Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
KÜRTLER 28 Mayıs 2015

 

Necati Mert, Hikâyem Adapazarı, Heyamola, İstanbul, 2008, 396 s.

İçindeki “Manavlar. İskânlılar. Serbestler” bölümünden Kürtler: s. 235-242 

 

Kürtler, Mezopotamya’nın yerli halklarından. Zagros Dağları ile Toros Dağları arasındaki coğrafyada yaşamaktalar. Gelgelelim kaderleri Çingenelerinkinden fazla farklı değil. Çingene çalar, Kürt oynar deyimi sadece düzensizliği, dağınıklığı mı anlatır? Zannım o ki iki halkın birlikte dışlanmışlığı da var deyimde. Kürtlerin, Kenan Evren tarafından, “dağ Türkleri” olarak tarif edildiği de unutulmamalı. Neymiş? Dağda yürürken ayaklarından “kart kurt” diye sesler çıktığı için “Kürt” denmiş bu insanlara. Oysa 20–30 milyon kadar insan tarafından konuşulan dilleri, ilk yazılı eserini de Hemedani Baba Tahir (935–1010) tarafından 1000 yıl önce vermiş edebiyatları var. Kadersizlikleri –sanırım- I. Dünya/Paylaşım Savaşı’nın ardından dört parça edilmeleriyle başlıyor. O günden beri dört ülke içine dağılmış haldeler. Türkiye ve İran’dakilerin çoğu Sünni. Azı Alevi. Ancak Irak ve Suriye’ye de yayılmış Şii, Yezidi, Yahudi, Zerdüşt ve Hıristiyan Kürtler de var. Türkiye’deki Kürtlerin sayısına dair kesin bilgi 1965 yılına ait. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı sayımda 2 219 502 kişi ana dili olarak Kürtçeyi söylemiş. Bu da 31 391 421 olan o günkü toplam nüfusun yüzde 7,07’sine denk düşer. Sonraki nüfus sayımlarında vatandaşlık esas alındığı için bugünkü Kürt nüfusu bilinmiyor. CIA tarafından verilen rakam ise 15 milyon.[i]

Türkiye Kürtleri Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu’da yoğunlar. Ne ki 23 Nisan 1920 sonrasında 29 kere isyana kalkıştıkları iddia ediliyor. Öyle midir gerçekten? Evet, biri süren dört isyanları vardır. “Bunlar sırasıyla 1921’deki Koçgiri, 1925’teki Şeyh Sait ve 1930’daki 2. Ağrı  isyanı ile son olarak PKK’nın 1984’te başlattığı isyandır.” Ya ötekiler? “Diğer 24’ü devletin ‘tedip ve tenkil’ harekâtlarıdır.” Kaldı ki “Genelkurmay’ın resmi belgelerinde (de) 29 olayın çoğundan tedip ve tenkil diye söz edilir.” Nedir “tedip”? “Edeplendirme, terbiyesini verme, haddini bildirme, yola getirme.” Ya “tenkil”? O da, “örnek olacak bir ceza verme, tepeleme” demek. Fikri temeli Kâzım Karabekir Paşa tarafından atılmış olmalı. Milli Savunma Bakanlığına III. Ordu Müfettişi olarak gönderdiği 29 Temmuz 1339 (1923) tarihli raporda şöyle der Paşa: “Kürtler taltif ve tehditten aynı derecede müteessir olan bir millettir. Ancak tehdit, taltiften ziyade müessir ve faydalıdır. Bunları hükümete ısındırmak için ruhlarını ne kadar kazanmak lâzım ise, icabında pek şedit surette tecziye edileceklerini bilmeli ve hatta buna dair misaller gözü önünde olmalıdır.” (İtalikler benim değil –NM). Devlet tedip ve tenkili hiç bırakmadı. Bölgedeki kimi köylerin boşaltılması, kimi cinayetlerin güya faili meçhul kalması da galiba bundan.[ii]

Son yıllarda bölgeden İstanbul’a, Adana, İzmir, Bursa ve Mersin gibi büyük şehirlere göç iyice arttı. Bölge coğrafyası haşin. Bölge ekonomisi zayıf. Günlük yaşayış ise –ki Bekir Yıldız öyküledi- öyküde bile katlanılır değil. Bunlar göç için zaten yeterli, üstüne düşük yoğunluklu savaş da binince Batı Anadolu’daki Kürt nüfus –sanırım- Doğu ve Güneydoğu’daki nüfusu geçti.

