Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

 

 

Dar düşünce, iki ya da daha çok kelimenin dizilip öbeklenmesini cümle sanır. Hoş, çok kelimelilik yaygındır; da tanımını buradan almaz cümle. Yargısından alır. Yargı da yüklemin bildirdiğidir. Kelimede olmaz; kelime kip ve kişi ekleriyle çekime girdiğinde yargıda bulunur ancak.

Şöyle ki “koş-” ve “iste-”fiildir, “realist” de isim. Bunlar kelime. İlk fiili haber, ikincisini dilek, isim olanı da ekfiil kiplerinden biriyle ve farklı kişi ekleriyle çekelim: “Koş-u-yor-lar.” “İste-meli-y-im.” “Realist-miş-sin.” Sonları noktalı. Üzerlerinde sözlük anlamları vardı sadece, artı olarak kip ve kişi ekleri de aldılar, cümle oldular şimdi. Üstelik de birer kelimelik.

Bu üç cümleden istediğinize istediğiniz dilden, istediğiniz kadar kelimeyi alıp katın, isterse kattıklarınız arasında Türkçe kökenli hiç olmasın, hepsi de şu bu dillerden, hatta kabile dillerinden gelmiş olsun, eğer fiil çekimleri Türkçenin çekim kurallarına göre yapılmışsa, tümleçler yükleme –i, -e, -de –den ekleriyle bağlanmış, çoğullar –ler eki almışsa, tamlamalar Türkçenin tamlama kurallarına uygunsa o cümle Türkçedir. Sentaks olarak Türkçedir.

Bu ne demek? Diller tanımlarını kelimelerinden değil cümlelerinden alır demek. Fakat böyle düşünmeyenler de var: Bizim Öz Türkçeciler örneğin. Onlar kelimelerin milliyetini neredeyse dilin kendisinden de önemli görmekteler. Oysa Ömer Seyfettin’lerin “Yeni Lisan” hareketinden beri biliyoruz ki dile yerleşmiş yabancı kelimeleri dilden bütünüyle sürmek (Tasfiyecilik), dil kapısını din ve kültür dilidir deyip Arapça ve Farsça kelimelere sorgusuz sualsiz açmak (Fesahatçilik) kadar yanlıştır.

Evet, dil cümledir. Dilin temel işaretleri cümlededir. Ama cümle her şey demek değil. Düşünce değil mesela. Düşünce cümleye sığmaz; ama düşüncemizi de dille anlatırız. Ortaya çıkması için de cümlenin önüne ve ardına cümleler getirir, cümleden çıkarız böylece. Dil, bütün hünerini paragrafta mı gösterir yoksa? Hayır! Paragraf düşünce birimidir ama her paragrafta tek bir düşünce yer alır, düşüncenin düşünceyle geliştirilmesi gerekir, bu da paragraftan paragrafa geçilerek sağlanır –ki dil orada dildir: öyküdür, romandır, denemedir… Ya da şöyle: Büyük düşüncedir metin.

Anlam gözetilerek varılır metne elbette. Bu da bağlam’la mümkün. “Anlam bağlamdır” çünkü. Kelimenin kelimeyle, cümlenin cümleyle, paragrafın paragrafla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin adıdır “bağlam” ve metin bununla ayakta durur, yoksa savrulur. Yazarın toplayarak yaptığını okur dağıtarak yapar. Buluşmalara bakar okur, cümleye, paragrafa, metne sorar: Ne diyor? Kişiden kişiye ama az, ama çok, ama mutlaka değişir anlam. Neden? Eğimlerimiz, eğitimlerimiz, heyecanlarımız, muhakememiz… farklıdır da ondan.

Modülerdir dil. Yani parçalı. Metnin parçası paragraftır, paragrafınki cümle. Bir metnin yapısıyla bir paragrafın yapısı, elifi elifine çakışır. Kabaca, ikisi de giriş-gelişim-sonuç planına uyar. Cümle uymaz. Bağımsızdır. Metnin yanında paragraf parçadır; cümle hele ki kelime hiç mi hiçtir. Yine de çok şey beklenir cümleden. Kaşgarlı Mahmut halk ağzında öteden beri yaşamakta olan hikmet, seci, şiir ve nesir örneklerini de derleyip toplar eseri Dîvân ü Lügâti’t Türk’e. Ama illa ki savlar, yani atasözleri… Diyeceğim ta 1072-74’ten beri bilinir atasözlerine düşkünlüğümüz.

Kaşgarlı’nın derlediği koşuklarda da mısralar birer cümledir. Mısra ile cümlenin denkliği sadece Orta Asya şiirimizin değil, Anadolu şiirimizin: Tekke, Halk, Divan ve modern: Tanzimat, Servet-i Fünun şiirimizin de özelliğidir. Divan’ın nazım birimi beyittir mesela; ama her mısra da birer cümledir: “Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mu’tâdım / Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitâbımsın”. (Nedim). Divan’da tek mısralık hünerler de var, “azade mısra” deniyor; kimileyin de beytin bir mısraı ötekinin önüne geçiyor, bu da “mısra-ı berceste”: “Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste kâfidir”. (Koca Ragıp Paşa).

