Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

 

 

“Ölüm” insanlık tarihi, dolayısıyla öykünün geçmişi kadar eski, ama eskimemiş bir konu. Ta Habil’le Kabil’e kadar uzanıyor. Bugün de işlenmekte. Öyleyken “korku/kaygı” açısından yeterince ele alındığını söylemek galiba zor. Hastalık nedeniyle yer alıyor öyküde ölüm. Öç için, ceza olsun için de yer alıyor. Olup bitenlere kalbin yetmezliği olarak geldiği, hatta hayat yüküne karşı tercih edildiği de oluyor ölümün. Ecel’le, cinayet’le, infaz’la anılıyor durum. Yüreğine indi, deniyor ölenden söz edilirken. İntihar etti, deniyor. Ölüm, hayatla öylesine iç içe. Sorgulanmıyor mu? Uğrattığı korku, yarattığı kaygı yok mu gerçekten? Var. İşleniyor da. Ama umulundan az, hem de çok dolaylı. Hayata sindiriliyor adeta. Herhangi bir şey gibi görülüyor.    

Deli Dumrul, Azrail’in can alıcılığını öğrendiğinde Azrail’e meydan okur. Hak Taâla bundan hoşlanmaz, “Azrail’e buyruk eyledi kim, ya Azrail, var ve o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart, dedi, canını hırıldat al dedi.” Deli Dumrul, kırk yiğidi ile yiyip içip otururken gelir Azrail. Dumrul’un gözleri görmez, elleri tutmaz olur, altın kadehi düşer, ağzı buz, kemikleri tuz kesilir. Böyle tanışırlar. Bir keresinde de atına görünür Azrail. At ürker, Deli Dumrul’u kaldırıp yere vurur, Azrail de göğsüne basıp konar. Deli Dumrul yalvarır: “Bre Azrail aman / Tanrının birliğine yoktur güman” der, “Beylikten usanmadım yiğitliğe doymadım / Canım alma Azrail medet” der. Burada ölümün soğuk yüzü, buna bağlı olarak da Allah’a boyun eğiş vardır. Canına can bulmak şartıyla canı bağışlanır Dumrul’un. Ancak, babası da, anası da, bütün dünya varlıklarını vermeye razıdırlar da, canlarına kıyamazlar, “Dünya tatlı can aziz / Canıma kıyamam belli bil” derler. Deli Dumrul’un aklına helali gelir, iki de oğlancığı vardır ondan; kendisi ölünce helalinin ve çocuklarının ne olacağı yerleşir şimdi de zihnine. Kaygı denilen, bu belirsizlik olmalı. Bunu vasiyetiyle aşmaya çalışır Deli Dumrul, başına gelenleri özetledikten sonra helaline der ki: “Gözün kimi tutarsa / Gönlün kimi severse / Sen ona var / İki oğlancığı öksüz koyma” Helali şaşırtır Deli Dumrul’u: Yaşadıklarının hatırı vardır, evlenmeyecektir; dahası istenen canı da kendisi verecektir. Deli Dumrul da eşine kıyamaz, “Alırsan ikimizin canını beraber al / Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak / Keremi çok kadir Tanrı” diye yalvarır, ikinci dileği kabul olur, korkusu, kaygısı da geçer.   

“Duha Koca Oğlu Deli Dumrul”da (12. yüzyıl, yazıya geçirilişi: 15-16. yüzyıl) Allah’ın birliği vurgulanır hep. Deli Dumrul buna inandıkça da mükâfatını görür. Kaygıdan bununla kurtulur. Ayrıca, hissedilir ki ölümün yüzünü de artık eskisi kadar soğuk bulmayacaktır. Şöyle ki babası ile anasının veremediği canı eşi vermeye hazırdır: “Senin o namert anan baban / Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar / Arş şahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun / Yer şahit olsun gök şahit olsun / Kadir Tanrı şahit olsun / Benim canım senin canına kurban olsun”[1] Eşinin ağzındaki “Kadir Tanrı”, Deli Dumrul’un babası ile anasının ağzında yoktur işte. Eşinin ölümden korkmazlığında bu inanmışlık varsa eğer –bence var- ölüm Deli Dumrul için de zor olmayacaktır.

