Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

 

 

 

Şehirler kültür, mülkiyet, kişilik ve hukuk ilişkilerinin kristalleştiği mekânlardır. Ne ki olup bitmeyi değil, olma, bozulma ve yeniden olmayı, ama tortular üzerinde olmayı anlatır bu. Hem aralıksız bir süreçtir.

Adapazarı üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Bölgenin ilk sakinleri Bebrikler. Ne ki Bebrikler yerli halk mıdır, Trak kavmi midir, bu belli değil. Eski bir İber kavmiyle yakınlıkları olduğu da söylenmekte. Hatta Friglerin bir kolu oldukları rivayeti de var; bu doğruysa, gelişleri MÖ XII. yüzyıla kadar uzanır.

Netlik Bitinlerle başlar. Bitinler Trak kavmi olup MÖ VIII. ve VII. yüzyılda İstanbul Boğazı’nı geçip bölgeye yayılır. Doğuda bugünkü Bartın’a, Bolu’ya; güneyde Bilecik’e, Mustafakemalpaşa ve Karacabey’e kadar uzanan bölge onların adıyla anılır: Bitinya. Önce Lidya Krallığı’nın, sonra Perslerin egemenliğine girer. Bir ara İskender’in sözü geçer. Lakin yerel güçler aşılamaz. Sonunda bölge bütünlüğü sağlanır ve krallık ilan edilir. İznik (Nikaia) Zipoites zamanında kurulur. Oğlu I. Nikomedes de kurduğu şehre kendi adını verir –ki bugünkü İzmit’tir. Tarih, MÖ 264. Bir başka yeni şehir de Bursa’dır (Prusa).[1]

Adapazarı henüz yok. İlin bugünkü ilçeleri Geyve, Hendek, Taraklı, Sapanca vardır da, hele Sapanca’nın tevellüdü MÖ 1200’lere kadar iner de Adapazarı henüz yoktur. 1324 yılına, Orhan Gazi zamanına kadar da olmayacaktır. Oysa Adapazarı’nın hemen doğusunda, Sapanca ile yaşıt Tersiye’nin olduğu kesin. Tümülüsü ortada. Adapazarı’nın kuruluşu geçtir. 1324’e bile kuşkuyla bakılacak kadar geç. Çünkü, Evliya 19 Ağustos 1640’ta Sakarya ağzındadır, nehir hakkında bilgi verip Akçakoca’ya geçer.[2] Aynı yılın 17 Ekim’inde Üsküdar’dan çıkar, Sapanca’da oyalanır, gölünü, ekmeğini, kavun karpuzunu anlatır, Sapanca sonrasını da şöyle: “Buradan yine altı saat doğu tarafına Sapanca gölü kıyısını takip ederek, uçsuz bucaksız ormanları ibret gözü ile seyrettik.” Adapazarı bu orman içindedir ama içeriye girmez Evliya, “Sakarya nehrinin ağaç köprüsünden geç(ip) Hendek Pazarı kasabasında dur(ur)”.[3] Sekiz yıl sonra, Ankara, Beypazarı üzerinden döner. Taraklı’dan, Geyve’den geçer, Sultan Beyazıt-ı Veli’nin yaptırdığı bugünkü Alifuatpaşa Köprüsü’nden sonra kuzeye yönelir. Gördükleri, öncekinin tıpatıpıdır: “Sakarya kıyısını takiben ‘ağaç denizi’ denilen ormandan geçtik. Burası öyle bir ormandır ki içinde gölgenin yabancısı olan nice garipler kaybolarak vahşi hayvanlara yem olmuştur. Defne, ardıç, çam, ıhlamur ağaçlarının çiçeklerinin kokusundan insanın dimağı kokulanır. Güneş içine asla tesir etmez.” Adapazarı yine yok. Fakat orman ekonomisiyle ilgili yazdıkları dikkate değer: “Bu ormanlık içinde binlerce tahta biçecek bıçkı değirmenleri vardır. Gemi keresteleri keserler.” Ki dört sancağın sınırları içindedir bu dağlar, bu ormanlar ve “etrafı ancak bir ayda dolaşılabilir”, Evliya tutamaz kendini bir daha der: “[H]akikaten ağaç denizi.”[4] İlginçtir, Evliya’nın ilk geçtiği yıl, Evliya’dan az önce Fransız Jean-Babtiste Tavernier de geçer yöreden, “Ada” adını seyyahlardan ilk anan da sanırım budur, gelgelelim “Ada”ya girip ne var ne yok diye o da meraklanmaz. Sözü, sınırlıdır; ayrı bir ekonomiye dikkat çeker: “[S]akarya’dan bir fersah mesafede, Ada denen, halkın(ın) çoğu Ermeni olan köy vardır. İhtiyaçlarımızı ve nefis şarabını almak üzere oraya adam yolladık.”[5]