Kürt’ün kendisinden önce “kuyruklu Kürt” ve “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” deyimleriyle karşılaştım galiba. İlkindeki hakareti, hele ırkçı dili fark edişim çok sonradır. Hayvanlaştırma ırkçı söylemin başvurduğu bir yöntem. Bu eğretileme, azınlığı insanlık dışına itmekle kalmıyor, uğradıkları zulmü de meşrulaştırıyordu. İkinci deyim ilki kadar sert değil. Kurnazların hilesiyle iş ve hizmetlerin arkasız insanlara yüklendiği durumlarda kullanılıyor. Kurnazlığı ve hileyi eleştiren tarafı var. Ben böyle kullandım uzun zaman. Ne ki öncekini besleyen bir yanı olmadığı da hiç söylenemez. Bunu da çok sonra fark ettim. Adapazarı’nda bir kamu kuruluşunda müdürlük de yapmış, benden en az on yaş büyük bir emekliyle konuşuyoruz bir gün. Gaziantepli. Yıl, 1994 veya 1995. Olayların yükselmesi karşısında diyordu ki: “Bizim Kürt komşularımız vardı. ‘Kuyruklu’ da derdik kendilerine. Güler geçerlerdi. Anlarlardı şaka yaptığımızı.” Bu Gaziantepli anlamamış mıydı gerçekten, bu lafın şakayı aştığını?        

Kürt dendiğinde aklıma gelen iki kişi olur. Biri tuhafiyeciydi. Bugün Öğretmenevi’nin bulunduğu sokağın –ki o zamanlar çıkmaz sokaktı burası, devamı, döneri yoktu- başında, Gümrükönü tarafında Bünyamin Ağbi’nin dükkânı vardı: Foto Sabah. Bitişiğinde de Zevk Tuhafiye. Üstü yerli kiremitlerle örtülü, küçük, alçarak dükkânlardı. Fotoğrafhane vitrinleri hep dönemin modernlik simgesi olabilecek insanlarının fotoğraflarıyla dikkat çeker. 60’lı yıllara doğru da öyleydi. Valiye de, belediye başkanına da yer verilirdi ama vitrin asıl ışıltısını gelin damat fotoğrafından, hatta hatta saçı salık, bluzu kolsuz, boynu incili birkaç genç kızdan alırdı. Bakışlarsa kararsız: Derin mi, çarpıcı mı, yoksa elde olmadan muzırlaşmış mı? Galiba bir arayış. Tuhafiyeci modernlikte daha sınırsızdı. O zamanın tuhafiye dükkânlarında iğne, iplik, çorap, mendil, eldiven gibi ufak tefek giyim; kurdele, dantel, biye gibi giyim süsü; iğne, iplik, düğme, fermuar gibi ıvır zıvır satılırdı. Çeşitleri arasında pijama, don, fanila bulunanı gayet azdı. Gecelik, sabahlık, gelinlik, tuvalet ise Hak getire! Bunlar mahallelerde, terzilik bilir becerikli hanımların giderdiği ihtiyaçlardı. İşte böyle bir zamanda –düşünün “iç giyim” diye bir şey bilmiyoruz- Zevk Tuhafiye’nin vitrininde iç giyimin envai rengi ve envai çeşidi. Oyuk, askılı, minik ve şifon şeyleri sakilliğe düşmeden göstermek bugün bile zordur. Onlar düşmediler. İzmirlilerin şikâyetini bilir misiniz? İzmir’e gelmeleriyle manavlık Kürtlerin eline geçmiş, roka çekilmiş tezgâhlardan artık. Kürtler rokayı bilmiyorlarmış. İnanmıyorum. Onlar ki daha zoru becerdiler. Onlar? Baba, oğullar. Ne zaman gelmişlerdi Adapazarı’na? Bilmiyorum. Tabelada oğulun adı yazardı: Suzan. Soyadını unuttum. Baba ise kendini zaten kenarda tutardı. Genç kızlar, taze gelinler, piyasayı seven hanımlar Suzan’ı bilirlerdi hep. “Suzan, çorabım kaçtı çekiver.” Suzan tahta yumurtaya geçirir çorabı, kenardan ip alır, kaçığı yok eder. “Suzan şu kumaştan bir kemer.” Kumaşı alır Suzan, tela yapıştırır, toka takar, delik açar. Doktor önünde nasıl serbest olursa hasta, kaçgöç bilmezse, Suzan’ın önünde de öyledir bizimkiler. Eş dosttan bir dükkâncının yanında bile olamayacak kadar rahat. Sanki ahret kardeşleridir Suzan. Gelgelelim dükkân dışında Kürt’tür baba ile oğulun adları. Hanımlar böyle yapmakla onları kadınlıkları için tehlikeli olmaktan çıkarmış, kendilerine babaları, eşleri tarafından tanınan krediyi korumuş oluyorlardı –sanırım. Sevgi küçük, belki ilkokula bile başlamamış henüz... Sevgi (Yağcıoğlu) kız kardeşim; ben lise ikideydim doğduğunda. Düğme, fermuar gibi bir şey için eline para, renk uydurulsun diye de parça kumaş verip göndermişler evden. Bulamamış. Demiş ki: “Kürt Amca’ya da baktım, yoktu.” Bizimkilerde bir telaş: “‘Kürt’ mü dedin?” Kürt’e Kürt denmeyeceğini bilmiyor kızcağız, “Evet!” diyor, “Kürt Amca, bu renkten var mı? dedim.”   