İnanmış insan ölümden korkmuyor değil. Korkuyor. Ama ölümü “emr-i hakk” bildiği için kabulü kolay oluyor. Evliya Çelebi, “Kaya Sultan’ın Temiz Rüyası”nda (Seyahatname, 17. yüzyıl) bu korkuyla tevekkülü gayet açık verir. Kaya Sultan, gördüğü rüyayı eşi Melek Ahmet Paşa tabir etsin ister, “besmele ile başlayarak rüya(sını) anlatır”. Susar. Sözü Evliya alır: “Paşa, öyle derin bir ah çekti ki, evin duvarları tir tir titredi.” Oysa cennet bağları vardır rüyada, Paşa’yı gözlemeyi sürdürür Evliya: “‘Hayırlı rüyadır. Hayır ola’ diye bir Fatiha okuyup sevindirici sözlerle tabirine başladı.” Paşa fakir fukaraya altın dağıtmasını, yakındakilere ihsanda bulunmasını ister Kaya Sultan’dan; fakat dışarı çıkarlarken de Evliya’ya döner, “Bu ilahi sırdır. Sende Allah emaneti olsun. Sakın bu sırrı kimseye açma. Allah bilir bizim sultan doğum yaparken kan kaybından şehit olur” der ve ağlar. Daha sonra bir rüya daha görür Kaya Sultan; Melek Ahmet Paşa yine hayra yorar rüyayı, bu kez başarılı olamaz. Sultan der ki: “Vallahi Paşa’cığım, sen bu rüyayı … hayra yorarken yüzünüze baktım, renginiz değişmişti. Gördüğüm rüyadan sen de çok korktun.” Ama tabire uyup yine bağışlarda bulunur, başını da ibadetten kaldırmaz. Bu iki rüyayı Paşa’nın rüyası izler; dinleyen iki efendi ve Evliya hayra yorsalar da, Paşa, Kaya Sultan’ın doğum sırasında, kendisinin onun ardından öleceğine, namazını da şeyhülislamın kıldıracağına yorar rüyayı. Ki önceki rüyalar da bu rüyayla tamamlanır. Bu yüzden Evliya bile söz geçiremez: “Pek çok teselli verdim. Ama zerre kadar teselli bulamadı.” Devamı var ya, gereksiz. Bu anlatıda ölüm korkusu apaçık. Daha önemli olansa bunun rüyaya bağlı olarak yaşanışı. O kadar ki fakir fukara doyuruluyor, ihsanda bulunuluyor, mal mülk vakfediliyor… Dualar, okumalar ayrı. Ölümün hissedilişi öylesine sahici, dolayısıyla hazırlık da; bundan olmalı “emr-i hakk” tevekkülle bekleniyor.[2]

Tevekkül, Sabahattin Ali’nin “Kağnı”sında (1935; Kağnı, 1936) da var. Savrukların Hüseyin, bir tarla meselesi yüzünden Sarı Mehmet’i vurur. Vuran, Mevlût Ağa’nın oğludur; vurulan Sarı Mehmet’in ise “bir tek ihtiyar anasından gayri kimsesi yok”tur. Kadıncağız, imamın öncülüğünde işlenir: Şikâyet anlamsızdır. Çünkü kasaba iki günlük yoldadır, mahkeme uzayacaktır, sonra evin barkın yıkılması da vardır. Hem, olan da bir kazadır. Demek Allah böyle istemiş. Ayrıca Mevlût Ağa da kadını kollayacağını söylemektedir.   Kadın çaresiz boyun eğer, ölü “sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükûnetle” yıkanır ve akşama doğru da gömülür. Buradaki tevekkül Melek Ahmet Paşa’nınkinden, Kaya Sultan’ınkinden farklı. “Lâ-dinî”. Sosyal/siyasal düzenin mecbur ettiği bir kabulleniş. Gerçi devreye imam sokulmuştur, dilinde de “Allah” vardır; ama düzeni besleyip güçlendiren dildir imamınki: “İşte bir kazadır oldu. Cenabı Hak böyle istemiş, Allah’ın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın?” Bu yüzden, “Ben kimseden davacı değilim!” der kadın hep. Kadının, “Oğlum ölürse ben ne yaparım?” sorusunu yüksek sesle sorduğunu sanmıyorum. Ama etrafındakiler, kendisini artık Mevlût Ağa’nın kollayacağını söylediklerine göre onda böyle bir kaygıya ihtimal vermiş olacaklar. Sarı Mehmet’in anası dinini sessizce yaşayan, yaşamak isteyen biri bence. Ya da şöyle: Bu düzende ne kadar mümkünse, dinen temiz kalmaya çalışmakta. Ölü, bir ay kadar sonra çıkarılır, otopsi için kasabaya götürülecektir; kadıncağıza düşer bu iş. Yazdır. Gecedir. Ölü kokmaktadır. Yolda kalır kadın. Öykünün sona yakın cümleleri: “Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgâr üçetekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.”   