Bitinlere dönelim: MÖ 85’te Romalılar gelir. Roma’nın 395’te bölünmesiyle Doğu Roma’ya, nam-ı diğer Bizans İmparatorluğu’na geçer Bitinya. Bizans demek, Roma’nın devlet örgütü, Yunan kültürü ve Hıristiyanlık demektir. Bu sacayağı üzerinde XI. yüzyıla kadar sakin yaşanır. Tek istisna, Arapların VII. yüzyılda İstanbul üzerine seferleridir. Dönemin Bizans’tan hatırası, 559–560 tarihli ve hâlâ ayakta olan Justinien Köprüsü’dür –Adapazarı’nın hemen güneybatısındadır. Arap seferlerinin güzergâhı yöreden geçtiği için onlardan da hatıralar vardır. Emir Sultan, 669’daki ikinci Arap Seferi ırasında şehit düşer, şehrin hemen kuzeyinde yer alan ve adıyla adlı Emirdağ’da yatar bugün. 715’teki dördüncü sefer ise Arap zayiatının en yüksek olduğu seferdir. Araplar Sapanca Gölü yakınlarından geçip İzmit’i kuşatmışlar, ama 80 bin askerin ancak 30 biniyle dönebilmişlerdir.[6]

X. yüzyılda İslam’ı benimsemiş Türklerin XI. yüzyılda Kafkasya üzerinden Anadolu’ya ilk akınları başlar. İznik alınır (1075). Büyük Selçuklu Devleti’nin (1040) yanı sıra Anadolu Selçuklu Devleti de kurulur (1092). Katolik Hıristiyanlık Selçukluların Suriye, Filistin ve Hicaz’a kadar yayılmalarını tehdit olarak algılar, Kutsal Topraklar üzerinde kendi askeri ve siyasi kontrolünü kurmak ister, Haçlı Seferlerini başlatır. Hareketli yıllardır. Başta İznik olmak üzere, şehirler ve bütün bölge sık sık el değiştirir. Bizans, Mekece ile Ferizli arasında, Sakarya boyuna, kimi bugün de ayakta olan kaleler yaptırır. Sonuç alamaz. Çünkü bu defa XII. yüzyılla birlikte Moğol istilası başlar, fakat Anadolu’ya Moğollardan kaçan Türkmenler gelir önce. Bunlardan Kayı boyu, başlarında Ertuğrul Gazi olmak üzere Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad zamanında (1219–1236) önce Ankara yakınlarına, daha sonra da “uç” denilen Bizans sınır bölgelerinden Söğüt’e gönderilir. Yerleşmeleri zor olmaz. Merkezin nüfuz ve denetiminden giderek çıkmıştır tekfurlar, bölgelerinin egemenleri olmuşlardır. En meşhurları: İnegöl, Pamukova (Akhisar), Mekece, Geyve tekfurlarıdır. Ahali, konulan yeni yeni vergilerden şikâyetçidir. Bundan Türkmenler yararlanır. Osman Gazi 1291’de Karacahisar’ı, 1299’da Bilecik, İnegöl ve Yarhisar’ı alır; başarılarından dolayı Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubad tarafından kendisine aynı yıl beylik unvanı verilir –ki bu tarih Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi de olur. Artık fetihler peş peşedir. 1308’de Karahisar’a (Trikokiya), 1313’te Osmaneli (Lefke), Mekece, Geyve, Pamukova, Gölpazarı’na girilir; Sakarya nehrinin kuzeyine ilerleneceği sırada Osman Bey hastalanıp beylik yönetimini oğlu Orhan Bey’e bırakır. Mudurnu’yu Orhan Bey alır (1322). Komutanları Konur Alp Akyazı, Hendek, Tuzpazarı (Düzce) ile Bolu’yu; Akça Koca da Kandıra ile Sapanca’yı ve Adapazarı’nı (1324).[7]

