Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

 

 

Anlatı (Tahkiye), Temsil (Oyun), Düşünce (Fikir) düzyazının, yani nesrin temel başlıkları. Fakat düzyazının bunlar dışında da türleri var, yardımcı türlerdir. Teknik olarak bu üç türden birine benzerler, hatta bir başlarına bağımsız bir tür değeri kazandıkları da olur, ama genellikle bir öykünün, bir komedinin ya da bir makalenin içinde düz bakışla görülemeyecek bir şekilde yer alışlarıyla bilinirler.

Günlük, eski dildeki karşılığıyla Rûznâme, Batı’dakiyle Jurnal (Journal) de yardımcı türlerdendir. Günce de kullanılıyor ama bir dilin kendi kelimeleri arasında anlamdaşlık olamayacağı için problem de yaşanıyor. Şöyle ki günlük başlangıçta, Ataç’lı yıllarda yani, “gazete” anlamında kullanılıyordu sadece; günce ise “hatıra defteri” anlamındaydı ama yanı sıra “gazete” anlamını da taşımaktaydı. Bugün ikisi de ikişer anlamlı.

Günlük’ün tarifinde yaşanılanların, görülenlerin tarihli bir başlık altında günü gününe yazılması var. Anı’dan farkı şurada: Günlük’te olaylar ve etkileri ve düşündürdükleri sıcağı sıcağına yazıya geçirilir; anı’da ise günü gününe şartı yoktur. Anı, yaşanılanlardan çok zaman sonra yazılır. Zaman, yıllar yıllar sonrası da olabilir. Bu yüzden belleğin yanılma, unutma, hatırladıklarını zaman ve mekân olarak karıştırma ihtimali yüksektir; anı yazanlar, bunları önlemek için mektuplardan, fotoğraflardan, başkalarının yazdıklarından ve kimi görgü tanıklarından yararlanma yoluna giderler, giderler ama yaşanan zamandan çok yazılan zaman öndedir anı’da hep, bu da gerçeği değil kurmacayı çağrıştırır, dolayısıyla türe güveni zedeler. (Cevdet Kudret, 1980: 330, 338).

Anı, Batı edebiyatının yaygın türlerinden biri. Eski Yunan’ın yazarlarından Ksenophon’un (İÖ 427-355) Anabasis’i türün ilk örneklerinden sayılır. Rönesans’tan sonra ise anı yazmamış sanat, siyaset adamı hemen hiç kalmamıştır. Fakat günlük öyle değil. Roman, dram, deneme gibi Rönesans’la gelen türlerden günlük. Rönesans’tan önce yok. (Cevdet Kudret, 1980: 330, 338). Bilimsel ve coğrafi keşiflerle Hümanizm doğar önce XIII-XIV. yüzyıllarda. İnsanı ve aklı Ortaçağ öncesi yerinden alıp yeniden öne çıkarır. Hıristiyanlığa, daha doğrusu Kilise’ye öfkelidir. Kilise Latincesi yerine de ulusal dili yeğler. Sonraki iki yüz yıl içinde de Rönesans yeni değerler getirir: bireye saygı, kültürel uyanış, sanatsal yaratıcılık, Yunan-Latin edebiyatları, mitoloji vb. Ayrıca dogmatizme karşı çıkar, mutluluğu da bu dünyada arar, öbür dünyaya ertelemez. Bu bağlamda “Yeniden Doğuş”tur Rönesans. Diyeceğim, yerleşmiş kanıları, genel ve basmakalıp görüşleri kendilerince sarsan romanın, dramın, denemenin “Yeniden Doğuş”la doğmaları boşuna değil.