Orhan Kemal, “Eski Gardiyan”da (1942; Çamaşırcının Kızı, 1952) düzen kurbanı bir gardiyanı anlatır. Askerlikte fark edilmiş şeker hastalığı vardır; rapor düzenlenip askerlikten ihraç edilmesiyle dünyaya küser gardiyan; karısını da, iki çocuğunu da, memleketini de düşünmez olur. Fakat gardiyanlığı sırasında “iki yüz elli kuruş karşılığı bir tutukluya yüz gram afyon getirirken” yakalanır, işten çıkarılır. Artık düşkündür. Yersiz yurtsuzdur. Aşçı dükkânlarının çöplerine bile muhtaçtır. Harp yıllarıdır da. Bu yüzden kapağı hastaneye atmanın riskli yolunu bile düşünür: “Otomobilin önüne kaldır at kendini. Can tatlı be! Atılınabilir mi? Atılan atılır. Ölünür be! Ya ölürsem?” Bu soruyla toparlanır gardiyan, hayatı lanetler: “Titredi. Sesli sesli ‘Kahbe anam oy’ dedi, ‘doğurmaz olaydın.’” Yine de dener. Açlık ve yurtsuzluk, ölüm korkusunu yener çünkü. Hastanede bir sustalıyı kaba etine dürter, bayılıp sedyelik de olur; fakat “böyle boktan şeyler için adamı hastanede yatırma(yacakları)” da söylenir kendisine.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Evin Sahibi” (Abdullah Efendi’nin Rüyaları, 1943) öyküsü de harp yıllarına ait bir başka öykü. “Yatak oldukça geniş. Ben bir kenarına uzanıyorum, o bir kenarına. O, yani hastalığım” cümleleriyle açılır. Anlatıcı, macerası olan bir ailenin çocuğudur. Ailesinin öykü hayatı Meşrutiyet’in çok öncesinde Musul’da başlar: Raif Paşa sürgündedir. Evinde eşi, kızı ve hizmet insanları vardır. Hayatları sakindir. Fakat kızlarına yılan görünmesiyle sakinlik bozulur. “[B]irdenbire Raif Paşa hazretlerinin kerimeleri Subhiye Hanım emsalsiz bir masal kahramanı olur.” Çünkü “vak’a halka mahsus efsanevi tefsirini bulur: yılan iyi saatte olsunlardandır ve anneme âşıktır”. Anlatıcının annesi, Subhiye Hanım’dır. Bildik bir ailenin tek oğluyla evlendirilir. Fakat olaylar bitmez. Yılanla birlikte “evde gayri tabii  birtakım haller başlar”; “ev halkını müthiş bir korku, bir asabiyet istila eder”; anlatıcının babası çok iyi binici olduğu halde dereyi geçerken atını idare edemeyip düşer, boğulur… Üç yıl sonra da odasında Subhiye Hanım’ı bulurlar: “Annem aynanın karşısında, yerde upuzun yatıyormuş; boynunda büyük ve siyah bir yılan, bir gemi direğine sarılmış halatlar gibi sımsıkı ve ağır halkalarla sarılmış, başı dimdik, iki ateş damlasına benzeyen gözleriyle gelenlere bakıyormuş.” Nine ancak bir yıl tahammül edebilir kızının acısına. Anlatıcı, annesini görmemiştir, hatırlamaz; bu olup bitenler ev halkından duydukları, dinledikleri. Fakat onları yaşamadığı, onlardan etkilenmediği söylenemez: “Hakikat şu ki evimizin adeta küçük ve ehlî bir mitolojisi, nüfuz dairesi ailemizi geçmeyen bir nevi hususi dini vardı. Yılan bu dinin tek mabudu idi. Bütün hayatımıza tasarruf eden bu ilahın kendine göre ibadet tarzları, ayinleri, köşe bucaklara akşam oldu mu dökülen şerbetlerden ibaret adak ve kurbanları vardı.” Nihayet İstanbul’a göç kararı alınır, alınır da kararı alan Raif Paşa tam yola çıkılacakken ölür. Anlatıcı İstanbul’a yarı hasta iner, karşılayan anne teyzesi ağzından ilk duydukları şunlar olur: “Eniştemi bilmez misin, ayol? Daha Musul’a gönderilmeden yarı deliydi, gitmiş, o yılanlı evde oturmuş. …kıyıda bucakta hep yılan varmış. Az kalsın zavallıyı da kendisine benzetecekmiş. Baksana ne kadar cılız. Hiç yaşının adamı görünüyor mu?” Aslında benzetilmiştir anlatıcı. Onun da “yılan”ı vardır. İstanbul insanlarıyla kendisini şöyle karşılaştırır sözgelimi: “Hayır, burada her şeye bu kadar basit bir gözle bakan insanların arasında yaşamak bana güç gelecekti. Bunlar için ölüm, hayat, günün her hadisesi, saadetler ve felaketler o kadar tabii şeylerdi ki… Halbuki ben bütün bir masalı olan bir adamdım.” Felaketler bu evde de sürer, ayrıca Balkan Harbi yaşanmış, Harbi Umumi yaşanmaktadır; anlatıcı  da cepheye gider. Mütareke haberini hastanede alır. Çıktığında yaraları kapanmıştır ama, bacağı sakat, iki ayağı delik deşiktir. Şunları hisseder: “O kadar büyük şeylerden, muhteşem ümitlerden artakalmış olmanın, kendi kendisini bir rüyanın artığı hissetmenin verdiği hüzünle ölmüş olmayı tercih ediyordum.” Kendini musikiye verir, yeni çevreler edinir, kaymakam kocasını tifüsten kaybetmiş, sesi ve tavrı güzel Zeynep’le de evlenir. Ne ki Zeynep’in sevgisinde “gerçek aşktan ziyade bir hasta bakıcısı şefkati sezmeye başla(r)” ki arkasından rüyalar, rüyalar gelir. Bir gece de Zeynep’in boynunda o “korkunç mahluk”u görür, Zeynep’i kurtarmak için üstüne atılır. Kendi ağzından: “Zeynep’in çığlığı üzerine koşanlar karımı güç halle ve yarı ölü olarak elimden kurtardılar.” Öykü başladığı yerde, hastanede biter; zamansa Mütareke’den iki üç yıl kadar sonrasıdır.

