Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ÇİNGENELER 14 Mayıs 2015

 

 

Necati Mert, Hikâyem Adapazarı, Heyamola, İstanbul, 2008, 396 s.

İçindeki “Manavlar. İskânlılar. Serbestler” bölümünden Çingeneler: s. 228-235

 

Göçü hiç sorun etmemiş tek millet –galiba- Çingeneler. Nereden geldikleri meçhul. Bir efsaneye göre, Musa’nın peşindeki Mısırlıların içinden sadece bir çift, Kızıldeniz’de yok olmaktan kurtulmuş. Çingeneler bu çiftten geliyor. Olmaz değil. Çingene’nin İngilizcesi olan “Gypsy/Gipsy” ile “Egypt” (Mısır) sözcükleri arasında köken ilgisi açık. Benzer yakınlık, Osmanlı ve Anadolu Türkçelerinde Müslüman Çingeneler için kullanılan “Kıpti” sözcüğü için de var. “Kıpti” –ayrıca- Mısır’ın yerli halkının da adı. Lakin anayurtlarının Hindistan olduğu fikri de yaygın. Saldırılar sonrası dünyaya bu yarımadadan yayılmışlar –Büyük İskender’in saldırısı en namlısı. Zaten dilleri Romani de Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran kolundan olan Sanskritçeyle benzerlikler göstermekte. Romani dilinin Sanskritçeden türemiş, sonra da Yunancadan, Farsçadan ve Türkçeden sözcükler almış olması muhtemel. Şu var ki yaşadıkları ülkenin dilini konuşur Çingeneler daha çok. Kendi dillerini seçenler ise bunu ülkenin diliyle karıştırıp yeni bir lehçe yaratırlar. Hint yarımadası rivayetlerinden biri de Çingenelerin Pakistan’dan geldikleri. Nitekim kabilelerden biri olan Sintler adlarını Karaçi yakınındaki Sind ırmağından almış. Ancak Hindistan’dan uzak ya da Hindistan’la ilgisi henüz kurulamamış başka rivayetler de var. Sözgelimi Firdevsi’nin “Şehname”sindeki 12 bin kişilik Luri halkının Çingeneler olduğu söyleniyor. Keza felakete uğramış kayıp kıta Atlantis’ten her nasılsa sağ kurtulmuş kavim oldukları da. Tekerleklerinin hep dönmesi muhtemel yeni bir felaketten içgüdüsel bir kaçış mıdır acaba?

Resmi kayıtlarda ilk kez yer alışları 855’te Bizans’ta, yani İstanbul’da olur. 1505’te İrlanda’da, 1514’te de İngiltere’de nüfus kayıtlarına geçirilirler. Çingeneler, kendilerine “Rom” der. Çingenecede “erkek/koca” demek “rom”. “Roman” bizde yaygın değil. Pek kullanılmıyor. İzmir’de, galiba terbiyeden sayılarak biraz da İstanbul’da kullanılıyor. Ilgın ve Konya’da “bala”, Artvin’de “poşa/boşa”, Kahramanmaraş’ta “abdal”, Van ve Hakkari’de “dom” tercih ediliyor. “Çingene” ve yakınları: cıngan, cingan, cingen, çingan, çingen, çincane, çingân, cingit... en yaygınları. “Elekçi”, “esmer vatandaş”, “kara kuvvetleri” mecazlıları. “Başka”, “buçuk”, “todi” de argoları. Dünyada 3–4 milyon oldukları tahmin edilmekte. Bunun herhalde 500 bin kadarı da Türkiye’de. Yoğun olarak da Edirne, Tekirdağ, Çanakkale ve İstanbul’da. Adları göçebeliği çağrıştırırsa da göçebeleri günümüzde gayet azdır. Yerleşik düzene geçtikçe de fal açmak, çiçek satmak, çalgı çalmak, kalaycılık, lehimcilik, demircilik gibi işleri ve hayvan alıp satmayı bıraktılar. Şimdi hurda demir döküm, antika eşya, ikinci el araba ticareti yapmakta, meyve toplamak, asfalt dökmek gibi mevsimlik işlerde çalışmaktalar. At arabalarının yerini de kamyoncuklar, karavanlar, pikaplar, modeli eski “station” otomobiller aldı.