Günlük için de geçerli bütün bunlar. Fakat yetmez. Rönesans’la gelen öteki üç tür kurmaca. Tasarlanmış. Hayatla bağlantıları öylesine yani. Dolaylı. Oysa yazanın hayatıyla bire bir denklik beklenir günlük’ten. Yoksa anı varken ve hem de Rönesans’la gelmesi pek de anlamlı olmayacaktır. Zannım o ki yaşananlar belleğin azizliğine uğramasın için var günlük. Çıkış nedeni bu. Anı yazarı yaşadıklarını unutabilir, unutmuş gibi yapabilir, kendi lehine, kızdıklarının aleyhine yazabilir; gelgelelim yaşanan soğumadan kaleme alınır günlük, günü gününe yazılır, dolayısıyla anı’nın verdiği değiştirme imkânını vermez yazara. Velhasıl yaşadıklarını, düşündüklerini iki su yıkamadan insan önüne çıkaramayanlar, günlük tutmaya kalkışmasınlar hiç.

Peki, mümkün mü bu? İnsan, hiç gizlisi kalmayacak kadar açabilir mi kendini? O kadar açamazsa ne kadar açar, açabilir? Albert Camus, eserdekinin, kendisi olmadığını söyler. Sonra açıklar: “Hele hayat hikâyelerimiz olmaya yeltenen eserler hiç değil. Kimse hiçbir vakit kendisini olduğu gibi açığa vurup anlatmayı göze alamaz.” (Halman, 2008: 290). Nurullah Ataç için André Gide’in en önemli eseri Journal’idir. Peşinden dedikleri de şöyle: “Günü gününe kendine bakmış, kendini anlamaya çalışmıştır. Çok kimseler yapmıştır bu işi, pek azı başarabilmiştir, benim bildiğime göre Gide’den daha iyi başaranı da olmamıştır.” (Ataç, 2000: 250). Anlatmadığı, saklı tuttuğu bir şey hiç mi kalmamıştır Gide’in kenarında? Talât Sait Halman, hem de Gide üzerinden şunları söyler: “Bir sanatçının yaşadıkları ve düşündükleri arasından neleri günlüğüne koymadığı, ne kadarını kendi dileğiyle örtbas ettiği bilinemez elbet. Böyle bir ayıklama onun kişisel hakkıdır, sanatçı hakkıdır. Ama günlüğüne koyduklarını elinden geldiği kadar gerçeğe bağlı kalarak yazmasını eleştirmen de, okurlar da bekler ve ister yazardan. Daha yaşarken yayımladığı günlüğüne Gide belki birtakım yaşantılarını koymamıştır, ama yazdığı her olayda, her duyguda dillere destan içtenliğinden ve pervasızlığından uzaklaşmamıştır.” (Halman, 2008: 293).

Suut Kemal Yetkin iki tür günlükten söz eder. Biri dışa dönük yazarların elinden çıkan, daha çok dış olaylara, sanat, edebiyat ve siyaset adamlarına, onlarla ilgili düşünce ve dedikodulara yer veren günlüklerdir; ikinci tür günlükler ise içe dönük yazarların kendi iç karmaşalarını ele alır, onları çözümlemek için gerektiğinde insafsızlık sınırına kadar da giderler. (Cevdet Kudret, 1980: 339, Yetkin’in Günlerin Götürdüğü adlı kitabından aktaran). Sözün en fazla kısıtlandığı günlükler, sayfalarına yazarının iç fırtınalarını taşıyan günlükler olmalı. Stendhal 18 Nisan 1801 günü “‘Hayatımın hikâyesini gün gün yazmaya koyuluyorum’ diyerek başladığı günlüğünde hem gündelik yaşayışının ayrıntılarını hem manevi varlığını olanca çıplaklığıyla anlatırken günlüğünün gelecekte yayımlanacağını bilmiyordu. Bilmediği için de, kendisini olduğu gibi dökmüştü günlüğüne”. (Halman, 2008: 292). Anlaşılan şu ki okur önüne çıkarılacak günlükle çıkarılmayacak günlük aynı serbestlikle yazıl(a)mıyor –yazan da hele içe dönük bir yazarsa- otosansürün katlanacağı aşikâr.

Anlatan, işi anlatmak olan insan neden sansür uygular? Metni kendi eliyle niçin sünnet eder? Nedir yazarı engelleyen? Yazara “Bunu yazma!” yahut “Buradan ötesini olmamıştan say!” diyen kim? Var mı böyle biri?