“Evin Sahibi”nde “yılan” belki gerçektir, ama daha çok, öyle ki gerçekliğini unutturacak ölçüde evi sahiplenir, hatta hayata yerleşir. Korkusuyla, kaygısıyla “ölüm”ün kendisi olur. Şu cümleler önemli: “[H]ayatımı düşünüyorum ve onun bir ölüm hikâyesinden başka bir şey olmadığını anlıyorum. Bütün hayatım boyunca onu yanı başımda gördüm.”[3]        

“Soluk Resimler” (1947; Aşksız İnsanlar, 1949) öyküsünde Oktay Akbal, ölüm yokmuş gibi yaşamanın görünüşte olduğunu söyler. Bir bakıma, gayet sessiz ve yumuşak bir dille katılır Tanpınar’a. Albüme, fotoğraflara dalmıştır anlatıcı. İtiraf eder: “Her resimle birlikte içimden hem gülmek hem de ağlamak geliyor. Yüreğimde bir ağırlık duyuyorum. Bir resim karşısında ağlamak gülünçtür diyorum, gülüyorum, ama bu gülüş ağlamaktan beter.” Babası “yıllarca uzaktan” bakmaktadır. Birinde, bir gazinoda, bir masa başında yalnızdır. Düşünür anlatıcı: “[N]eler kuruyordu kim bilir? Birkaç ay sonra ilkbahar bulutlarını, güneşi, ayı, yıldızları … sevdiği insanları, evine giden uzun yolu, çiçeklerini, erik ağaçlarını, karısını, tavla oynadığı arkadaşlarını bırakıp gideceğini aklına hiç getirmemiş miydi?” Babanın sorup sormadığı merak edilen bu sorular, anlatıcının, aslında kendi soruları. Sorulup sorulmaması bir şey değiştirmeyeceği için de anlatıcı zorda. İçinden ağlamak veya ağlamaktan beter gülmek gelmesi de bundan.