Bizans’taki egemen kültür, mülkiyet, kişilik ve hukuk ilişkileriyle Bizans öncesi ilişkilerin aynı olamayacağı açık. Bizans’ta Roma’nın devlet örgütü, Yunan kültürü ve Hıristiyanlık egemen. Gerçi Roma/Bizans’la öncesi arasında Yunan kültürü üzerinden bir ortaklık/yakınlık kurmak mümkün. Ama örgütlenme ve inanç bakımından birbirlerinden ayrılar. İmparatorluk öncesinde ilk krallıklar, site devletleri,   güçlü koloniler ve çoktanrıcılık var. İlişkiler de haliyle buna uymakta. Sonraki döneme bunlardan hiçbir şey geçmedi demiyorum. Geçmiştir. Frig halkının kullandığı şapka, binlerce yıl sonra, Fransız İhtilali’nin sembol ismi Marianne’ın başına özgürlüğü temsil için geçebildiğine, çok daha sonra “Şirinler” çizgi filminde yine benzer bir nedenle ortaya çıkabildiğine göre. Ancak tıpatıp değildir ilişkiler. Şeklen aynı olsalar da içerikleri değişmiştir artık. Ya da şöyle: Yeniler, kimi eskileri de alarak ilişkileri yeniden kristalleştirir.

Şöyle ki Adapazarı’nın sağından, hemen yanı başından Sakarya akar. Eski adı Sangarios. Daha eskisi de Zakharion. Yunanca “saldırgan” demekmiş. Evrile evrile gelmiş. Ama Manav köyleri, yani yerliler “Sakari” der; dillerinde o eski adlardan bakiye sesleri kıskançlıkla korur gibidirler. İlk gaziler ve dervişler tarafından nehir boyunda, muhtemelen Bizans kaleleri yakınlarında kurulur ilk ova köyleri. Belki de Bizans köyleri üzerine. Kuruluş XV. ve XVI. yüzyıllarda tamamlanır. Yeni Türkmenler gelecek, yerleşim bütün Akova’ya yayılacaktır. İlk köylerin hemen hepsi dolaylı, dolaysız bir vakıfla ilişkilidir. Dahası, bu vakıflar Osmanlıların ilk vakıflarıdır. Niyet, yerleşik hayatı oluşturmak ve tarımı geliştirmek. Ancak Ahilerin rolleri de unutulmamalı. Ahilik, özünü dinden ve tasavvuftan alan bir esnaf teşkilatı. Sıkı meslek kuralları, ahlak anlayışı var. Türkmenlerin yerleşik hayata geçmelerinde koruyucu oluyor Ahiler. Merkez de kimileyin onların kuvvetinden yararlanıyor. Örneğin, Orhan Bey’in oğlu “Süleyman Paşa Sapanca’daki bir köprünün bakım ve onarımı için topraklar vakfederken yönetimini de Ahilere bırakıyordu”.[8] İbn Battuta da seyahatinde Geyve’de bir ahinin konuğu olur, Göynük yolu üzerindeki Yenice’de de yine bir ahinin evinde kalır. Yıl, 1333.[9]