Şu satırlar Kierkegaard’ın günlüğünden: “İnsan alınyazısına ilişkin olan hayvanlık yok bende… Bana bir gövde ver, öyleyse.” “Ah! Hele geçlik yıllarımda, altı ay için bile olsa, erkek olabilmek uğruna neyimi vermezdim ki… Bende eksik olan, bir gövde, bir de varlığın maddi çerçevesi.” Bu satırlar için Talât Sait Halman bakınız ne diyor: “Kierkegaard, günlüğüne şu tüyler ürpertici acıyı, herkesin gözünden uzakta, kuru başına ağlar gibi mi yazıyordu, yoksa kısırlığından ve hadımlığından felsefi anlamda ve okurları için mi söz açıyordu, bunu kesin olarak bilemeyeceğiz herhalde.” (Halman, 2008: 292).

Belli ki “Bunu yazma!” diye Kierkegaard’ı kimse uyarmamış; Baudelaire de, Kafka da, Pavese de uyarılmayanlardan… İçlerini günlükleriyle baş başa imişler ve hep böyle gizlide kalacaklarmış gibi içtenlikle dökmüşler, yahut günlüklerinin bir gün nasıl olsa yabancıların eline geçeceğini bile bile, ama bunu hiç mi hiç umursamadan yazmışlar. Korkularını yazmışlar, yalnızlıklarını yazmışlar, yetmezliklerini, öfkelerini, hepsinden çok da cinsel hayatlarını yazmışlar. Mahremiyetlerini yani. Dudaklarında da hikâyecimizin çok sonra edeceği bir söz erken erken hissedilmiş gibi mutlaka: “Yazmasam deli olacaktım!”

Günlük yazarının elini kolunu –sanırım- mahremiyet bağlamakta.

Mahrem, mahremiyet, mahrum, haram, harem, muharrem… aynı kökten. Arapça. Sülasisi: H, R, M. Harama, “yasakladı” demek. Kökünde “yasak”, “tabu”, “evlenilmesi törece yasaklanmış” gibi anlamlar var. Nâmahrem ise “mahrem olmayan” demek, ama Türkçe kullanımda anlam ters dönüp “mahrem” oluyor, “nikâh düşmeyen” ve “yabancı” oluyor.

Kelimenin referansı din. İslamiyet’te de sürekli ve geçici diye iki mahremiyet var. Yasaklanmış evlilikleri anlatır. Sürekli mahremiyet, aralarında kan bağı olan akrabaların birbirleriyle ve evliliklerin oluşturduğu sıhri akrabalardan bazılarıyla, sütten akrabaların da yine birbirleriyle evlenmelerini yasaklar. Geçicisi ile anlatılan ise birbirlerine mahrem olanların, mahremliğe neden olan durumun kalkmasıyla evlenebilirlikleridir.

Mahrem’in, mahremiyet’in dindeki karşılığı bu. Günlük dil ise farklı anlamlarıyla almış mahrem’i: 1) Haram, dince yasak olan, 2) Nikâh düşmeyen, 3) Gizli, sır, herkesçe bilinmemesi gereken, 4) Sırdaş, samimi, içli dışlı. Görülmekte ki günlük dile de dinle bağını ama az ama çok koruyarak yahut hatırlatarak girmiş kelime. Doğallayın, mahrem de dine bu yakınlığından dolayı, ahlak, edep, terbiye ve samimiyet gibi yine dinle ilişkisi apaçık telkinlerle kullanılır olmuş. Dahası, telkinlere uyulması tembihlenmiş, uyulmamasının ahlaksızlık, edepsizlik, terbiyesizlik ve sahtekârlık olacağı ihtar edilmiş.           

