Dil”i, hayli zamandır yükselen grafik çizmekte; -sel/-sal dilcileri, “Öz Türkçe” eski itibarını kazansın için çoğu hileli ve sahte yeni savunmalar deniyor ama manevra yaptıklarıyla kalıyorlar.

Sade Türkçe ile Öz Türkçe ta “Genç Kalemler”den beri karıştırılır. Belki öncesine de gider. Bugün karıştıranların, daha doğrusu, ikisinin de aynı olduğunu sananların içinde yaşlı başlı bir romancı ile dil üstüne düşünmüş, yazmış, romanlarıyla da bilinen sivri kalemli bir gazeteci, hatta edebiyat prof’u da var. Hiç mi hiç karıştırmamaları gereken branş insanları… Öz Türkçecilere fazlasıyla güvenmiş olmalılar.  Çünkü iki Türkçenin birbirlerine taban tabanalıklarını bilip de bunu “çok defa kasten” gizleyen başka grup yok.

Ömer Seyfettin ve arkadaşları Ali Canip’le Ziya Gökalp “Genç Kalemler” dergisinde “Yeni Lisan” hareketini başlattıklarında karşılarında Fesahatçılarla Tasfiyecileri buldular. Fesahatçılar dile dokunulmasını hiç mi hiç istemeyen tutuculardı; dildeki Arapça, Farsça kelimeleri hem de kaynak dilin kurallarınca kullanmaktaydılar. Ömer Seyfettin ve etrafındakiler için bu dil “iskolastik”tir. Şöyle ki Tanzimat’la girilen Batı medeniyetinin en temel özelliği “millet/milliyet” olup o da “hars”a dayanır. Oysa Doğu “ümmet” tabanlıdır, “Tanzimatçılar  ‘harsla milliyeti’ bilmedikleri için” Batı’yı “büyük bir Hıristiyan âlemi” olarak görüyor, o medeniyete “ümmet halinde” girilsin istiyorlardı. Ancak ne Batılı olunabildi ne de Doğulu kalınabildi. Tanzimat’ın çağrışımı “ikilik” oldu hep. Dil ve edebiyat da etkilendi. Millet döneminin dili “halk dili”dir, halkın konuşma dilidir, Tanzimat’ta bunun farkına varılmışsa da dil birliği sağlanamamıştır. Eski dönemin ağır dili ile konuşma dilinin sadeliği 1910’lu yıllarda, Tanzimat’tan yetmiş küsur yıl sonra bile yan yanadır.

Yeni Lisancılarla Tasfiyeciler birbirlerini karşılıklı eleştirir, suçlar. Fesahatçılar diyecekleri yokmuş gibi kenarda durur, olup biteni oradan izler. Kavganın iki grup arasında geçmesi tasfiye’yi iki grubun da yöntem seçmesi nedeniyledir. Yeni Lisancılara göre “ateş od’dan, keder kaygu’dan, Allah Çalap’tan Türkçedir.” Oysa kök bakımından Türkçe olanlar “od, kaygu, Çalap”tır. Diğer üçü: “ateş, keder, Allah”tan ilki kök olarak Farsça, diğer ikisi Arapçadır; ancak dile öyle yerleşmişlerdir ki kökü yabancı da olsa kullanım onları Türk(çe)leştirmiştir. Keza “kalp, maraz, millet” de “Türkçeleşmiş Türkçe”lerdendir, fakat özbeöz Türkçe olan “yürek, sayru, bodun”dan daha Türkçedirler.

Tasfiyecilik, dili Arapça ve Farsçanın hem kelimelerinden hem kurallarından temizlemek, Türkçenin kurallarını işler kılmak, dilden çıkarılan kelimelerin yerine de Türkçelerini, gerekirse Doğu Türkçesinden alıp koymak düşüncesindedir. Yani Tasfiyecilik, yabancı kelime düşmanlığı olup, Fesahatçılığın yabancı kelime dostluğuyla siyah-beyazdır; ama bu karşıtlık görünüştedir, özde ikisinin de dili kolektif hafızada yaşamayan kelimelere dayanır çünkü.

