Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

 

 

Mahalle Mektebi’nin 12’inci sayısındaydı öykü; sevdim ama finalindeki bolluğa da üzüldüm. Öykü bir dede öyküsüydü, dede öykülerini daha kolay seviyorum. Öyle ki bir tek hece bile fazlalıkları olsun istemiyorum. İşte bunları yazmalı. Eskileri taradım, buldum, çıktığı sayıyı doğru hatırlamışım. Ama iki yıl olmuş, bu ay şu ay derken iki yıl geçmiş bile üzerinden. De yine dediğim, bunları yazmalı, oldu.

Safiye Gölbaşı, hatırladığım bir isim değil. Öykü onun, adı “Değirmen”.

Manifaturacı Fazıl Bey çocukları evlendirdikten sonra dükkânı şehirde kapatıp yaylaya taşır. Yanında da otuz dört yıllık hanımı, oh kekâ! Yaylada işler kesattır ama Bağkur aylığı vardır Fazıl Bey’in; ayrıca şehrin gürültüsünden uzakta, yayla yazlarının cıvıltılı şenlikleri içindedir, kesatlığı dert etmez.

Bir haftadır bir çocuk dadanır dükkâna. Vitrine bakar saatlerce. İlk günler tanımak ister gibi bakar, arada bir şey soracakmış gibi Fazıl Bey’e çevrildiği olur başının. Ama sormaz. Vitrinde bir su değirmeni maketi vardır, manifaturacı vitrininde görülmüş bir şey değildir, gelenin gözü takılır, gidenin gözü takılır, çocuğun da değirmene baktığını düşünür Fazıl Bey, ilgilenmeyi kesmek istese de kesemez, bir şey vardır çocuğun gözlerinde çünkü, onun merakındadır.

Bir gün elinde bir gemiyle gelir çocuk, bir yandan da gemiyi havada yüzdürmektedir, Fazıl Bey’in aklına o gün düşer değirmeni çocuğun eline bırakmak. Uzanır. Alır. Çıkarır. Verir. Korkar galiba çocuk. Yatılı okullarda okuduğu için hasretini çok çektikleri büyük oğullarının da korktuğunda minik gözlerini bu çocuk gibi kocaman kocaman açarak baktığını hatırlar Fazıl Bey. “Parçaları birbirine taka ekleye kızım yaptı bu değirmeni, boyadıktan sonra da bana verdi, ben de vitrine koydum hediyesini” der çocuğa, “Satılık değil, ama ilgini çekti madem, al, bak, dokun şimdi, sonra geri verirsin.”

Bir kutsalı alır gibi değirmeni eline alır çocuk. Dalıp gider. Fazıl Bey adını, babasını, evlerini sorar, torunları olduğunu söyler, hiçbirini duyup cevaplandıramaz çocuk; fakat “Bu tekerlek benim” der sahiplenir değirmeni. “Bu tekerlek değil değirmen. Adını bile bilmiyorsun, nerden çıkardın senin olduğunu?” (Bu cümle Fazıl Bey için biraz sert.) Hatırladığını söyler çocuk.  “Dededen hatırlıyorum” der, arkasını da getirir:  “Sen buna iyi bak, büyüdüğünde senin olacak, dedi bana.” Çocuk da sorar: “Sen dede misin?” “Torunlarım var dedim ya.” “Ben de var mıyım?” “Sen benim değil, başka bir dedenin torunusun.” “Benim dedem nerde?” “Sen bileceksin onu.”

Susar çocuk. Fazıl Bey yeniden sıkıştırır: “İsmi ne dedenin? Belki tanıyorumdur.” “Zahit.” “Zahit mi? Değirmenci Zahit mi? Allah rahmet eylesin.” “O ne demek?”

Aslında öykü burada biter. Bitmeli. Çocuğun durumu aydınlanır çünkü. Allah rahmet eylesin’in ne demek olduğunu açıklayamamakla Fazıl Bey’in durumu da aydınlanır. Öykü aydınlanır, biz aydınlanırız.