Yine o yıllardı. Ortaokuldayım. Çok farklı bir iş bilgisi öğretmenimiz oldu. Bu derslerde öğrenci kitap ciltler, ebru yapar, mukavva kırar falan. Öğretmen oturur. Oluyor, der. Olmuyor, der. Genelde böyledir. Hayır! Bu öğretmen de çalışıyordu. Bize yardım ediyor yahut kendi işiyle uğraşıyordu. Kendi işi ne? Bir tahtaya monte edilmiş tellerle gelirdi örneğin. Ayrıca bir tomar gazete, içinde hamur karılmış bir kap. Gazeteleri irice parçalar halinde kaba batırır, oynar da oynardı. Bir zaman geçer, gazeteler kıvamını bulurdu herhalde, tellere sarıp yapıştırırdı onları. Nihayetinde tel dolar, bizim öylemesine tutturulmuş sandığımız tellerden öyle canlı figürler çıkardı ki! Demir döven, taş kıran, ağ çeken insanlar olurdu hep. Şaşar kalırdık. “Varlık” diye bir dergiyi ilkin bu elde gördüm. Para verir, parktaki büfeye dergi için gönderdiği de olurdu. Bir gün de beni gönderdi. Kapağında öğretmenimizin yaptıklarına benzer desenler olan dergiyi daha yakından böyle tanıdım. Kimdi bu öğretmen? Bu soruyu ne yazık ki ancak 2004 yılında sordum. O zamanlar Kürt derdik. Adı yoktu. Üstüne,  yalnızdı da. Onu bir başka öğretmenimizle yan yana hiç görmedik. Bunun için mi kızgındı? Diğer öğretmenlerimizden daha fazla bağırmadı. Hatta onlar dövdü, tokatladı, bu hiçbirini yapmadı. Yapmadığı halde yapabileceğini düşündük yine de. Bir sınıfta, bir öğrenciye kızmış, elindeki penseyi ta kürsüden fırlatmış... Çocuğu haydi hastaneye, dikişe... Bunlara inandık. 2004 yılıydı. Tanıl Bora “Taşraya Bakmak” için yazı istedi. “Taşra ve Aydınları”nı yazarken bu öğretmenden söz etmemek olmazdı. Ama adını bilmiyordum. Utandım. Hüsnü Gürsel, çalışmış olabilirdi kendisiyle, sordum. Elazığlıymış. Akademi mezunuymuş. Harput’taki Belek Gazi heykelini yapmış. Adını da verdi ama emin olamadı. Elazığ Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nü aradım, derdimi anlattım. Nurettin Orhan’mış adı. Ayıbımdan ayıbımı anlatarak arınmak istiyorum galiba, bir gün de öykücü Temel Karataş’la babası İbrahim Hoca’ya anlatadurdum. Elazığlılar ama Temel’in eş durumundan üç yıl süren bir Adapazarlılığı oldu, zaman zaman görüştük. Hikâyeyi daha tamamlamadan İbrahim Hoca, “A, anlattığın Elazığlı, bizim Nuro Hoca!” dedi.