Yeni Lisancılar diğer iki görüşün yanlışlarından aldıkları dersle kendi doğrularını bulurlar. Temkinli ve dengecidirler. Orta yolculuğu sosyopsikolojik bir güdüyle seçmişlerse de bunu sahiplenip iddiaya dönüştürmüş, sosyokültürel bir alana taşımışlardır. Makul ve mantıklı ve uygulanabilir görüşleri, “Dil, cümledir” tanımında özetini bulur. Fesahatçılar olsun, Tasfiyeciler olsun dili kelime olarak görür, bu yüzden de yabancı kelimeler için “Hiç eksiksiz kalmalı!” veya “Hiç eksiksiz gitmeli!” derler. Toptancıdırlar. Yeni Lisancılar ise dile yerleşmiş, konuşma diline girip Türk(çe)leşmiş yabancı kelimeleri atmayı asla düşünmez. Ömer Seyfettin der ki: “(Vatanımızda) nasıl yabancı düşmanlar bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkleşmemiş ecnebi kelimeleri, ecnebi kaideleri istemeyiz.” Buradaki “Türkleşmemiş ecnebi kelimeler” ifadesi Türkleşmişlerin kalabileceğini söylemiş olur, fakat Tasfiyeciler, zaman zaman da Fesahatçılar bunun yetmezliğini biraz da alaylı dillendirirler: “Bu mühim bir şey değildir; mademki Arapça ve Acemce kelimeler yine kalıyor, eski lisanla yeni lisanın o kadar büyük bir farkı yok.” [1] Var. Tasfiyeciler verili dilin bütünüyle dışına çıkar. Yaptıkları “tehcir”dir, dili sürgün etmektir; Yeni Lisancılarınki ise verili dil içinde “düzenleme”dir. Sadelik.

Ömer Seyfettin bu üç grubun özellikleri üzerinde durur sık sık, “Tasfiyecilik Başka” da onlardan biri -13 Ekim 1919’da “İfham”da yayımlanır. Ömer Seyfettin’in şikâyeti Yeni Lisancılarla Tasfiyecilerin “çok defa kasten” karıştırılmalarınadır. Amaçlarının Türkçeyi korumak değil “sadelik, tabiilik cereyanını durdurmak” olduğu söylenir. Farklılıklar üzerinde yine durur Ömer Seyfettin, Tasfiyeciliği dergi adıyla da ayrıca somutlaştırır: “Hâsılı, (Tasfiyecilerin istediği), konuşulmayan bir lisan vücuda getirmek! On sene evvel çıkan ‘Türk Derneği’ mecmuasında bu temayül apaşikâre gözükür.” [2]

Haklı mıdır Ömer Seyfettin? Agâh Sırrı Levend, derneğin 1909’daki kurucuları ve sonraki üyeleri arasında tam bir düşünce birliği olmadığını, Tasfiyecilerle Arapça, Farsça yanlılarının, hatta konuya sadece siyasal açıdan bakanların dernekte bulunduklarını söyler.[3] Derneğin beyannamesi devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ifade eden Anayasa maddesine atıfla başlar, dokuzuncu maddesinde de, “[D]erneğin yazacağı eserlerde kullanacağı lisan en ‘sade’ Osmanlı Türkçesi olacaktır” ifadesi yer alır. Metnin, gayri Türk unsurları ürkütmemek için dikkatli kullanılmış bir dili varsa da bu dikkat derneğin dilde Türkçülüğünü örtmeye yetmez. [4]Dokuzuncu maddede geçen “sade” kelimesi “tasfiye”yi örtmek için mi kullanılmıştır acaba? Mümkün. Ama Ömer Seyfettin de, Ali Canip’e Yakorit’ten yazdığı, “Genç Kalemler” hareketini tetikleyecek olan 28 Ocak 1911 tarihli mektubunda, dilimizin perişanlığını söyler önce, hemen peşinden de çaresini: “Bu lisanı zaman ve vâkıfane bir sa’y ‘tasfiye’ eder. Ben işte edebiyattan vazgeçtikten sonra … bu ‘tasfiye’ye de yardım edeceğim.” Arapça, Farsça tamlamaları lüzumsuz bulur Ömer Seyfettin, süs sayar, bunun da çaresi yine  “tasfiye”dir: “Eğer terkipler terk olunursa ‘tasfiye’de büyük bir adım atılmış olmaz mı?” [5] Sadelikle Tasfiyeciliği taraflar da mı karıştırıyor acaba? Yoksa aralarındaki farkın derece farkından ibaret olduğu mu söylenmiş oluyor? 1910’lu yılların ilk yarısı için hepsine ihtimal edilir.  Çünkü Türk Derneği’nde hem Türk lehçelerini birleştirmek hem de Türkçeyi bütün yabancı etkilerden arındırıp etnik sınırları içine çekm isteyen tek bir Tasfiyeci vardır: Fuad Köseraif.[6]