Böylesine telkin, tembih ve ihtarla beslenen ve kontrol altında tutulan bir yerde Kierkegaard’ınki gibi bir günlük asla çıkmayacaktır. Baudelaire günlüğünün 23 Ocak 1862 tarihli sayfasına şöyle yazmış: “Çılgınlığımı sefahat ve dehşetle besleyip geliştirdim. Bugün ilk uyarmayla karşı karşıya kaldım. Deliliğin kanatlarının esintisinin üzerimden geçtiğini duydum.” (Halman, 2008: 292). Vasata uygun bulunmayacaktır bu satırlar. Zaten uçlarda gezinen biri değil midir Baudelaire? Sonracığıma Les Fleurs du Mal/Kötülük Çiçekleri’ndeki şiirlerinden de altısı kamu ahlakına aykırı bulunup şairi hakkında dava da açılmıştır. Kafka daha 28 yaşındadır, çektiği acıyı 1911 yılının bir gününe şöyle düşer: “Onurunu korumaya çabalayan bir ihtiyarım ben, başkalarının çocuklarına imrenen, ama kendisi evlattan ve o yüzden hayatın gerçeğinden yoksun kalmış, sadece elle tutulur bir bedeni ve kafası olan, alnını da duvardan duvara vuran bir ihtiyar.” (Halman, 2008: 292). Ne seviyesizliktir Kafka’nın yaptığı! Aradığını, arayıp da bulamadığını kafasını vura vura mı itiraf eder bir yazar –hele ki Franz Kafka? Cesare Pavese’nin ise sürekli “büyük gözaltı”nda tutulan bir toplumda yatacak yeri yok! 1934’ten öldüğü 1950’ye kadar tuttuğu günlüğünde çırılçıplaktır Pavese. Cinsel yoksunluğu yüzünden çektiği acının onu intihara götüreceği besbellidir: “Bu başarısızlığım intiharın değerini gözümde büyütüyor.” Daha sonra: “Hiçbir kadın benden cinsel zevk almıyor, alamaz da.” Daha da sonra: “Başlıca düşüncem, kendimi öldürmek!” Bir daha: “Kendini öldürmek için gerekli olan mertlikten hep yoksun kalacaksın. Bu düşünceye kaç kere kapılmış olduğuna baksana!” İntiharından az önce: “Tek bir cevap var: İntihar.” Ve son satırları: “Bütün bunlar iğrenç. Laf değil. Bir hareket. Artık yazmayacağım.” (Halman, 2008: 293). 18 Ağustos’ta kapanır Pavese’nin günlüğü. 26 Ağustos’ta da Pavese Torino’da bir otel odasında hayatını uyku ilacıyla bitirmiş olarak bulunur.

Kullandığı dil, içinde yer aldığı toplum, günlüğüne neleri yazıp neleri yazamayacağını, yazacaklarının sınırını, diyeceğim serbestleri ve yasakları söyleyip kodlamamış Kierkegaard’ı. Kurgulamamış. Baudelaire’i de, Kafka’yı da, Pavese’yi de kurgulamamış. Yapmalı mıydılar? Rönesans değerleri arasında eğer kültürel uyanış, sanatsal yaratıcılık, hele ki bireye saygı eğer sahiden varsa, yazara ve günlüğüne yasak nasıl getirilecekti ki! Hem mahrem her yerde dinle mi ilişkiliydi? Böyle bile olsa, o din, her yerde İslamiyet değildi. Hıristiyanlık değildi. Her yerde İslamiyet olsa veya Hıristiyanlık olsa, mezhepler ayrıydı. Aynı mezhebin insanları da etnisiteleri, siyaset algıları, dilleri, gelir durumları, eğitimleri, hayattan bekledikleri ve daha neleri neleri ile birbirlerine uzaktılar. Bu durumda, mahrem nasıl belirlenecekti? Sözgelimi, cinsel hayat, İslam’a göre ne’dir? Mahrem’imiz. O kadar ki adını anmak bile terbiyemize gölge düşürmeye yeter. Evet, din böyle görür. Dine göre böyle. Ama ne özel ne de sosyal hayatımız dinle, İslamiyet’le tam uygunluk içinde. Eski şehirlerin bir veya iki caddesi ile onları mahallelerle buluşturan bağlantı sokakları hariç, bütün sokakları, mahalle içleri yani, çıkmaz sokaktı hep; girişi vardı sadece, girerdiniz fakat sokağın sakinlerinden değilseniz çıkamazdınız. Sadece sakinlerine açık o çıkmaz sokaklar, çıkar sokak bugün. Mahremiyetleri yok. Ahval bu iken günlük yazarından mahrem’e, mahremiyet’e girmemesini istemek, sanırım doğru bir istek değil. Doğru istektir, diyenler olacaktır. Diyelim ki istekleri için “kanuni mecburiyet” de getirtmiş olsunlar, günahı göze alamaz mı insan! Mahrem’imle ilgili, “Yazmasaydım deli olacaktım!” diyeceğim bir sıkıntım, bir meselem çıkarsa eğer, günah’ı işlerim. Sonra da yatarım. O günah için yatılmayacaktı da ne için yatılacaktı? Nasıl ki Adliye Saraylarına düşmüş suçlar da cezaları göze alınarak işlenmekteydi.