Nezihe Meriç, “Umudu, Fakirin Ekmeği”nde (1950, Bozbulanık, 1953) çamaşıra, tahtaya gitmekten bitkin düşmüş bir kadınla tanıştırır bizi. On dört yıllık kocası Badanacı Hasan Numune Hastanesi’nde safrakesesinden ameliyat olmuş yatmaktadır. İlkokulun üçünde iyi okuyan bir kızları vardır. Hasan’ın memleketine kaç kez mektup yazmışlardır ama, ses çıkmamıştır. Hastane dönüşü rastladığı bir şerbetçinin verdiği limonatayla kızgın ağustosta ferahlar kadın. Ayrıca bir iş umudu da yakalamış gibidir. Sevincinden evde ağlar, dualar eder: “Sen bilirsin Ya Rabb’im, sen bilirsin Allah’ım, sen büyüksün Allah’ım.” Ölümün kendisi değil, kaygısı var bu öyküde. Alttan alta, “ya eşim ölür de yalnız kalırsak ve iş bulamazsam” sorusu sorulmuş. Kadın buna cevap aramakta.   

“Son Kuşlar” (Son Kuşlar, 1952) Sait Faik’in hızla yok olan tabiat için feryadı. Kaygıdan öte bir durum. Finali hatırlayalım: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için eğil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. benden hikâyesi.”

“Dülgerbalığının Ölümü”nde (Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954) de efsanevi bir balığın ölümün anlatır Sait Faik. Ayrıca, “birçok yer(inde) çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır” bu balığın. Dülgerbalığı, bu yanlarıyla balıklıktan iyice çıkar, Sait Faik’in çalışkan insanları Hallaç Baba’nın, Kör Mustafa’nın veya Mercan Usta’nın mahallesinden bir usta, bir dülger oluverir. Bu dülger balığın ölümünü anlatır iş Sait Faik:

“Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki ... akasyanın dalına asılmış bir dülgerbalığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamanki esmer renkteydi önce. Vücudunda hiçbir kımıldama yoktu. Taş kadar cansızdı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları oynaşıp duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli ve eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikat(te) bir ölüm dansıydı. Sanki dülgerbalığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu.

“Hani bazı yaz günleri ... deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte öyle bir cazip titremeydi bu. ... Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı ... acıya yorulabilirdi. Ama insan yine de bu anlam’a almamaya çalışıyordu. (...) Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, bembeyaz kesilmeye ... başlamıştı. (...)

“İçimde dülgerbalığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. ... Ölüm korkusu.”

Öyküyü burada bırakmaz Sait Faik. Bu ölümü, ölmeleri bizi daha da düşündürmesi gerekenlere kaydırır ki öykü bir daha ve bu kez içerden incitir okuru:

“Dülgerbalığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması bile mümkündür gibime geldi.

 “Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı, dülgerbalığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.”

Ölüm etrafında hayli dolaşan bir öykücü Sabahattin Kudret Aksal. “Hayriye Hanım”da (Gazoz Ağacı, 1954) yalnız yaşamış bir kadını anlatır. Hayattan, ev işinden şikâyetçidir kadın. Anlatıcıya göre: “[O]nun asıl şikâyeti, dert yanması bütün bu kire, pasağa, zahmetlere uğrunda katlandığı bir insan olmamasındandı.” Cenazesi de akrabasızdır. Fakat kimselerin bilmediği bir yabancı vardır cenazede, anlatıcı, Hayriye Hanım’ın boşandığı kocası olabileceğini söyler bu yabancının, herkes de inanır. Öykü, “Ben ölürsem ben ne olacağım, cenazem ne olacak?” sorusunu cevaplamakta sanki. “Vavlar”da (Öyküler, 1994) ölüm korkusunun açık açık gösterilemese de var olduğu, bunun sanat aracılığıyla yumuşatılabileceği söylenir. “Ev ve Ölü” (Öyküler, 1994) ise ölümün hayatla iç içeliğini, bu yüzden fazlasıyla korkmanın yanlışlığını söyler. Anlatıcı ilkokulun üçüncü sınıfındadır ve ailesiyle kiradadır. Satın aldıkları eve taşınırlar. Eve ısınamaz anlatıcı. Bir kış geçirir evde, yazı bir başka ilde geçirir, eylül sonunda döner, bakar ki hâlâ ısınacağı gibi değildir ev. Alıştığı o eski kira evini arar hep. Vakta ki anlatıcın pek sevdiği dayısı ölür… Öykünün son cümlesi: “Evden ölü çıkınca ev biraz daha bizim olmuştu.”

