Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
EYLÜL GELDİ Mİ 2 Eylül 2015

 

 

Eylül dendi mi Mehmet Rauf’un romanı “Eylül” gelir aklıma, Alpay’ın şarkısı gelir: “Eylül’de Gel!”

Resmi var Eylül’ün, fotoğrafı var, şiiri var yüzlerce, binlerce… Birbirinden güzel, birbirinden dokunaklı. İki de mevsim biliriz: yaz ve kış. Baharlar ara sıcaktır. İlkiyle kıştan yaza geçeriz, Eylül’le de yazdan kışa. Eylül, sonbahardır. Ne teşrin-i evvel’de vardır öylesi sonbahar ne de teşrin-i sânî’de. Yaprakları sarı sapsarı olmuş, biraz da vişneli kırmızıyla renk alıp renklenmiş bir yayla kayını yahut kendi başına bırakılmış bir şehir parkı, parkın yapraklardan adeta görülmez olmuş oturma sıraları veyahut ayrılan bir çift veyahut da buğulu bir camın ardından hiç tebessümsüz bakmakta olan bir kızcağız görseniz bir fotoğrafta ve bir ad vermeniz istense ne dersiniz? Elbette Eylül. Sonbahar bütün şemâil’iyle, hiç eksiksiz bütün muhtevasıyla Eylül’ün üstündedir.

Yahya Kemal nasıl diyordu?

“Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları / Bir  bir hatırlamakta geçen sonbaharları.”

Ne var bu şiirde? Sonbahar. Devamı da öyle: “Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa / Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa.”

Bu şiirde sonbahar var ama, bu şiirin adı “Sonbahar”  değil, “Eylül Sonu”dur.

Eylül hakkında çok şey okudum, izledim, dinledim ama Eylül için hiç yazmadım. Eylül’ün bir bütün sonbahar demek olduğunu da. Bunu da yaşayarak öğrenmedim; yaşayarak öğrenenlerden aldım.

Kitapçılığın üç ayları değil, yılına göre kimileyin dört, kimileyin beş ayları vardır, Nisan’da bir durur kitap satışı ta Ağustos sonuna kadar. İşlerin Ağustos ortalarında açıldığı yıl olur seviniriz. Bu yıl seçim girdi araya, dibe indik. Meğer kaderde bir de erken seçim görmek varmış Kasım’da, okulların açılması da Kurban ertesine kaldı mı, gel de maişet mevsimi de Eylül için. Eylül’den de hayır yok bu yıl.

Oysa bizim klasik şikâyetimiz yayılmacı komşularımızdan olurdu her Eylül. Biz kimiz? Pasaj içi esnafı. Alışverişe çıkanları da görüyorum: Katlı Pazar’ın iki uçtan girişleri, uçlardaki sergilerin müktesep hakları imişçesine bilfiil işgal edilmiş, yan girişler iptal olmuş, zar zor kendini içeri atanlar sergilerin sergilerden taşırılmış mallarıyla geçit darlığına düşen yollarda adeta çakılıp kalmış, ne ileri ne geri, kıpırdayabilene vallahi aşkolsun!

Yav bu sergileri cuma günleri de görüyorum ben. Sergiciler, mallara iyice yaklaştırılmış beyaz ışıklı ampullerini kapatıp işyerlerini karartıyor, girişine ters çevrilmiş bir sandalye koyup mescide hem de koşmaca gidiyorlar. Bu insanların o işgalciler olduklarına inanamıyorum.

Her dolmuşunun, her minibüsünün, her otobüsünün ön camında durak adlarına ek olarak kocaman bir de “ÇARŞI” yazan başka bir şehir yok benim bildiğim. “Çarşı” adlı semt de yoktur Adapazarı’nda durak da; ama araç camlarında hiç eksiksizdir. Mahalle, meydan ve sokaklarımızın da adlarını hep zanaat adlarından aldıkları malum.  Alışverişle, ticaretle yani çarşıyla bunca iç içe olmuşluk bir çarşı teamülü, çarşı terbiyesi, çarşı ahlakı yaratmalı değil midir?

Yaratmadı değil yarattı. Olmadı değil oldu. Esnaflığın, gelen müşteriyi, “Ben siftah ettim, komşum etmedi” diyerek komşusuna yönlendirmek olduğu dönemi görmedim. Çocukluğum Kunduracılar İçi’nde geçti, esnaf esnafın hakkına göz koymazdı, bugünkü densizliği onlarda görmedim. Dükkân dışına mal çıkarmazlar mıydı? Çıkarmadan olur mu! Ama pasajın zaten köşesindesin, mevkidesin! Allah ziyade etsin! Ama bir de pasaj içindeki dükkânların nefes borusunu sıkmak ne oluyor? Ne dedemin böyle bir şikâyeti oldu ne babamın.  Canım o zaman pasaj mı vardı? Yoktu ama mallar dışarıya o zaman da çıkarılırdı. Ne ki bencilce değil. Hatta dükkânın konumu zorlanmadan çıkarılırdı. Yani sadece komşu hakkı değil mekân da gözetilirdi.

Diyelim pasaj içindeki dükkânların konumu müsait, çıkardıklarıyla gidiş geliş engellenmiyor; köşe başındaki için örnek olmaz bu. Onun yaptığı, mostra çıkarmak değil. Alenen işgal. Pasaj girişi kilitlenmekte çünkü,  yani mekân mekânlıktan çıkarılmakta.

Bizim çarşı 12 Mayıs 1973’ten beri böyle. “Şölen” adlı bir kebapçı vardı sol başta, bacası çekmez, çekmez değil hiç yok, dumanı kokusu çarşıya yayılır, müşterinin ayağı kesilirdi çarşıdan. Bacası olsa ve çekse bile ne işi var kebapçının o basık yerde?

Onlar gitti, uzun boylu sevinemedik; bugün ise hâlimiz o günkünden bin beter. Çarşıya adını veren havuzun bile Eylül  geldi mi suyu boşaltılıyor kaşla göz arasında bir gecede, havuz çarşının ortak deposu oluveriyor, hem de ne ararsan orda cinsinden her şeyin..

Anlatmakla bitiremem; bir gün uğrarsanız, havuzu gösterir, yanı sıra başka şeyler de anlatırım. Çay da söylerim, üstelik çay süresini de aşmam; o kadarı bile yetecektir hayret etmenize.

Diğerleri

ÇAVDAR UNUNDAN BAKLAVA 2 Aralık 2017

YENİ BİR HIRSIZLIK 22 Mart 2017

ŞÛRA ÜSTÜNE 12 Mart 2017

PERŞEMBELER 2 Ocak 2017

SERTİFİKA 2 Ekim 2016

BİZİ AYAKTA TUTAN 22 Temmuz 2016

AYAĞINIZ YERDEN KESİLMEK ÜZEREYKEN 02 Temmuz 2016

PERDE GAZELİ 02 Mayıs 2016

ENGİN 22 Eylül 2015

EYLÜL GELDİ Mİ 2 Eylül 2015

AYIN İLK PERŞEMBESİ 22 Ağustos 2015

KÜREYLE BULUŞMAK 12 Ağustos 2015

AVM VE AGORA 2 Ağustos 2015

MADEM DOĞRU KONUŞULACAK 22 Temmuz 2015

ON GÜN 2 Haziran 2015

ÇALIŞTAYDA III 12 Mayıs 2015

ÇALIŞTAYDA II 22 Nisan 2015

ÇALIŞTAYDA 12 Nisan 2015

KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE 2 Nisan 2015

ŞEHİR KİMLİĞİ ÇALIŞTAYI 22 Mart 2015
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net