Hukukun en basit tarifi, toplumsal yaşamı örgütlemek ise, bu yaşananlar bir kuruluş hukukunu gösterir. Ancak bu hukuk ahlakla da iç içedir, birbirlerinden, hele kültürden ayrı düşünülmeleri güçtür. Hepsi de İslam’a dayanır. Toprak “mirî mal”dır. Yani toprağın “rekabe” denilen çıplak mülkiyeti devlete aittir. Padişah, onun mutlak hâkimidir. Dolayısıyla toprağı vakfedebilir. Dikkat çekici olan, başlangıçta derviş ve şeyhlere öncelik verilmesi. Mutlakçılık, referansını dinden aldığı gibi dini de güçlendirmekte. Normlar getirmesi kolaylaşmakta. Sözgelimi Sakarya’nın Poseidon’lu, Adistis’li efsanesi unutulur, dolaşıma yenileri çıkar. Birisinde, parasız bir dedeciğe Justinien Köprüsü’nde –ki yeni dönemde Beşköprü’dür adı- tekfurun askerlerince engel çıkarılması üzerine o koca nehrin yatak değiştirmesi anlatılır. Sapanca Gölü’nün oluşması hikâyesinde de yine böyle inanmış bir dede vardır. Orhan Bey’in Şeyh İsmail İzzettin’e vakfettiği yerlerle ilgili hikâye ise, bugün Hendek’in Şeyhler köyündeki türbede korunan on kadar berattan daha sağlam durur halk hafızasında. Rivayet şöyledir: Orhan Bey, Akçakoca’ya doğru ilerlerken bir köyde mola verir. Şeyh İsmail, ev sahipliği gösterip orduyu doyurmak ister. Gelgelelim, askerin önüne koyduğu yemek de bir kişiliktir. Orhan Bey kızar, kızar da, asker doyar, hatta yemek de artar. Bu kerameti karşısında el öpüp, dilek dilemesini ister Şeyh’ten Orhan Bey. Şeyh de ezanının duyulduğu yerlerin kendisine bağışlanmasını diler.

Yatağını gerçekten değiştirdi mi Sakarya? Beşköprü bugün kuru olduğuna göre... Hemen batısından Çarksuyu’na izin vermekte sadece. Ama Çarksuyu’nun Sakarya’yla ilgisi yok. Sapanca Gölü’nün fazla suyunu alır Çarksuyu, şehrin kuzeyinde Seyifler köyünde Sakarya’ya katar. Çarksuyu’yla Sakarya’nın güneyde, başlangıçta birbirlerine uzaklıkları olsun olsun 2–3 kilometre. Sanki birmişler de sonra ayrılmışlar, öyle yakındırlar. İşte aralarında oluşan ve kuzeye doğru giderek darlaşan bu yarımadadan –belki de geçmişteki ada’dan- almakta adını şehir.  