Ölüm etrafında hayli dolaşmış bir öykücü de Samet Ağaoğlu. “Bir İntihar”da (Öğretmen Gafur, 1953) üç yıldır birlikte yaşayan bir çifti anlatır. Erkeğin durumu ilginç. Kadına göre: “Hayatta ona ıstırap vermeyen hiçbir hadise yoktu. Yaşamak, ebediyen yaşamak istiyordu. Hayatı onun kadar ihtirasla seven bir insan bulunabilir mi? Fakat, ölümün muhakkak geleceği fikri onu hayattan nefret ettirmişti; doğan her şey, kaybolan her şey onun için bir ıstırap mevzuu olmuştur.” Ölümün kaçınılmazlığını ıstırap sebebi bilen erkek, bundan kurtulmak için intihara karar verir; gerçekleşmesi için de uyku hapı gibi sakin değil gürültülü bir yolu seçer. İster ki kadın silahla vursun. Öykü, kadının ikna edilmesiyle biter. “Korku ve Neticesi” (Öğretmen Gafur, 1953) ölüm korkusu da dahil pek çok korkuyu barındırır içinde. İki arkadaş bir gizli örgüt toplantısından çıkmışlardır. Mücadelelerinin ağırlığı altındadırlar. Dayanamazlar, sehpada asılmak da vardır bu yolun sonunda. Arkadaşlarını ihbar edip bu sıkıntıdan kurtulmak isterler, biri karakola gidip bunu gerçekleştirir de. Öteki ise bunu düşünmenin azabını yaşamaya başlar. Bu azaptan kurtulmak için de kendini asar. “Ya ölürsem”in yerini, “ölerek” alır bu öyküde; ölüm korkusu, ölümün kendisiyle yok edilir. Böylesi bir iç muhasebe “Ahmet Sâi’nin Vicdan Azabı”nda (Öğretmen Gafur, 1953) da var. Ahmet Sâi 35 yıl önce ölmüş bir arkadaşını görür rüyasında. Cılız, hastalıklı bir çocuktur Enver. Tiksinti uyandırır. Ahmet Sâi tekmeler Enver’i bu yüzden; fakat çok geçmeden Enver’in tramvay altında kalmasıyla da Ahmet Sâi’de vicdan azabı başlar. Enver’e göre, Ahmet Sâi, “nihayetsiz bir boşlukta yapayalnız kalmış bir insan”dır, böyle olmasının nedeni de şudur: “Sen Allah’a inanmıyorsun! İşte büyük eksikliğin!” Allah’ın ne olduğu üzerinde durur daha sonra Enver, bunun da, “insan kalbinin ümit ve tesellisi olduğunu” söyler. Öykü ölüm öyküsünden çok ölüme bağlı olarak çıkmış bir vicdan öyküsüdür. Devamı “Ahmet Sâi’nin Korkusu”nda (Büyük Aile, 1957) işlenir. Ahmet Sâi çok yakın bir arkadaşının ölümünü görür. Sonra bir köpeğin ölümünü. Rüyasına Enver girmiştir, babası da. Bütün bunlar ölümün ne olduğunu düşündürür ona. Bulamaz. Lakin ölüm fikri de iyice yerleşir kafasına. Ruhunu tarif edilmez bir hüzün/elem kaplar: “Onu yapışkan bir madde gibi sarmış olan bu elemden kurtulmak istiyor, ‘Eğer o olmasaydı ölüm fikriyle dövüşebilirdim’ diye düşünüyordu.” Bulduğu çare, alışkanlıkları dışında düşünüp konuşmak, giyinmek olur. Ama kendini bu inkâr ediş de rahatsız eder onu. Hayatın bir vehim olduğuna yönelir bu defa; o zaman, ölüm de bir vehim, bir hayal olacaktır. Belki de tersi. Peki, ölümsüzlük imkânsız mı? Bu soruların cevaplarını mabetlerde: camilerde, kiliselerde, havralarda, türbelerde bulur Ahmet Sâi: “Bu insanlar ne kadar sade, ne kadar mütevekkildiler. (…) Allah’ı da, ölümü de, hayatı da müşterek kıymet ölçüleriyle kabul etmişlerdi. (…) Hepsi geçici hayatlarında, ebedi hayatları için Allah’a yalvarıyorlardı. Onlarda da ebediyen yaşamak ihtirası vardı. Demek ki kendisiyle onlar arasında bu arzu bakımından hiçbir fark yoktu.” Ölüm Ahmet Sâi için korkulacak şey olmaktan ancak bunlardan sonra çıkar; kendi dilinden: “Galiba şimdiye kadar gölgemden korkmuşum! Ölüm düşüncesi yine gölgem gibi hep yanımda! Fakat ehemmiyetini, manasını, hatta mahiyetini gittikçe kaybediyor. Şimdi kendi kendime kolaylıkla ölüme hazırım diyebiliyorum.”             