Adapazarı’nda bir köyleri vardır: Çingentepe. Adını değiştirip Çamyolu yaptıklarını söylemiştim. Terbiye midir bu? Oysa Roman demekte bile terbiye görmüyorum. Hakkı Devrim’e katılıyorum: “Roman adı bana, imlası ve sesiyle çok kalın, hantal geliyor. Bir de Çingene'nin kıvır kıvır hareketliliğini, çıngıl çıngıl neşesini düşünün! Ama neymiş? Kelimenin ‘Hayırsız, çığırtkan, cimri’ gibi mecazî anlamları da varmış. Olsun! Orta Anadolu’da ‘Ne bileyim ben elin Türkünü!’ demelerini siz iltifat mı sanıyorsunuz?”[i] Şehir içinde de Kuyudibi’nde Zincirli Çeşme’nin arkasındaki sokaklarda, Karaağaçdibi Polis Karakolu’nun hemen yanındaki sokakta –ki Muzaffer (Şatır) Ağbi’min sokağıdır da- Şeker Mahallesi’nde Vişne Sokak’ta, Dibektaşı Caddesi’nde İpkoparan, Erenler’de de Küpçüler mevkilerinde otururlar. Tesadüf müdür acaba Adapazarı’nın iki farklı solcusunun Çingenelerle içli dışlılığı? Muzaffer Ağbi, Üsküplü. Türkiye İşçi Partisi’nin Adapazarı’ndaki ilk il başkanı. TİP’in 1975’te yeniden kuruluşunda kurucular arasında yer aldı. Benim kendisiyle yüz yüze gelişim, 12 Mart’ta (1971) askeri araçta oldu. Ben ve iki öğretmen arkadaş ve TİP’li bir işçi –adı Ahmet Şahin’miş- Adapazarı’ndan araca bindirildik, İzmit Emniyeti’nden de biri bindirildi. Ana avrat dümdüz gidiyordu. Araçtaki yüzbaşı, iki polis duymazdan geldiler. Muzaffer Şatır’mış. Hâkim soruyordu: “‘Bana ‘komünist’ demeyenin anasını avradını sinkaf edeyim, diyormuşsun. Doğru mu?” “Doğru!” dedi Muzaffer Ağbi; “‘Komünist misin? Komünist misin?’ deyip dalıma basıyorlar, ben de böyle diyorum.” Duvarı olmayan bir ağbiydi. Klasik müzik dinlerdi. Türkü. Şarkı. Herkesle ilişki içindeydi. Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’ne genel aramada silahla yakalanmış apolitik pek çok kişi geldi, hepsiyle ahbap oldu. Çıktıktan sonra da bazılarının ziyaretine gittiğini biliyorum. Getirilenlerin içinde bir baba oğul vardı; evlerinde cübbe, sarık, seccade, tespih bulmuşlar onların da... Haydi içeri! Dipte alt ranzalarında ufacık ufacık oturuyorlardı. Muzaffer Ağbi onlarla da dost oldu. Ben de dahil anlamakta zorlandık Muzaffer Ağbi’yi. Hele öğrenci Ahmet (Erdinç Balaban) –ki Adapazarı TİP’tenmiş, Selimiye’de kattılar aramıza- “şeriatçılarla” dostluğu nedeniyle az buğuz etmedi Muzaffer Ağbi’ye. Dükkâncıyım. Kitaplar seçti Muzaffer Ağbi. Sehpanın üzerine koydu. Oturduk. Çay içiyor, öteden beriden kaynatıyoruz. TİP Yönetim Kurulu’ndan bir genç kız da, çarşıdan geçiyormuş, Muzafer Ağbi’yi görünce girdi, hal hatır falan, sehpadaki kitaplara baktı, en üstte “Barbaros Hayreddin Paşa’nın Hatıraları”. İki cilt. Şaştı. “Senin mi bunlar?” diye sordu. “Benim” dedi Muzaffer Ağbi. “Tercüman?” dedi kız inanmaya, inanmaya. “Evet!” dedi Muzaffer Ağbi, “Barbaros Hayreddin’i Tercüman basmış, ben n’apayım!” Araya sıkıştırayım: Benim kitapçılığım da başlangıçta pek farklı değildi. Marx, Engels, Nâzım, Hasan Hüseyin... Çok çok Remzi’ye, İnkılap’a kanat indiriyorum. Altın Kitaplar’dan, Hürriyet’ten kitap soruldukça zorlandım: Satmalı mıydım? Muzaffer Ağbi aracılığıyla Enver Aytekin’i tanıdım Cezaevi’nde –Sosyal Yayınlar’ın sahibi. Zaten kitapçılığa da onun arkalamasıyla başladım. Gittim. Ne yapmam gerektiğini sordum. “Kitapçı dükkânı açmışsın Hoca” dedi, “Kitap satacaksın. Hangi kitap soruluyorsa onu satacaksın.” Muzaffer Ağbi’min olsun, Enver Ağbi’min olsun, viraj aldıran öyle altın değerinde uyarıları olmuştur ki unutamam.

