Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

 

 

Lalenin bunca çeşidi olduğunu hiç mi hiç bilmezdim. Bin çeşidi olduğunu söyleseler şimdi, itiraz eder, üstüne bir de iki bin, üç bin yahut beş bindir derim. Mübalağa etmiyorum, hatta sadece renkleriyle bile çeşidi o sayıya varır mı varır.

İki ay kadar oluyor bütün üyeleriyle fotoğrafçı bir ailenin fotoğrafa ilgisiz bildiğimiz çocuklarının fotoğraf sergisi açacağını duyar duymaz heyecanlandım. Emekli olduktan sonra okumak üzere kitap alanları veya kitabevi açmak arzusuyla yananları bilirim. Olmayacak duadır. Nitekim kitaplar sayfaları açılmamış olarak sahaflara terfi eder muhteremin vatana yürüyüşünden sonra; yook henüz berhayat iseler kitabevinin yerini de balkonda saksılar içinde çiçek açtırdığı biber, domates, salatalık alır. Acaba yaşlar yaşandıktan, saçlar aklaştırıldıktan sonra gelen fotoğrafçılık nasıl geliyordu? Ağbi bildiğim kıymetli insanın objektifi neleri görmüş, nasıl görmüştü? Merakım buna. Heyecanım bundan.

Sergi kitapçığını görür görmez yanıldığımı anladım. Ağbim, ailesinden, ailesindeki ödül almış fotoğraf ustalarından söz ediyor, ama on yaşında başlayan kendi fotoğrafçılığı için bir amatör dernek üyeliğiyle bir magazin dergisinden aldığı birincilikten başka bir not düşmüyordu. Kendinden ve yaptıklarından çok, galiba yetiştiği ortamı öne çıkarıyordu. Bunu da bilirim, eski ama eskimemiş bir görgüdür.

İşte o gün gördüm elvan elvan lale olduğunu. Nelere, kimlere benzetmedim! Kundakta, goncada, görücüye çıkmış, ah başım!, olgun, cazibeli, perişan, mihrabı yerinde, evde kalmış, sarhoş, mühürlü, kösnül, hokka, dönme, sereserpe, mahmur… çeşit çeşittiler. Lalenin laleye benzemezliğini lalenin cinsinden sanırdım, meğerleyim rengindenmiş. Kavunun rengi var, kahvenin, vişnenin, hardalın, havucun… rengi var. Nohudun, limonun, armudun, tarçının, angudun, altının, gümüşün… Hem de tek bir renkleri var. O kadar tek ki o rengi, üzerinde bulunduğu şu bu yiyecekle, mahlukatla, ışıldayanla adlandırdık, pek de yakıştı: kavunrengi, kahverengi, vişnerengi, hardalrengi, havuçrengi… nohudî, limonî, armudî, tarçınî, angudî, altunî, gümüşî… Fakat lalenin kendi rengi yok. Lalerengi diye bir renk yok mesela. Ama lale bütün renkleri alır, “rengâhenk” giyinir. O giyinişle galeri alanı, şehrin geleceği, ülkenin hafızası ve küre-yi arz “rengârenk ahenk” kesilir lahzada.

Laleler renk renk giyinmiştiler. Sarı, beyaz, kırmızı, mavi… bunlar kolay renkler. Ama adını köseleden, kabaktan, kumdan, lavantadan, mandalinadan, şeftaliden… alanlar; iki rengi birleştirenler: turuncumsu sarı, zeytin kahverengisi, elektrik mavisi, sarımsı kahverengi… bunlar zor; hele hele boyanın asgarisini sürünüp Halit Ziya’nın roman kadınları gibi iyiden iyiye şeffaflaşanlar vardı bir de ki bunlar daha da zordular. Bakamıyordunuz. Göz alıyordular.