Samet Ağaoğlu’nunkiler gibi felsefi veya mistik kavramlar etrafında gezinen, ölümün veya kaderin ne olduğunu sorgulayan öyküler pek bol değil. Bunun önemli nedeni din, dolayısıyla Allah’a tevekkül oluş ise bir diğer nedeni de “ölme”ye –dolayısıyla “öldürme”ye de- hazır toplumsal şartlanmışlığımız. “Vatan sağ olsun!” veya “Önce vatan!” edebiyatı sadece vatan için ölmeyi değil, ölmenin kendisini de kolaylaştırıyor sanırım. Ölüm, öykülerde farklı korkular ve kaygılarla okur önüne çıkıyor ama, alt etmekte zorlanılmaması bundan olmalı.

Behiç Duygulu, “Sırtlan Bayırı” (1963) öyküsünde taşrada ve yalnızlıkta ölmekten korkan bir sanat düşkününün bu korkudan kurtulmak için bulduğu intihar oyununu anlatır. Faik Baysal’ın “Leke”sindeki (Perşembe Adası, 1965) Raife, yüzündeki doğuştan lekeyi kader bilip taşıyamaz, yalnızdır, kısmeti çıkmamıştır, yaşı da vardır, “Ben ölürsem?” sorusunu anlamsız bulmuştur hiç şüphesiz; çareyi damarlarını kesmekte bulur. Muzaffer Buyrukçu “Uzaklarda Bir Tüfek”te (Cehennem, 1966) köyüne vardığında eski bir kan davası nedeniyle öldürülecek olan tezkereci bir askeri ve korkularını işler. Cengiz Yörük, “Gerçeğin Sarmaşığı”nda amansız hastalığa yakalanmış Hasan’ı anlatır. Çevreden gördüğü ilgi giderek azalır; karısı, kızları ve damadının ilgilerinde de görülür azalma; lakin yine onlar paylaşır Hasan’ın acısını, Hasan’ın korkuları arasında da zaten onlar vardır: “Hasan ürperdi. Ölümü bilmekti onu ürperten. Dobra dobra konuştuğunu söyleyen doktoru hatırladı. İğrenme duydu. Gerçeği kendisine söylemese olmaz mıydı? Yalnız ailesine duyuramaz mıydı? (…) Yoksa doktor, geride kalanların geçim emniyetinin sağlanması için mi gerçeği söylemişti?” Kerim Korcan, “Temizlik” (Tatar Ramazan, 1969) öyküsünde, cezaevinin cıbıllar koğuşunun tifüsle kırılacağı korkusuyla alınan önlemlerin cıbılları nasıl ölüme sürüklediğini gösterir. Fakir Baykurt’un “Dağlarda Doğuracağım” (Anadolu Garajı, 1970) öyküsündeki Ümmü hastalık geçirmiştir, doğum yapması ölümü olacaktır. Öyleyken ister, gebe de kalır. Ancak, bir yolla hastaneye götürülür Ümmü, ölüm korkusu, çocuğu alınarak güya giderilir. Ümmü, hastaneden çıktığında “bir çoban, kimsesiz bir çoban, körpe güden bir çoban” bulup yeniden gebe kalmak hayalleri kurmaktadır artık. Bekir Yıldız, “Kaçakçı Şahan”da (1970) “Ben ölürsem çocuğum n’olacak?” sorusunun cevabını, Halep’le Türkiye arasında kaçakçılık yapan Şahan üzerinden, hem gayet dramlı verir. “Hamuş” (Beyaz Türkü, 1973) adlı öyküsünde de töre ölümlerinden duyulan korkunun şaşırtıcı azlığı, adeta yokluğu vardır. Şükran Kurdakul, biri saklayan, öteki saklanan iki insanın ölümle yüz yüze gelişlerini anlatır “Baskın”da (Kurtuluştan Sonra (1973); İttihatçı Kara Kemal’dir saklanan, arkadaşının kardeşi ev sahibi Vasfiye Hanım’a yapılan işkenceyi durdurmak için saklandığı yerden çıkar ve tabancasıyla intihar eder. Afet Ilgaz, “Çeribaşı Abdullah’la İdamlık İsmail”de (1974) bir başka mahkûmun kızına sevgi duyarak ölüm korkusundan sanki kurtulmak isteyen İsmail’le tanıştırır okuru. Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken”de korku/kaygı nedeniyle düşülen yarımlığı, bağlı olarak da sevgisizliği öyküler. “Belki de ölmemek için, hiçbir işin sonuna kadar gitmiyordum. (…) Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar?” Nazlı Eray, “Acının Öyküsü”nde (Ah Bayım Ah, 1976) hayat ile ölüm arasındaki çizgide kurar öyküyü, ölümü de hastasını Tanpınar’ın yılan’ı kadar sahiplenmiş ama sevimli bir “siyahlı adam”la gösterir. Ahmet Çakır, Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürülüşünden kalkarak yazdığı “Dostun Ölümü”nde (1983), ölmenin “görev” de olabileceğini vurgular, hatta ölüm’ü özendirir; Ömer Seyfettin’i ve “Primo Türk Çocuğu Nasıl Öldü?”yü hatırlatır.  