İstanbul’da 1872 yılında doğan Köseraif Galatasaray Sultanîsi’nden sonra eğitim için Viyana’ya gider, dönüşünde orduya girer, Enver Paşa’nın hışmına uğradığında ordudan emekli edilir. Türkçenin ıslahı ve yaygınlaştırılması üstüne pek çok makale kaleme alır. Döneminde bir benzeri daha yoktur. Dil reformu veya dil devriminden anladığı, Arapça ve Farsçadan geçmiş bütün dil kurallarıyla kelimelerin atılması, boşluklarının çeşitli Türk lehçelerinin imkânlarıyla doldurulması, yetmediği durumlarda Türkçe köklerden yeni kelimeler türetilmesi, özetle Türkçenin “öteki” dillerle ilişkisinin kesilmesiydi.[7]

Bu dil tartışmaları Cumhuriyet döneminde de hız kesmeden, fakat Tasfiyeciliğe meydan aldırılarak sürer; hele ki 1932-35 arası Uriel Heid’ın nitelemesiyle “dilsel anarşi”ye varır Öz Türkçecilik. Atatürk vazgeçer Öz Türkçecilikten, kraldan çok kralcılar, günlük dilin kimi kelimelerini yabancıdır deyip dilden sürmeyi Atatürk’ten sonra bile bırakmazlar. Eylül 1941’de İsmet İnönü “gerçek bir ulusal dilin yaratılması için … Türk aydınlarını uyaran bir bildiri” yayımlar, bir de örnek olarak nutuk verip, Öz Türkçeciliği yeniden ateşlendirir.[8]

Agâh Sırrı Levend bu tartışma gruplarının 1949 yılında bile varlıklarını koruduğunu söyler ve üç grubun amaçlarını “şu biçimde” özetler: “1. Bütün yabancı kelimeleri dilden atmak. 2. Dile hiç dokunmamak. 3. Yabancı kurallarla birlikte yabancı kelimeleri de atmak, ama halk arasında yaşayanlara hiç dokunmamak.” Birinci düşünce eski Tasfiyeciliğe denk düşer, temsilcisi Nurullah Ataç’tır. İkinci düşünce dilde sadeleşmenin “tabii tekâmül”le olması gerektiğini seslendirir. Muhafazakârdır. Agâh Sırrı Levend’in şikâyeti –ilginçtir- Cumhuriyet’in Tasfiyecileriyle Muhafazakârlarından değil de üçüncü gruptan olur: “Tasfiyeciler, bütün yabancı asıllı kelimeleri atmak, ‘muhafazakârlar’ ise hiçbirine dokunmamak düşüncesindedirler. ‘Mutedil’ diyebileceğimiz bu gruptakiler ancak esasta birleşmişler, düşüncelerinin ve isteklerinin sınırını çizmemişlerdir. Kelime almak ve atmakta ölçüleri nedir, yabancı kurallar derken amaçları nedir, terimler için ne düşünüyorlar? Bütün bu noktalarda düşünce birliği yapmış değillerdir. Bunun içindir ki, bir yandan Tasfiyecilerin, öte yandan da ‘muhafazakârlar’ın saldırısına uğramakta ve bu yüzden çalışmalarına bir doğrultu verememektedirler. Bu durumun dil devrimi için bir tehlike olduğuna kuşku yoktur.” [9]