Din kökenli kelimeler din dışı alanlarda pek kullanılmıyor, daha doğrusu: İstekle kullanılmıyor. Dikkat gerektirdiğinden olmalı. Çünkü dinler insanın akılla çözemediği metafizik sorularına cevap verebilen sistemlerdir, fakat yanı sıra insanın hem bireysel hem sosyal hayatına egemen olan bir dünya görüşü de oluştururlar. İşte başta ahlak olmak üzere edep, terbiye ve samimiyet gibi pek çok kavram dinle eşit içerikte olmamalarına rağmen bu dünya görüşü içinde yer alır –dünya görüşü oluşturmazlar, ama içinde olurlar. İnsanın kendine ve başkalarına davranışları zarar-fayda veya iyi-kötü gibi eksenlerde değerlendirilirken kullanılır ahlak ve diğerleri. Herkes bilir ki “Tanrı inancını içermeyen farklı ahlak anlayışları düşünce tarihi boyunca var olmuşlardır”. Farklılığın nedeni, neyin faydalı veya iyi olduğuna verilen cevapların başka başka oluşudur. Kişiden kişiye, filozoftan filozofa değişir cevap: Kimi için zevk’tir, kimi için haz, kimi için de erdem. Dolayısıyla faydalı ve iyi olarak kim ne’yi görmüşse o ahlaklı, edepli ve terbiyeli olandır. Sunumdaki uyum ve bütünlük de samimiyet’tir. Uyum, sacayağı ile sağlanır. Bir ayağı düşünce, inanç, ideoloji gibi bir içeriğe basar. Bu içeriğin toplumla buluşması, ilişki kurması, kuralları ve adabımuaşereti ikinci, geleceğe taşınması üçüncü ayakla simgeleşir ki bunlar da ahlak ve estetik diye bilinir. Diyeceğim, dinler, hayat-maneviyat ilişkisini kurmuş biricik sistemler değildir; dinler dışında da milletlere, toplumlara, sınıflara, hatta kişilere ait benzer pek çok sistem vardır. Her birinin de kendince mahrem’i, mahremiyet’i tarif edişleri. (Ceylan, 2014: 79-86).  

Bir dine dayanmayan sistem ayakta ne kadar kalır? Ya da kalır mı? Hele ki kişi sayısınca sistem olabileceği de söyleniyorsa… Kant vurgular ki “İnsan kendi doğasındaki potansiyel kuralları işleterek ve kendini icra ederek transendental alana geçebilir.” Yani şu: “Tanrı’ya giden yol insandan başlar.” Bunun tersi, yani insan, “Tanrı’nın emirleri diye bir mevcut plandan hareket ederse, o zaman kendi yetilerini geliştirmesine bir gerekçe kalmaz ve ‘ilahi düzen’ diye kendisine sunulan bilgi ve emirleri hakkıyla değerlendiremez.” (Ceylan, 2014: 83).