Gezginler “Ada” adını 1640’tan sonra anarlar ama ta fetihten, hatta öncesinden beri bu iki su arasındaki topraklarda yaşandığından şüphemiz yok. Müze kayıtlarında tarihi 1323–1325 olarak geçen Orhan Camii delildir.[10] Ne ki resmi kayıtlarda “Ada” adına ancak 1521 tarihli bir belgede rastlanır.[11] “Tığcılar”a ise daha geç: 1720-21’de. “Akyazı nahiyesine bağlı köy olarak gösterilir.”[12] Tığcılar, Adapazarı’nın mahallelerinden biri bugün. Adlarını zanaatlardan alan başka mahalleler de var: Semerciler, Pabuççular, Hasırcılar, Yağcılar gibi. Keza sokak adları: Çıracılar, Saraçlar, Mutaflar, Bakırcılar, Sebzeciler, Kunduracılar, Tenekeciler, Abacılar… Türkmenlerin topluluklar halinde geldiklerini ve her topluluğun farklı bir zanaatta uzmanlaşmış olduklarını biliyoruz. Bu adlar bunun işareti. Ancak ada’nın pazar aşamasında her meslek erbabının belli yerleri tutması, malını o yerde sergilemesiyle de ilgili olabilir bu adlar.[13] Özellikle alışveriş meydancıklarında görülür bu: Kömürpazarı, Soğanpazarı, Pirinçpazarı, Hayvanpazarı… Kimi semtler: Küpçüler, Tabakhane... Eee bunca al ver olur da Gümrükönü olmaz mı? Unkapanı olmaz mı? Kimi de köylülükten hatıradır: Dibektaşı, Kuyudibi, Karaağaçdibi... Köy adları da Oğuz boy adlarıdır ya da onlardan izler taşır. Kimi köyler de kurucuları oymak, aşiret veya cemaatlere işaret eder: Bileciler, Budaklar, Çelebiler, İlyaslar, Poyrazlar, Sarıcalar, Solaklar...

Şehir, malların toplanıp dağıtıldığı bir ticaret merkezi, yani bir pazaryeri ise, Adapazarı, ta XV. XVI. yüzyıldan beri ismiyle müsemma bir şehirdir. Adanın –yarımadanın- merkezindedir. Yakından, uzaktan gelinir, mahsul yayılır, değiş tokuş edilir. Ada-pazarı bu cıvıl cıvıllıktan doğar. Burada gezginlerin notlarına başvurmak ilginç olacak. Sözgelimi A. D. Moustier 1862’de şunları yazar: “Adapazarı ... on bin nüfuslu bir şehir. Adaköy de deniyor.” Üretime imkân sağlar. İhracatı vardır. Şöyle: “Burada Rafaelli adında bir Rum’la tanıştım. Büyük bir imalatçı. Cevizden tüfek kabzası yaparak Avrupa’ya satıyor. Bu bölgedeki ceviz ağaçları pek çok, hem de pek iri ağaçlar. Etraf ormanlık.” Fakat devamı cümlelerde bir yabancının ileri görüşlülüğü var. Adapazarı’nın geleceği, gayet keskin görülmekte: “Ne yazık k bu zenginliği gelecek nesillere hazırlayıp bırakanları takip edenler yok. Çünkü, kesilenlerin yerine yenileri dikilmiyor. Bir tek genç ağaca rastlamadım. Bu gidişle Adapazarı ormansız kalacak.”[14]

Edmund Naumann 1890’da gelir Adapazarı’na. Kahvelere, kâğıt oynayanlara takılır gözleri. Ama tartışma baskındır, ağırlık siyasettedir, Bismark bile konuşulur. Kasabayı hoş (Evet, “kasaba” diye söz eder Adapazarı’ndan), evlerini sevimli bulur Naumann. İnsanları her türlü kıyafet içinde çeşit çeşittir. Gazinosu bile vardır Adapazarı’nın, gazino yakınındaki lokantadan kebap kokuları gelmektedir. Alafranga yemekler de yenebilir, iyi de hazırlanmışlardır. Tütün Rejisi başkanlığı yapan bir Ermeni, tanışmalarının ardından Naumann’ı yemeğe alır: Şekerlemeler, gül suları... Rakı ile içki. Tabii et, yumurta, yoğurt.[15]  