Güzel miydi fotoğraflar? Güzeldiler demedim g’li, ü’lü, z’li ama güzel değiller de demedim. Nedir güzel? Ölçüsü var mıdır?  Fotoğraf ışık sanatıdır. En uygun ışık da fotoğrafı alınacak olan ne ise onu sıyırtmaca gören ışıktır, bildiğim kadarıyla. Yalama da denir. Görülesi olana yandan yandan ve usulca sokulur ışık, her şey yerli yerinde ve kararında ise ve netse… Çıt! Tek ışık mı vardır? Hiç olur mu! Ama fotoğrafçının işi hayli kolaylaşır bu ışıkta. Kötü ışık, cepheden adeta tüfek doğrultusunda vuran ışıktır, ayan beyan ettiği için bu ışığı sever taşralılar; ustanın niyeti mistifiye etmek ise usta bu ışıkta da yakalar onu. Nasıl ki tiyatroda da ramp ışıklarının yaptığıdır bu. Güzel de olur. Keza netlik de kutsal şartlardan değil. Öyle kontrollü netsizlik çıkar ki karşınıza netlikleriyle övündükleriniz gözünüzden düşüverir. Sergi sahibi de nitekim farklı ışıklarla yaklaşmış lalelerine, her birini de altın orana göre kadraja almış… Çıt! Ne sağa sola, ne yukarı aşağı kaydırmak asla… Çıt! Güneş buluta hazır girmişken bir de… Çıt! Yine güneş… Çıt! Girdi, bulut bulutla kabardı, çoğaldı…Çıt! Çıt! Çıt!

Ağbimle konuşuyoruz: Laleleri çekiyormuş hep. Arkası herhalde gül olur, diyorum. Düşünmüyormuş. Laleyi seven –tahmin edebiliyorum- işyerlerini sevmez, sokakta dolaşmaz, portre çalışmaz, emekçileri görmez, mahalle, çarşı, pazar, kahve, gecekondu bilmez.. İşbölümü yapılmıştır, bunlar sanat toplum içindir diyenlerde kalmıştır sanki. Peki, başka çiçekler? Karanfil mesela. Açalya, menekşe, fulya, kına, hanımeli, nilüfer, sardunya, erguvan… Hayır! Hayır! Hep lale. Hep lale çekecek, hep laleler sergisi açacağım. Görmüşsünüzdür, fotoğrafların adları yok. Koymadım. Hepsinin tek bir adı var: Laleler.

Demesiyle gördüm: Fotoğraflar adsızdı. Peki, ad gerekli mi? Değil demek, ad konmadığı için kıyamet kopmuyor işte! Peki, konabilir mi? Bir ikisine ad vermeye çalıştım, ama lale dışında, laleler dışında ne mümkün! Lale oldukları görülüp dururken, yanlarına da lale yazılmaz ki! Ad, bir işaret. Bir duyguya, bir düşünceye işaret. Yürekten, zihinden geçeni bakan, okuyan açsın için işaret. Bir çeşit şifre. Nasıl ki çocuklarımızın adları da öyle: Mustafa, Barış, Âkif, Asena, Ekim…

Adları olmasaydı nasıl söz edecektik kendilerinden? Belki Türk, belki Müslüman, belki Adapazarlı yahut insan diye. Türk, Müslüman, Adapazarlı adları hele ki insan, hele ki insan gayet geneldirler, etnik, dinî, şehrî cemaatleri ve bağlılarını bildirirler.. Cemiyet olsun, cemaat olsun, normlar koyar, kırmızıçizgiler çeker ve dar alana harfi harfine uyulmasını ister. Ütopyası homojenliktir. Farklılığa izin vermez. Cümle sonuna nokta koymayanı yahut meydanı kırmızı ışıkta hem de diyagonal geçeni eski köye yeni âdet getirmekle suçlayıp aforoz eder.

Ad, kişiliktir. Gerçi cemiyet, cemaat insanlarının da adları var. Adın yetmediğini mi gösterir bu? Hayır. Onlar adlarını bırakarak karıştılar kalabalığa. Sahip çıkılmayacağını daha hisseder hissetmez sahibini bırakır ad, çeker gider. Elinde sihirli değnek yok onun, ehl-i kerametten de değil, istenilmeyen yerde niçin dursun!