Cumhuriyet’in “Mutedil” dilcilerini, yani “Yeni Lisancılar”ını, yani “Sade Dilciler”ini ölçüsüzlükle, netsizlikle eleştiriyor Levend; iki taraftan saldırıya uğramalarını da galiba müstahakları görüyor. Oysa bu hareket ne “Genç Kalemler” zamanında ölçüsüzdü ne de Cumhuriyet’te. Esnek ölçülüydü, bu da dilin kıpır kıpırlığıyla uyumlu bir ölçüydü. Agâh Sırrı Levend, artı olarak, Türkçenin Osmanlıdan Cumhuriyet’e bütün karmaşası ile miras kaldığını, bundan kurtulmak gerektiğini de düşünmekte. Diyor ki: “Güdülecek iki yol vardı: a) Türkçenin gelişmesini … rastlantıya bırakmak. b) Gelişmeyi hızlandırma ve Türkçeye yeni bir biçim vermek için çalışmalar ve ileri atılımlar yapmak. / Devrimciler ikinci yolu tutmuşlardı. Bu, harf devriminin kaçınılmaz bir sonucuydu.” [10]

Agâh Sırrı Levend, Cumhuriyet’in Yeni Lisanını ölçüsüz ve karışık, ve tehlikeli buluyor. Tehlikeli olduğu doğru. Ama dil için mi? Hayır, tam da Levend’in dediğince: Dil devrimi için tehlikelidir. Dil milletindir çünkü. Devlet müdahalesini istemez. Yeni Lisancılar da bunu bildiklerinden dille uyum kurarlar, müdahalecilerle değil.

Dil devrimcilerinin bir cambazlıkları daha var. Yeni Lisanı Türkçenin gelişmesini rastlantıya bırakmakla, ölçüsüz ve karışık olmakla suçlayıp Tasfiyeciliğin yolunu açıyor, dahası bunu da Harf Devriminin kaçınılmaz sonucu gibi gösteriyorlar. Sanki Harf Devriminin dokunulmazlığı vardır. Yaptıkları tasfiyecilik iken adını sadelik koymaları da ayrı. Agâh Sırrı Levend ki Ataç’ın tasfiyeciliğini över, devrimciliğinden şüphe etmez, Türkçenin Ataç’la büyük yol aldığına inanır, fakat çok kıymetli kitabının adını neden “Türk Dilinde Gelişme ve ‘Öz Türkçeleşme’ Evreleri” koymaz da “Türk Dilinde Gelişme ve ‘Sadeleşme’ Evreleri” diye koyar? Hele ki kitabında Türkçenin “bugünkü durum”uyla ilgili şu cümle varken: “Öz Türkçe zafer yolundadır.” Gerçi hemen peşinden, “Öz Türkçecilik ‘tasfiyecilik’ sayılmamalıdır”[11] da gelir; gelir de inanılır mı? Nurullah Ataç, Tasfiyeciliğini itiraf eder çünkü: “‘Genç Kalemler’ dergisinin yaptığı devrimle kalmadık, kalamazdık.” Seleflerinden empatiyi de esirgemez: “(‘Genç Kalemler’i) çıkaranlar, o dergide yazanlar ancak o kadar yapabilirlerdi, onlardan sonra gelenler daha da ileri gideceklerdi, gitmeleri gerekli idi.” Fakat yine de fazlasını bağışlamaz: “Gittiler… Gülelim onlara! Devrimciler adına devrimi baltalamak.” Ataç’ı aratacak, Ataç’a razı edecek Tasfiyeciler de varmış demek! Bilmiyordum. Ve Ataç Tasfiyeciliği de “Yeni Lisan” hareketinin bir kıymık üstünde, makul ve mantıklı bir yerdeymiş meğer.[12] Bunu da bilmiyordum, benim için bu da yeni.

Cumhuriyet’in amatör yahut uzman bütün dilcileri ve kendilerini Dil Güvenlik Kurulu üyesi sanan bütün bilmişleri “Genç Kalemler”le başlayan Sade Dil maceramızı çektikleri kopyaya uyarak Nurullah Ataç’la tamamlanmış gibi gösterirler. Yok böyle bir şey. Dil etkinlikleri Harf Devriminin mecburiyetidir klişesi var bir de, ki bu sonraları “Atatürk devrimleri bir bütündür” kalıbına dönüşür, bugün de kullanılır.