“Tanin” muhabiri Ahmet Şerif de 1913’te uğrar Adapazarı’na. Dikkatini trenlerin doluluğu, istasyon çıkışındaki kereste istifleri çeker. Kereste en önemli ihracattır. Patates ihracatı yılda tahminen 1000, soğan ve sarımsak 400–500 vagondur. İhracatın yıllık yekûnu 90–100 bin lira. Ne ki Ahmet Şerif bunları yüksek bulmaz. Arazinin genişliğine ve verimliliğine göre hiç miktarındadır. Ticaret Ermenilerin elindedir, arkadan Boşnaklar gelir. Yerli halk müşteri kalmayı tercih eder. On iki ipek fabrikası vardır Adapazarı’nda, onu Ermenilere aittir, ikisi Müslümanlarda olup onlar da Ermenilerle ortaklık içindedir. İşlenen koza yılda 500–600 bin kilo kadar. Taşıma, öküz ve manda arabalarıyla yapılır. Yılda 40–50 bin araba giriş çıkışı olur Adapazarı’nda. “Bolu ve civarının Karadeniz’e inmeyen bütün nakliyatı buradan geçer.” Adapazarı-Bolu yolunu çamuruyla, geçilmesi cesaret isteyen köprüleriyle anlatır Ahmet Şerif; oysa yağmur falan da yoktur. Yağmamıştır. Öyleyken çamurdur ve müthiş kalabalık: “Yolun üstü bir mahşer, hayvan, insan, araba sergisidir. Memleketimizde bu kadar işlek bir cadde hatırlamıyoruz.” Sürücüleriyle ilgili not çok daha önemli: “[H]epsinde bir tevekkül, onları almış götürüyor, sürüklüyor. Acaba, yolun şu düzensizliğinden, tabiatın kendilerine şu alayından üzgün müdürler? Bu anlaşılmaz.”[16]

Toprakla ticaretin ya da köyle şehrin bir aradalığı resmedilmekte bu gözlemlerde. Rızk mücadelesinin yanında kazanma/toplama da yükselmekte artık. Yalnız, manevi standartlar, paranın güç olduğu her şehirdeki kadar düşmez Adapazarı’nda. Paranın koşulsuz egemenliğine direnilir sanki.

Adapazarı’nın nüfusu 1913’te 120 bindir. 72 bin vergi mükellefi vardır. Yıllık vergi geliri 105 bin liradır. İttihatçıların “milli iktisat” politikalarıyla buluşmakta gecikilmez. Eşraf ve tüccar çiftlik sahiplerini de yanlarına alarak kendi kredi sorunlarını kendileri çözmek isterler, İttihat ve Terakki’den gördükleri teşvikle de 14 Ocak 1914’te Adapazarı İslam Ticaret Bankası’nı kurarlar –sonradan Türk Ticaret Bankası olacaktır. Bunu 1919 yılında 400 bin lira sermayeyle Adapazarı Emniyet Bankası’nın kuruluşu izler. Böylece Ziraat Bankası şubesiyle birlikte Adapazarı’nda üç banka olur.[17] Farklı milletlerden, farklı dinlerden ticaret yapan insanlarıyla dünyaya açık bir şehirdir. Öyle ki Acem Konsolosluğu bile vardır. Nahit Sırrı Örik de 1933 yılının Adapazarı’nı anlatır. Sait Faik’in bir öyküsüne ad veren Meserret Oteli’ne yerleşir. Uzunçarşı için şu notu düşer: “Bir kaza merkezi olmakla beraber iktisadî ehemmiyet ve ticaret hayatı itibariyle Adapazarı’nın birçok vilayet merkezlerine faik bulunduğunu bu çarşı pek güzel gösteriyor.” Belediye Oteli’nin bahçesinde oturur, yukarıdan saz sesleri gelmektedir. “İstanbul’dan bir hanende hanımla beraber bir saz heyeti” çağrılmış, akşama ahenk varmış. Çark’a gider Örik. Erenler’e gider. Hazirandır, hava serindir, akşamla Meserret’e döner. Fakat zaman zaman iki üç gazetenin çıktığı bir şehirde Halkevi’nin ve bir kütüphanenin olmayışına şaşar Örik.[18] Neyi gösterir bu? Yazılı kültüre mesafeli oluşu mu? Taassubu mu? Adapazarı lokanta ve meyhanelerinin geçmişteki garson kadınları meşhurdur, hâlâ anlatılır. Çark kır gazinosudur, içkilidir. Kız Mektebi vardır Adapazarı’nın. Ana sınıfı bile olan Rehber-i Terakki’de ise eğitim Fransızca yapılır –Sait Faik’in okuludur. Sadece hanendeler gelmez İstanbul’dan, peş peşe tiyatrolar da gelir. İyi de “ahkâm-ı İslamiye”ye aykırı bulunarak belediyece oynatılmayan oyunlar da vardır. Rehber-i Terakki için “Fransız Mektebi” dedikodusu edilir. Ömer Seyfettin’in “Korkunç Bir Ceza” hikâyesini “İslam ailesini fena bir yolda tasvir ... dolayısı ile saf ve temiz kalpli Anadolu halkını tezlil” ettiği gerekçesiyle eleştiren ve “Sebilü’r Reşat”ta yayımlanan okur mektubu da Adapazarı’ndan yazılmıştır.[19] Bugün de tesettür giyiminden seksi iç giyime atlayıp yılda 1 milyon YTL ciroya fırlayan ve bunu da “çevresinde ‘radikal İslamcı’ olarak tanınan” sahibi ağzından “cinsel fanteziler”le açıklayan firmanın Adapazarı’ndan çıkması tesadüf değil.[20] Taassubu da serbestliği de haklı çıkartacak örnekler Adapazarı’nın çok kültürlü yapısından olmalı.