Gelelim lalelere: Onlar adlarını bırakmış değiller. Onların adları zaten hiç olmamış. Onlar lale olarak görülmüş, lale olarak çekilmiş, lale olarak görücüye çıkarılmışlar. Bir söz, bir sevinç, bir eylem, bir psikoloji –ne bileyim- bir üzüntü, bir pişmanlık mesela, yani insanî bir hal yükleneydi lalelere, laleler lale olmaktan çıkar o hâlin insanı oluverirlerdi. Şimdi sadece lale onlar. 

Güzel değiller mi? Güzel bulduğumu söyledim. Allah’ı var, ağbim de zanaatının arşındaymış. Işıktan renge, ışık-gölge dengesinden kompozisyona, kadrajdan renk uyumuna bir fotoğraf fotoğrafçıdan ne beklerse hepsini hiç eksiksiz vermiş. Ama tasvir için vermiş. Yahut şöyle: Laledeki güzellik, yaradana ait, fotoğrafçıya değil. Fotoğrafçı o mevcut güzelliği makinesi aracılığıyla aktarıyor sadece; gerçi tasvirden öteye gitmiyor, ama güzel aktarıyor. Makinesinin imkânlarını limitine kadar kullanıyor. Da güzellik onun değil. İlki yaradanın, sonraki de makinenin. Tam, alet işler el övünür durumu.

Fotoğraf sanat değildir yahut fotoğraf sanatla buluşmaz mı diyorum? Böyle anlaşılmamışımdır inşallah! Fotoğraf mücerret başına sanat değil elbette. Ama fotoğrafla sanat yapılabilir, fotoğraf bizi sanatla buluşturabilir.

Cami, han, hamam, köprü… bir mimarî disiplin içindeyse, döneminin sosyolojisine ve sosyal psikolojisine örneklik edebiliyorsa nedir? Sanat. Mimarlık sanatı. Sehpayı kurup, bunlardan –diyelim- caminin çekilen fotoğrafı sanat olmaz. Olması için caminin cami olarak kalmaması, caminin artı olarak bir şeyler daha söylemesi şart. Onu ona söyletecek olan da fotoğraf sanatçısıdır. Bu rütbe bir fotoğraf adsız olmaz işte, böylesi bir fotoğrafa da Ortaköy Camisi, Selimiye Camisi, Yenicami gibi tanımlayıcı ad verilmez.

Ara Güler’in 1956 yılında Edirne’de duvar boyu yazılarıyla ünlü Eski Cami önünde çektiği bir fotoğraf vardır. Çok vardır da, dediğim misilsizdir. Şöyle: Eski Cami duvarı… Duvarda eski yazıyla Allah… Başka ne minare, şerefe, kubbe, ne de şadırvan... Ara Güler tam doksanda değil hafif zaviyeliyi durmuş; duvar katından da iki üç basamak inmiş, duvarı kadraja oradan almış. Yazı da bir heybetlenmiş. Şimdi dikkat: Önde iki kadın; biri duvar katında, diğeri onun bir basamak altında... Siyah çarşaflar içinde kendi hallerince iki lam gibi duradurmuşlar. Bedenleri ufalmış, omuz omuza gelip bir bedende gibi olmuşlar. Duvara bakıyor, Allah’ı okuyor –sanıyorum farkında değiller- onlar da kendi beden dilleriyle ve eski usulde: sağdan sola Allah yazıyorlar.

Ara Güler’in diğer Eski Cami fotoğrafları da sağlam işler. Ama Ara Güler’in camiye kattıkları bu fotoğraftaki kadar ne kuvvetli ne de istifli. O yüzden çoğunun adı ya sadece Eski Cami ya da onu yerinden oynatmayacak kadar küçük ilavelisi: Eski Cami ve Rüku gibi.

Ya misilsizin adı? Onun adı da güzel: Kadın ve Allah. Fotoğraf da güzel olduğu için mi acaba?

 

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net