Kürtler de Boşnaklar gibi. Adları yuvarlayıveriyorlar. “Eskici Abdi” adlı oyunda, Kürt zurna eşliğinde gelir, Kavuklu’yu oyuna kaldırır, bir yandan da söyler: “Bir ayağında mesti var.” Bir daha. Bir daha. Tam dört kere. Kavuklu: “Bana bak, öbür ayağında nesi var?” Kürt düşünür, yine başlar: “Öbür ayağında da mesti var.” Bir dört daha. Pîşekâr gelir –Kürt, tanıdığıdır: “Maşallah! Hoş geldin Hasso!” Kavuklu bu, Kürt’ün adının Hasköy olduğunu sanır. Pîşekâr açıklar: “Hayır, efendim, siz öyle anlamış olacaksınız. İsmi Hasan’dır, bunlar Kürt’tür; böyle, isimleri kolaylaştırırlar. Mesela ismi Ali’dir, bunu Alo; Mahmut’u Memo, Cemal’i Cemo gibi kelimelerle telaffuz ederek teshîl ederler.”[iii] Ortaoyununa “başında keçe külah, üstünde çizgili entari, yünden yapılmış kolsuz yarım cübbe, bacağında mavi şalvar, ayağında çiftçi çarığı, elinde uzun bir sopa”[iv] olarak çıkar Kürt. Harputludur. Adı ya Hasso’dur ya Memo. İşi de bekçilik ya da hamallık. Babo’lu, aha’lı, aga’lı, ahan’lı, belî’li dilleri, kimi sesleri değiştiren, düşüren deyişleri vardır: “Uy babo! Aga, ne diyon? Benim didüğüm Farisî kelâm, senin didüğün ne ola, babo?” Soruyu da kimileyin vurguyla hallediverirler: “Ula, sen belâni arisan?” 

 


[ii] Ruşen Arslan’ın 11–12 Mart 2006 günlerinde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen “Kürt Konferansı”ndaki konuşması: http://f27.parsimony.net/forum67368/messages/11855.htm

[iii] Cevdet Kudret, a.g.e, s. 291.

[iv] Ignácz Kúnos, Das Türkishe Volksschauspiel –Orta Ojnu-, Leipzig, 1908, s. 36/n.5.ten aktaran: Cevdet Kudret, a.g.e, s. 78.

 

Diğerleri

KİRLİ İŞ 14 Kasım 2017

III. MİLLÎ KÜLTÜR ŞÛRASI 14 Mart 2017

GORKİ'NİN HAYATINDAN ON YIL 28 Temmuz 2016

FUARLAR VE MALATYA 14 Mayıs 2016

"GENÇLER! KIRMIZI GÜLLER!" 28 Ekim 2015

KENT VE KENTLEŞME 28 Ağustos 2015

EDEBİYATLA 84 YIL 14 Ağustos 2015

AHMET VEFİK PAŞA 28 Temmuz 2015

NALBUR 14 Temmuz 2015

SAÖP'NİN 510. HAFTA BASIN AÇIKLAMASI 28 Haziran 2015

ÜÇ ALINTI yahut NEDEN BÖYLE OLDU 14 Haziran 2015

KÜRTLER 28 Mayıs 2015

ÇİNGENELER 14 Mayıs 2015

KIRSALDA YAŞANMAZ 28 Mart 2015

YAŞAR KEMAL'Lİ BİRKAÇ HİKÂYE 14 Mart 2015

İKİ TAYYARECİ 14 Şubat 2015

ÂFET ILGAZ İÇİN 28 Ocak 2015

HATÂYÎ 14 Ocak 2015

GELELİM FATİH'E 28 Aralık 2014

İHTİLAL 14 Aralık 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net