Hiçbir yer kendi insanıyla şehir olmamıştır, böyle bilinir; en çok Adapazarı için doğrudur bu. Bebrikler, muhtemelen göç kavmi. Bitinler kesin öyle. İlk Türkmenlerle köy kuruluyor ada’da. Sonraki Türkmenlerle de pazaryeri aşamasına geçiliyor. Adapazarı’nda yetmiş iki millet yaşar. Fakat daha sonraki göçleri anlatır bu. Yoğun göç üç coğrafyadandır: 1) Kırım ve Kafkasya. 2) Balkanlar. 3) Doğu Karadeniz. İlki 93 Harbi olarak bilinen 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan, ikincisi 1912 Balkan Savaşı’ndan sonradır. Üçüncüsü de Rusların Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1914–1918) işgalleri üzerine olur.

Kırım’dan Tatarlar; Kafkasya’dan Gürcüler, Abhazlar, dil bilen yani Mohti Lazlar, Hemşinliler, Çerkezler; Balkanlardan ve Rumeli’nden Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Sırplar, Gagavuzlar yani Hıristiyan Türkler, Muhacirler yani Türk kökenli Yörük ve Türkmenler; Doğu Karadeniz’den de Laz sanılan ama Türkçe dışında dil bilmeyenler gelmiş. Bunlara farklı nedenlerle gelen Kurmançlar’ı, Zazalar’ı, çeşit olsun için az sayıda Ermeni, Rum ve Arap’ı da katın. İşte Adapazarı. Nüfusun hemen tamamı Müslüman. Yüzde 93,1’i Hanefi, yüzde 3,6’sı Alevi, yüzde 3,3’ü Şafii’dir. Az sayıda Gregoryen, Katolik, Ortodoks ve Protestan kökenli Hıristiyan, 13 de Musevi var.[21]   

Şehirler –evet- göçlerle oluşur. Toplumsallaşma göçle güçlenir, kültürel çeşitlilik göçle artar. Ama her yoğun göç, göçenlerle yerliler ve eski gelenler arasında bir yığın sorun da yaratır. Çünkü her göçle yerin yerleşik yapısı –yani mülkiyeti- az veya çok bozulur, yeniden yapılır. Dünya paylaşım savaşlarını hatırlatır kavgalar olur. İlişkiler bozulur, kişilikler çatlar.