Nedim’deki, Abdülhak Hâmit’teki sayılı şiiri hariç tutarsak mısra-cümle düzeni Fikret’e kadar bozulmadan gelir, Fikret, cümlenin mısradan mısraa geçmesi demek olan “anjanbman”ı sokar şiire –okullarda “nazmı nesre yaklaştırmak” diye verilir bu. Ve kırılır şiir. O kadar ki cümlesi mısraa bağımlı şiir artık hiç yazılmaz adeta. Yahut şöyle: Cümle, hürriyetine kavuşur.

Atasözlerinden devam edelim: Özdeyişle anlamdaş sanılırlar, oysa birkaç önemli fark vardır aralarında. Şöyle ki atasözleri anonimdir. Sonra, gayet veciz. Gereksiz tek hece bulunmaz üstlerinde. Özdeyişte bunlar yok. Özdeyiş –bir kere- kişisel. Söyleyeni belli, ama bir zaman gelir, sahibi sözüyle oynar. Alan da aktarırken ufak tefek değişiklik yapa(bili)r –yasak yok. Diyeceğim, kalıpsızdır özdeyiş, yumuşaktır.

Aralarındaki fark, anlam verme faslında iyice çıkar ortaya. Atasözleri anonim oldukları için üzerlerinde toplumsal mutabakat vardır. Anlamları kesindir, kişiden kişiye değişmez. Ama özdeyişlerinki değişir. Acem mübalağası yapayım: Bir özdeyişten bin anlam bile çıkabilir. Özetle: Yorumcuyu zorlar özdeyiş.

“Alemdağda Var Bir Yılan”da özdeyiş saygısı gören bir cümle vardır: “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” Ne anlatır bu cümle? Seven, sevdiği için de cumhurca sevilen birinin mutluluğunu. Evet, bu kadarıyla bunu anlatır. Fakat Fethi Naci, bunun adını bizimkinden farklı kor önce: “Haykırış” der ve öndeki cümleye dikkat çeker. Okuyalım: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” İnsanın severek ve sevilerek yalnızlıktan kurtulacağını anlatır galiba şimdi. Biz öyle sanalım! Fethi Naci diyor ki: “Bu haykırış, şimdiye kadar hep yanlış yorumlandı.” Doğru yorum, sonraki cümleyle çıkar: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Bir cümle, bakınız, önüne arkasına birer cümle alınca, bağlam değişince yani, başlamaktan bitmeye, sevinçten mutsuzluğa, beyazdan siyaha, simsiyaha nasıl şipşak dönüveriyor. 

Sait Faik’in bu üç cümlesindeki bağlam, ilkinden sade farklı değil, hem daha zengin hem de yazarın söylemek istediğine daha yakın. Peki, söylemek istediğinin tamamı? O, kitaba adını da veren öykünün tamamında.

Öyküde durum bu. Varın bunu bir de düşünceye dayalı metinlerde düşünün. O metinler ki basit cümleyle yazılmaz. Düşünce, bileşik cümlededir. O partisipler, o gerundiumlar hele ki karşıtlık, neden-sonuç, açıklama, üsteleme, destekleme gibi bin bir anlam ilgisi kuran bağlaçlar niçindir? Boşuna mı?

Düşüncesi olan, metin yazar. Özdeyiş dar gelir ona. Yazmak, tenezzül olur. Bunları diyecektim, caydım. Cicero geldi aklıma. La Bruyere. Bacon. Geldi de bunlar isimlerini özdeyişle mi yaptılar? Felsefeci bunlar. Konuştular. Anlattılar. Kimi kendi yazdıklarıyla kimi öğrencilerinin tuttuğu notlarla bize kadar geldiler. Onlar, düşüncelerini işlediler; biz cümlelerinden en ışıltılı olanını aldık, ona yapıştık. Nedir bu? Tembellik. Ya da düşünceyi bırakmak, kırıntısıyla yetinmek.

Sade bizde mi bu böyle? Değilse de bizde karşılığını çok buluyorum. Eski şiirden hatırınızda kalan nedir? diye sorulsa, Nâbî’den, Bağdatlı Ruhi’den, Ziya Paşa’dan ve elbette Namık Kemal’den mırıldanacaktır çok kişi. Hele ki “Vatan Kasidesi” ise ses de yükseltilecektir: “Muîni zalimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsafa hizmetten”. Bir dahi aşk ile: “Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten”. Durmak yok: “Anılsın mesleğimde çektiğim cevr ü meşakkatler  / Ki ednâ zevk-i âlâdır vezaretten, sadaretten”.

Yazık etmiş Namık Kemal kendine! Vatan’la, hürriyet’le bu kadar ilgiliydi madem, bunları sistemleştirip genişletseydi keşke.

Düşüncenin derinliği var mı dediklerinde hiç! Baştan aşağı övünme, hamaset, ajitasyon…

Kırıntı dediğim, bu işte. Ama Namık Kemal mi kırıntıyla yetinen sadece? Değil ama cümlesi kodu mu oturttuğu için bugün bile model alınan o.

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net