Günlük yazarının… Genişletelim: Şairin, müzisyenin, ressamın, tiyatrocunun, heykeltıraşın, mimarın… mahreme, mahremiyete, ahlaka, edebe, terbiyeye aykırılıkları görüldüğünde bu sanat adamlarını uyaracak, gerektiğinde cezalandıracak bir kurum, kuruluş –ne bileyim- yetkili bir mahkeme yok mu? Olmasın! Uyaracak, cezalandıracak olan ne’ye göre verecek kararını? Bütün iyimserliğimizle düşünelim: Umulmaz ama diyelim ki sacayağında ahlakı ve estetiği ile kenetlenmiş bir idealleri vardır, o sistemin içeriğine göre karar vereceklerdir… Veremezler. Çünkü şairin de, ressamın da, heykeltıraşın da kendilerine mahsus sacayakları vardır, ona göre dizer, boyar ve yontarlar.

Sanatın, sanat adamının dokunulmazlığı var demek. Hayır! Dokunulmazlığı yok. Ama eserine eser sahibi dokunabilir ancak. Çünkü seçen, sıralayan, açıklayan, bağlayan… Kelimeler getiren, işaret taşlarını yerleştiren, imalarda bulunan, parçaları bütünleyen… odur. Malzeme verimli kullanılmış, yani ideal somutlanmış, eserle toplum arasında makul bir ahlak mesafesi bırakılmış, eserin yarınlarda da kabul görmesi için estetik ölçütler atlanmamış ise eser sahibi neden dokunsun eserine! Günlükteki kimi satırlar edep dışı, şarkının meyanı kösnül, tablodaki bir figürün çağrıştırdığı müstehcen, oyundaki bir diyalog kaba argo, heykelin çizgileri fazlasıyla yumuşak ve yuvarlak, o paraşüt kulesi de o meydana yakışmamış, fazla şey… bulunabilir. İddiasız bir sanat alıcısı için bunlar mahrem konulardır belki. Eserden çıkarılmaları gerekir. Hatta eleştirmenlerden de böyle düşünenler çıkar mı çıkar. Haklı mıdırlar? Bu ayrıntılar eserin bütünlüğüne hiç katkıda bulunmuyor, orada yapıştırma bıyık gibi duruyorlarsa okur ve eleştirmen ancak o zaman haklıdırlar. Onu da mahremiyet’le gerekçelendirdiklerinde değil, eserin bütünlüğüyle ilişkilendirmek şartıyla.

Yazar günlüklerde olsun, diğer otobiyografik türlerde, hatta biyografisini kattığı tahkiyelerde olsun, kendisi hakkında istediğini yazabilir. Mahrem’i dahil. Limitine de o karar verir. Eser bütündür, yapısal bütünlüğü korunmak şartıyla elbette. Ancak başkalarını yazarken hürriyeti bu ölçüde kullanamaz yazar. Nedir ölçü? Mahremiyet korunmalı, yüz kızartıcı söz ve davranışlar atlanmalı, atlanmayacak gibi olanlarda kişinin adı verilmemeli yahut yakıştırma ad kullanılmalı, özü bozmayacak mekân, zaman ve cümle değişiklikleriyle olay yabancılaştırılmalı… Kerim Korcan’ın eleştiri ölçüsü burada da geçerli bence: Eleştiri öyle olmalı ki eleştirdiğin kişi ertesi gün seni gördüğünde teşekkür edip elini sıkabilmeli, derdi.

İnternette Zeynep Baransel imzalı bir yazıya rastladım: “Umumi Mahremiyet – Bir Tracey  Emin Portresi”. Günlük/sanat ile mahremiyet ilişkisi hakkında söylemeye çalıştığım her şey bu yazıda karşılaştırılan iki ressam üzerinden gayet keskin somutlanıyordu.

Ressamlardan biri Edvard Munch (1863-1944). Norveçli. Ekspresyonist. Dönemin müstehcenlikle de suçlanıp hapsedilmiş anarşistlerinden Hans Jæger’den, en çok da onun “(Sadece) kendi hayatınızı yazın” demesinden etkilenir Munch. Genç yaşta ölen ablasından esinlenerek yaptığı The Sick Child adlı resmi sergilendiği 1866 yılında ağır eleştiriye uğrar. Fakat kendi hayatını, geçmişini, korku ve hüzünlerini bırakmaz. Skrik (Çığlık) adlı tablosunda da vardır bunlar. Hatta günlüğüne düştüğü notta, “anatomik çalışmalar yapmak” ve insan ruhunu anlamak için kendini yakından gözlemlediğini söyler. Yine de fazlasıyla otobiyografik bulunup alaya alınır, yadırganır, cinsel hayatını anlatması ayıplanır. Oysa eserleri ressamın iç dünyasına “mahrem paylaşımlar” aracılığıyla yapılmış yolculuklardır.