Safiye Gölbaşı böyle yapmıyor. Benim miktarında tuttuğum paragrafın aslı onda bakın nasıl: “Zahit… Zahit… Değirmenci Zahit mi? Bu kış vefat eden? Derenin yanında evi var? Evin önünde aynı böyle bir değirmen var değil mi? Çok mert bir adamdı. Allah rahmet eylesin.”

Bu kadarla da kalınmaz. Fazıl Bey, Allah rahmet eylesin’i açıklar. Torunların sevildiğinden, omuzlara alındıklarından söz eder. Yanında çırak durmasını da ister çocuktan. Babasını, cumaya gidip gitmediğini bile sorar.

Tiyatroda final önemlidir. Finali uzun tutulduğu için ziyan olmuş oyunlar vardır. Çok güçlü, unutulmaz, vurucu sözler de kullanılmaz finalde. Uzatılmış final, oyunu söndürür; çarpıcı sözler de dikkati kendi üzerlerine çeker. Bu kurallar öykü için de geçerli bence.

Öykü ile roman burada da ayrı düşerler. Romanda kurgu yataydır. Pek çok roman hâlâ klasik giriş, gelişme, sonuç planına göre yazılır. Roman okuru da bilir bunu, yazarın hovardaca kullandığı sayfaları sıkılmazsa o da hovardaca okur, sıkılırsa atlaya zıplaya. Öykü ise –hele ki günümüzde- bir oturuşta okunup bitirilesi bir anlatı diye tanımlanır. Bilinir. Bu da dikey kurguyla sağlanır. Öykü aynı yoğunluğu okurdan da bekler. Nitelikli okur öyküye böyle yanaşır zaten. Fazlalıklara tahammül etmez, rastladığında bırakır öyküyü. Öykünün okurdan beklediği vardır, mukabil olarak okur da öyküden bekler. Has yazarlar her şeyi söylemez finalde bu yüzden. Açık bırakır. Sonlandırmaz. Miktarını öyle tutar ki okur kendince ve keyifle tamamlayabilir öyküyü.

Öykücünün en çok zorlandığı yerdir final. Âfet Ilgaz, Türkçeye cilveleşecek kadar hâkim olduğumu söylemiştir ama bu övgüsünden on dört yıl önce, ilk kitabımın çıktığı 1979 yılında her öykümü “kıssadan hisse” ile bitirdiğim için de eleştirmiştir. Finalde hâlâ zorlanırım. Ne yaparım o zaman? Sait Faik’in “Bohça”sını döner döner okurum. Finali müthiştir, “İpekli Mendil”in finalini aratmaz.

Ben kendi öykülerimi de okurum. “Sütlaç” sevdiklerimdendir. Türk Dili benimle yapılan söyleşiyi tamamlasın için öykü istediğinde “Sütlaç”ı verdim. 1997’de yazmışım. Şimdi Gönüller Küçüldü’nün içinde. Şefik Bey yersiz bir alınganlık gösterip karısına görünmeden evden çıkıyor sabah sabah. Bir vakte kadar dolaşıyor şehide,  aylaklık edip açılıyor, dönüyor. Karısı, pusula bırakmış, adam okuyor:

“‘Şefik! Canım, / Kalkmışsın. Gitmişsin. Gazete alıp dönersin sandım; bekledim, dönmedin. Herhalde arkadaşlarına rastladın. Sütlaç yapmıştım, dönseydin birlikte yerdik. Ama sen ye, beni bekleme. Sütlaç, bekleyince iyi olmuyor. Ben berbere gidiyorum. Gece karışık karışık rüyalar gördüm. Anlatılmaz, saçma sapan şeyler. Saçımı yaptıracağım.’

“Sütlaç kesildi Şefik Bey.

“Galiba ağlayası da oldu.”

Dergiden okuduğumda gördüm ki öykü pusulayla bitmiş. Ardından gelen iki cümle “zâit”.

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net