Kimi de fuzuli buluyor bu konuları. Şundan ki gençler nekes, abide, monte, populasyon, efor, extradan gibi kelimeleri, özellikle 90’lı yıllarla öyküde, romanda çok rahat kullanır olmuşlar, ne yarışma jürilerini rahatsız etmiş bu çeşitlilik ne de yayımcıları. Genç öykücülere “Ataç’ın sözcükleriyle yazmak zorunda değilsiniz” öğüdünde bulunduğumda söylendi bunlar ve ayıplandım: “Ama gençlerin böyle bir öğüde hiç gereksinimi yoktur.” Diyelim ki bugün ihtiyaçları –pardon, gereksinimleri- yok ve ben olmuş bitmiş bir şeyden söz ediyorum, size ne zararı var bunun? Yoksa Öz Türkçe taassubundan da Ataç sayesinde kurtulduk, demeye mi hazırlanıyordunuz?

Faturayı halka çıkaranlar da var tabii. Diyorlar ki: Eklemeli dil olması Türkçenin avantajıdır, kelime türetmek gayet kolaydır; gelgelelim dezavantajı da vardır, o da “üretici bir halkın dili olmaması”dır. Bunu diyen, çarşıya, pazara hiç mi uğramamıştır, pastaneye, lokantaya hiç mi gitmemiş, taksiye, minibüse hiç mi binmemiştir? Halkın üretmediği nasıl söylenir? Söylemeleri şundan: Dışarıdan bir alet, bir eşya, bir makine vb “alınırken adını dışarıda bırakmak, ürünün yerlileşmesi gibi adını da yerlileştirmek gelmez akıllar(ın)a”. Bir gelse akıllarına, sanılıyor ki “anımsamak, ayrımsamak” yahut “imgelem, simgelem” olacak türetecekleri. İyi ki gelmez. Üretene saygı, emeğe saygı böyle gösterilir çünkü. Nasıl ki Batı’nın tekniğini alalım, ahlakını almayalım demek beyhudedir; teknik kendi şartnamesi ile gelir.

Böylesi ucuz mu ucuz milliyetçilik, işyeri tabelaları üzerinden de yapılmakta. Derin mi derin bir derttir bu. Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Nisan 1922’de yazdığı “Turhan Nasıl Çıldırdı?” hikâyesinde bunu işler.  Turhan bütün memleketi kuşatan Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve “hatta Rusça” ilan ve reklamlara bakar, iç geçirir: “Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti, bir Matbuat Nizamnamesi yok mu?” Feryadın bugünkü karşılığı şudur herhal: “Belediye yok mu? Devlet yok mu?” Yahut da “Türk Dilini Koruma Kanunu yok mu?” Üstünde yabancı bir toplu iğne bile bulunmayan etsin bu feryadı, “Vatandaş ‘Türk Osman’” değil. İnternette dolaşan hikâyedir, bilirsiniz: “Osman Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı. Puffy yorganını kaldırdı. Hugo Boss pijamalarını çıkarıp Adidas terliklerini giydi. WC'ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear şampuanı ve Protex sabunuyla duşunu aldı.” Böyle gider bu –merak eden bulur “mâ-ba’d”ini. Devletmiş! Kanunmuş! Sanki o Casio’lar, o Puffy’ler, o Hugo Boss’lar… kaçak girdi ülkeye. Gümrük kontrolünden geçmediler sanki. Onların girdiği yerden ne girmez! Girene hem kim ne karışır! Nasıl karışır! Devlet dille oynadı bir kere. Oynanabileceğini gösterdi. Ayakdaşları bir başlarına şimdi ve Öz Türkçeli parlak yıllarının hayali peşinde, hâliyle gücü göreve çağırmaktalar.

Agâh Sırrı Levend de 1966-1971 yıllarını işgaller ve tedhişlerle ve Atatürk ilkelerine aykırılıklarla andıktan sonra şöyle der: “Bu arada, bütün devrimlerle birlikte dil devrimi de küçümseniyor, dil davası horlanıyor, öz Türkçe akımı saldırılara uğruyordu.” Çok şükür ki, “12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetlerin ilgili makamlara verdiği ‘muhtıra’, bütün bu karışıklıkları bir anda durdurdu”. Türk Dil Kurumu “güvenlik ve gönül rahatlığı içinde çalışmalarını sürdür(ür)”[13] ta 12 Eylül’e (1980) kadar.  