Çingenelerle içli dışlı ikinci isim de Şaban (Günel). Namı diğer Komünist Şaban. Benden iki yaş küçük. İllegal TKP’den gelmekte. Legale çıkmalarından sonra TKP ile üçüncü kuruluşunu 1980 sonrası yapan TİP 1987’de birleşip Türkiye Birleşik Komünist Partisi adını alıyor. TBKP’nin kendisini feshetmesiyle ÖDP dönemi başlıyor. Şaban bütün bu süreci yaşayanlardan. Sonrasında da Sosyalist Demokrasi Partisi içinde. Babası sekiz evlilik yapmış Şaban’ın. Anne bir ağbisi, ablası yok. Kendi de ailenin en küçüğü. Doğumdan hemen sonra annesi ölünce, annesinin dayısı büyültüyor Şaban’ı Budaklar’da on yaşına kadar. Dördüncü sınıfa geldiğinde babasının yanına veriliyor.

Annesini atlamayalım: Ağustos başıydı. Çaltıcak Gölü etrafında Şaban’la küçük bir tur atıp köyde bir çocukluk arkadaşının evine uğradık. Yoktu. Babası karşıladı bizi, oturttu, “Bekleyin, birazdan gelir” dedi. Doğalgaz Çevrim Santrali’ne karşı oturduk. Bir yandan da Şaban’la baba Halil Ağa konuşuyorlar. Halil Ağa’nın gözleri iyi görmüyor ama zihni açık. Şaban’ın hemen bütün ablalarını, kimlerle evli olduklarını, ağbilerinin ne iş yaptıklarını sordu. Bir an geldi kim kiminle özbeöz kardeş veya üvey hepsini belledi, sordu: “Sen o Kürt karıdan olma mı?” Kaldığımız yerden devam: Babası varlıklı Şaban’ın. İkizce’nin ağası ama satıp yemiş, son deminde de şehre taşınıp Şeker Mahallesi’ne yerleşmiş. Evleri Vişne Sokak’la karşı karşıya. Çingenelerle oynamış, büyümüş Şaban. Zaten üstte yok, başta yok. Dili, görgüsü de hak getire. Şehir çocukları dışlıyor. Dışlanmışlık da iyice itmiş onu Çingenelere. Karaağaç Karakolu’na çekilirlermiş sık sık. Neden? Diyelim toplu halde oturuyor Çingen çocukları. Ya da koşuyorlar. Gürültüleri oluyor. Yahut bir şeyler yürüttükleri sanılıyor. Şaban da götürülenler arasında. Şaban’ın firarda ağbisi varmış, Komiser aydan aya gelip göz yummuşluğunun haracını alırmış evden. Bu tanışıklığın hatırından olacak, “Çingenelerle neden oynuyorsun?” uyarısıyla dövülürmüş Şaban da. En az 50 yıllık hikâye bu. Günümüzde de pek değişmiş değil. Küpçüler’e baskın yapmış Emniyet. Arama izni olmadan giri girivermiş evlere. Bir avukat arkadaş –ki Adapazarı MAZLUM-DER’in de başkanı- mahalle sakinleri adına itiraz ediyor aramaya, usulsüz olduğunu söylüyor. Emniyet’in cevabı: “Çingeneleri de mi arkalıyorsunuz?” Dünya yüzünde böylesine itilip kakılmış, dışlanmış, boyun eğdirilmiş başka millet bilmem var mıdır? XVI. yüzyılda İngiltere’de Çingene olduğu söylenen birinin hiç sorgusuz sualsiz asılması gayet olağandır. II. Dünya Savaşı yıllarında da aşağı ırktan oldukları gerekçesiyle 800 bin kadar Çingene Nazi kamplarında yok edildiler. Yok edilen Çingenelerle yok edilen Yahudiler farklıdırlar ama. Şöyle ki Yahudilerin safkan olanları öldürülmüş, kanları Almanların kanına karışmış olanları bağışlanmış iken Çingenelerin safkan olanlarına hemen hiç dokunulmamış, kanları Almanlarınkiyle karışmış olanların ise gözlerinin yaşına bakılmamıştır. Bununla galiba şu denilmek istenir: Çingene, tabiata aittir. Medeni dünyayla buluştuğunda kirlenir. Bu yüzden kenarda tutulmalıdır. Ayrıca, ilkeldir de. Dolayısıyla medeni dünyayı kirletir. Bu yüzden de yok edilmelidir. Müthiş ırkçı bir yaklaşım.