Rasim Özdenören’de apayrı bir yeri vardır “ölüm”ün. Daha ilk öykü kitabı Hastalar ve Işıklar’da (1967) el atar konuya Özdenören ve bunu sürdürür. Üstelik “‘avantür’ bir durum olarak ele almaz. ...daha çok ölümün insandaki düşünsel, zihinsel etkisini, macerasını işler. O güne kadar belki ölümü hiç düşünmemiş bireyin ölüm karşısındaki şoku, olayın zihinsel çağrışımları, çarpıcı bir şekilde gündeme getirilir.”[4] Korkudan kurtulmak, “Mor Sinekler”deki (Çarpılmışlar, 1977) Hafız’ın şu sözlerini benimsemekle mümkün olmalı: “Ölüm idam değil hiçlik değil çöküş değil sönmek değil yokluk değil tesadüf değil belki insanın öz yurduna terhisidir.” Son öykülerinde terhis’in de görünüşte olduğu, ölüm’ün hayat’la iç içeliği, birlikteliği vurgulanır daha çok. Şöyle ki “Buzdan Volkanlar”da (Hışırtı, 2000) herkesin tabutta yaşadığı söylenir. Ölenler için doğrudur bu, ama yaşayanlar için de doğrudur: Apartmanlar tabuttur bir bakıma. “Ölü”de (Ansızın Yola Çıkmak, 2000) ise bunun bilince çıkarılması istenir: “[B]ir ölü, ölü olduğunun bilincinde bulunmadıkça onun ölü olmasının bir değeri yoktur, bir ölü ancak ölü olduğunun bilincine ulaşırsa onun değeri olur ve şimdi sen bir ölü olmanın ne demek olduğunu öğreneceksin ve nasıl ölü olunduğunu bileceksin, işte o zaman diri olacaksın ve diri olduğun anda da ölümü yaşayacaksın.” 

Ölümün ve yarattığı korku ve kaygının umulandan az işlendiğini söyledim başta. Az değil galiba. Ama işlenişi dolaylı. Herhangi bir şey gibi. Bunun nedeni, kültürel kopukluğun henüz aşılamaması, inanç ve düşünceler arasında geçişkenliğin hâlâ kurulamaması olmasın sakın!

 

 


[1] Alıntılar: Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi, İstanbul, otuz üçüncü baskı: 2005, s. 112-122.

[2] Alıntılar: Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cit: 5-6, Üçdal, İstanbul, 1984, s. 176-180.

[3] Ayrıca bakınız: Hüseyin Su, “Rüya Gören Öyküler”, Hece [Ahmet Hamdi Tnpınar Özel Sayısı], Ocak 2002, Sayı: 61, s. 35-36.

[4] Necip Tosun, Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören, İz, İstanbul, 1996, s. 64-65.

 

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net