Osmanlıda oyun bitmez bir, bir de Öz Türkçecilerde. Dil Devrimi’ni Arapça, Farsça kelimeleri atıp yerlerine ölü veya uzak Türkçeden veya Ataç’tan “tilcik” almak diye görmek basitlik olurmuş. Dil Devrimi alfabe değişikliği de değilmiş. Dil Devrimi’ni böyle bilmek, Osmanlıyla bağların sırf bu devrimle hem de bir gecede koparıldığını düşünmek kadar gülünçmüş. Hiç de gülünç değil. Hakikat! Daha acıtıcı olanı kestirmeden diyeyim: Dil Devrimi, Cumhuriyet’in çağdaş ve laik bir toplum/ulus yaratma projesinin bir parçasıdır. Dil-din pratiği içinde yürütülür. Niyet, dili din referanslı kelimelerden kurtarmaktır. Buna inanmayanlar şimdi yeni bir oyun içindeler. Neymiş? Dil Devrimi, yeni bir edebiyatın mecburiyetlerindenmiş. Büyük bir laf bu! Dil Devrimi’ne büyük görevler verecekler ille! Verecekler ki galip sayılsın bu yolda mağlup! Yeni bir edebiyat için yeni bir dilden söz eden, sadece Ömer Seyfettin olmuştur. İkincisi yok. Tamam, edebiyat dil sanatıdır. Öykü, roman dilde somutlanır. Bu dil de kelimeden cümle kuruluşuna, istiareye, sese, hayale… karışa karışa çıkar gelir karşımıza. İyi de sözünü ettiğimiz dil bu değil ki. Bu, roman dili, sinema dili, tıp dili, vücut dili derken kullandığımız dil’dir. İşaretler sistemi. “Genç Kalemler”den beri konuşulan ise dil değil “lisan”. Nedir lisan? Dili olduran işaretlerden sadece biri. Düşüncenin sözle ifadesine dayanır, kuralları ve lügati vardır. Edebiyatçı, lisanı alır, sıkar, kalıba çeker, ona dokunur, renk, ses katar, velhasıl lisan’dan bir dil yapar. Bu özeldir.

İlavesi de var: -sel/-sal dilcileri 1980 sonrasında edebiyatın büzüştüğünü söylüyor –ben de öyle düşünüyorum. Fakat nedenlerimiz farklı. Kelime devrimcileri TDK’nın da darbeye uğramasına bağlıyorlar büzüşmeyi. Genç yazarların dil bilinçleri dağılmış bu darbeyle, Dil Devrimi’nin yarattığı birikim çarçur edilmiş falan filan.

Olmaz öyle şey!

Edebiyat sadece TDK Türkçesiyle olur sanki. Yahut TDK’dan önce Türkçe edebiyat hiç yokmuş gibi.

Kelimesi, cümlesi, çoğulu, tamlaması, öğeleri, kuralları, istisnaları ve atasözlerine, deyimlerine kadar uzanmış lügatleri ile bir lisan varsa eğer, onun şiiri de olur, öyküsü ve romanı da.

 



[1] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 1 [Haz: Hülya Argunşah] Dergâh, İstanbul, 2001, s. 286-287.

[2] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Makaleler 2, Tercümeler [Haz: Hülya Argunşah] Dergâh, İstanbul, 2001, s. 205.

[3] Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK, Ankara, üçüncü basım: 1972, s. 301.

[4] Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Ün. İstanbul, 2003, s. 130-131.  

[5] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar [Haz: Hülya Argunşah] Dergâh, İstanbul, 2000, s. 329.

[6] Hüseyin Sadoğlu, a.g.e. s. 121-122

[7] Hüseyin Sadoğlu, a.g.g. s 121-122

[8] Uriel Heid, Türkiye’de Dil Devrimi, çev: Nejlet Öztürk, IQ Kültür Sanat, İstanbul, 2001, s. 31, 35-36.

[9] Agâh Sırrı Levend, a.g.e. s. 454-455

[10] Agâh Sırrı Levend, a.g.e. s. 459

[11] Agâh Sırrı Levend, a.g.e. s. 483

[12] Nurullah Ataç, “Dil Devrimi”, Dil Devrimi Üzerine [haz: TDK, Ankara, 1967] içinde: s. 102-106 (104)

[13] Agâh Sırrı Levend, a.g.e. s. 531-533

 

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net