Diğer isim, Tracey Kerime Emin (1963→). Ressam. Enstalasyon sanatçısı. Britanyalı. Aslen Kıbrıslı Çingene. My Bed (Yayağım) ile The Tent (Çadır) olarak da bilinen Everyone I Have Ever Slept 1963-1995 (1963-1995 Yılları Arasında Yattığım Herkes) gibi görselleriyle bilinen sansasyonel figür. Edvard Munch ile portre ressamı Egon Schiele –ki portreleri kırılgan ve hastalıklı, kız kardeşiyle ilişkisi ensest çağrışımlı- en çok referans verdiği iki ressamdır. 2007 yılında İngiltere’yi Venedik Bienali’nde temsil ettiği halde Munch’la Schiele’de olan ama Tracey Emin’de olmayan bir şey vardır, yazının sahibi Baransel’e göre “Emin’in çok net gözüken estetik yetersizliğidir” bu. İyi de bu yargı ne kadar doğru?

Rilke, fikrini almak için şiirler gönderen genç şaire başkalarını dinlemekten çok kendi iç sesini dinlemesini ve kendi kendine “Yazmasam ölür müyüm?” diye sormasını salık verir Genç Şaire Mektuplarda. Genç şair, “Evet!” diyebiliyorsa eğer, ne eleştirmenlerin ne de diğer şairlerin diyeceklerinin bir önemi kalır; çünkü genç şairin şiiri bir “gereklilikten” doğmuştur.

Munch aldığı onca tepkiye karşın aynı konuları tekrar tekrar resmeder, giderek kendi içine kapanır da kapanır, hayatını tamamen resme adar. Kendi yüreğini açma ihtiyacından doğduğu için resimdir, sanattır işte Munch’un yaptığı. Tracey Emin ise kendini tıpkı Munch gibi araç olarak kullanıyor ama insanlığa dair birtakım temel sorunlara parmak basamıyor. Basmıyor. Yahut şöyle: Emin’deki cinsel içerik, anlam oluşturmamış bir malzeme yığını. Sanatla ilgisi yok. Olan, ancak paparazzi fotoğrafçılarının ilgi duyacağı gevşeklikte bir teşhircilik. Sadece bu. (Baransel, 2011).

Bugün için böyle. Eserin bir amacı ve bütünlüğü olsun yeter. Mahreme girip girmemesi  eser sahibinin bileceği.

İhtiyatı elden bırakmamak lazım! Fakat yarın ne olur, ne deriz bilemem. Bakarsınız bugün dağınık gördüğümüzde gizli bir bütünlük vardır, gösterirler, biz de hayrette kalakalırız. Yahut bütünlüğün değil parça parçalığın değer sayıldığı bir zaman da gelir mi gelir!

 

 

 

KAYNAKÇA

Ataç, Nurullah (2000): Günce 1953-1955, Yapı Kredi, İstanbul, 2000, 422 s.

Baransel, Zeynep (2011): scopbülten, 2.10.2011; http://www.e-skop.com/skopbulten/umumi-mahremiyet-%E2%80%93-bir-tracey-emin-portresi/409

Cevdet Kudret (1980): Örneklerle Edebiyat Bilgileri II, İnkılap ve Aka, İstanbul, 1980, 419 s.

Ceylan, Yasin (2014): “Din ve Ahlak”, Doğu Batı, Sayı: 4, Ağustos-Eylül-Ekim 1998, beşinci baskı: 2014 içinde: s.79-86.

Halman, Talât Sait (2008), Çiçek Dürbünü, Hece, Ankara, 2008, 320 s.

Diğerleri

SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net