Çingene hür. Başı bağlı değil. Nerde akşam, orda sabah. Tarihin hiçbir döneminde sisteme çekilmemiş, çekilememiş. Neden? Mülkiyet problemi yok. Yaptığı ufak tefek işlerle yetiniyor. Bu da mülkiyetçiliğin medeni dünyaya getirdiği hamasetten, yalan dolandan, ikiyüzlülükten onu koruyor. Kerim Korcan derdi ki: “Çingeneleri severim. Çünkü milliyetçilik taslamazlar, bir. Namussuzluk yapmazlar, iki.” Sanırım, sistem için asıl suçları bu: Mülkiyeti reddetmek.[ii] Buna tanıklık eden deyimler de var: çingene borcu, çingene çergesi, çingene evinde musandıra aramak... Mahallelere yerleşmiş olanları için de geçerli bu. Bakınız evlerine: Tenekedendir. Kerpiçtendir. Derme çatmadır. Hemen kalkıp yola koyulacaklarmış sanırsınız. İçlerinde paralıları da vardır, sağa sola borç da verirler. Yani Süleyman Demirel’in “örgütlenmemiş kredi piyasası” diye tanımladığı sektörün insanlarıdırlar. Bunlar bile tam uymazlar bankacılık kurallarına. Şaban’ın ev için kooperatife para ödemekte, bir yandan da çocuk okutmakta olduğu sıkıntılı günlerinde, bunlardan biri kredi önermiş Şaban’a. “Senet sepet yapar, eve ipotek koyarsın. Borcumu ödeyemem, rezil olurum sonra” demiş Şaban. “Çekle, senetle; bankayla, ipotekle uğraşacağımızı mı sanırsın? Böyle yaparsam ya da kapına dayanacak olursam bir daha nasıl para satarım?” denmiş Şaban’a.

 

 


[i] Hakkı Devrim, Radikal, 1 Temmuz 2006

[ii] Fazlası için bakınız: http://tr.wikipedia.org/wiki/Romanlar; http://sozluk.sourtimes.org’dan “Çingeneler” maddesi

 

Diğerleri

KİRLİ İŞ 14 Kasım 2017

III. MİLLÎ KÜLTÜR ŞÛRASI 14 Mart 2017

GORKİ'NİN HAYATINDAN ON YIL 28 Temmuz 2016

FUARLAR VE MALATYA 14 Mayıs 2016

"GENÇLER! KIRMIZI GÜLLER!" 28 Ekim 2015

KENT VE KENTLEŞME 28 Ağustos 2015

EDEBİYATLA 84 YIL 14 Ağustos 2015

AHMET VEFİK PAŞA 28 Temmuz 2015

NALBUR 14 Temmuz 2015

SAÖP'NİN 510. HAFTA BASIN AÇIKLAMASI 28 Haziran 2015

ÜÇ ALINTI yahut NEDEN BÖYLE OLDU 14 Haziran 2015

KÜRTLER 28 Mayıs 2015

ÇİNGENELER 14 Mayıs 2015

KIRSALDA YAŞANMAZ 28 Mart 2015

YAŞAR KEMAL'Lİ BİRKAÇ HİKÂYE 14 Mart 2015

İKİ TAYYARECİ 14 Şubat 2015

ÂFET ILGAZ İÇİN 28 Ocak 2015

HATÂYÎ 14 Ocak 2015

GELELİM FATİH'E 28 Aralık 2014

İHTİLAL 14 Aralık 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net