Sözgelimi 1886’da Sapanca’da Gürcülerle Çerkezler arasında çıkan olaylara İzmit Mutasarrıfı bizzat el koyar. Sekiz Gürcü’yü yakalar. Çerkezler Gürcülerin silahlarından şikâyetçidir. Barış için kendilerine gelen silahsız aracıları bile öldürmüşlerdir. Bu hareket Çerkezler tarafından “husumet-i kavm” olarak nitelendirilir. Kimileyin de devletin göçmenler için ayırdığı topraklar göçmenlere verilmeyip yörenin nüfuzlularıyla memurları arasında paylaşılır. Örneğin, Adapazarı’na gelen Bosnalıların bir kısmı bu usulsüzlüğe uğrar. [22]

1909 yılında göçmen yerleştirilecek yer kalmaz. Ormanlar da yasaklanır. Öyleyken Karadeniz’den gelenlerin ormanlara yerleştirilmeleri de sürer. Akyazı’nın Taşağıl ve Boztepe köyleri böyle dolar. Giderek Kaşıkçı Yaylası’yla Sultanpınarı Ormanlarına yayılır göçmenler, Orman Nezareti ormanların korunmasını ister jandarmadan. Yerlilerle göçmenler arasında da sık sık orman ve yayla problemleri yaşanır. Kimi sorunlar da işletmelerle köylüler arasında çıkar. Bakanlık kimi ormanların işletilmesini ihale etmiştir. Ancak ihale edilen yerler arasında köylülere bırakılmış baltalıklar da çıkar. 1910 yılı Mart’ında Soğuksu ve Kayalar köylüleri kızdıkları şirkete dikilir, traverslerinin taşınmasını engeller, silah falan. Olaylar asker gönderilmesiyle yatışır ancak.[23]

1911 ve 1912 yıllarında Adapazarı’nda asayişsizlik fazla mı fazladır. 21 Eylül 1912’de Başbakanlık’a, İçişleri ve Harbiye Bakanlıklarına telgraf çeker Adapazarlılar. Cinayetler işlenmekte, failler yakalanmamaktadır. Hırsızlık olayları gün geçtikçe artar. Her gece mahallelerde silahlar atılır. Hükümetin düştüğü söylentileri zaman zaman yayılarak asayişsizlik kışkırtılır vb. Bunlardan yakınır ve inzibat görevlilerinin artırılmasını isterler.[24]

Yetmiş iki milleti tipik yanlarıyla anlatan, her biri güzel yüzlerce hikâye vardır Adapazarı’nda. Çay ocakları, çarşılar, cami avluları, pazar yerleri... bunlarla güler, sohbeti bunlarla süsler. En meşhurları Abazalarla yerli Manavlara ait olanlardır, sayıca da boldurlar. Nedeni ilk büyük göçün Kafkasya’dan olması mıdır acaba? Gelinmiş, yerli dikkate alınmadan yerleşilmiştir. Ya da şöyle: Getirilmiş, yerli gözetilmeden iskân edilmişlerdir. Hikâye: Manav’ın keserini kapmış, kaçmaya başlamış Abaza. Manav da peşinden. Mal canın yongası, arayı kapatmış Manav, yakaladı yakalayacak. Cami önünden geçerlerken cemaati farzda görmüş Abaza, keseri kemerine sokup o da durmuş. Manav bekliyor, namaz bitsin. Selam vermiş cemaat, bir de sola. Manav hamle edecek, Abaza var sesiyle ünlemiş: “Kim sok-tu bu kes-se-ri belime?”[25]

Çocukluğumda, 50’li yılların ilk yarısında henüz bitmemişti ormanlar. Kışlık odun Sülmanbey Ormanı’ndan gelir, han önlerine yığılırdı, şehirliler alırdık. Uzakta, çok uzaklarda sanırdım ormanı. Çok sonra öğrenecektim, ormanla adaş köy Sakarya’nın hemen beri yanında imiş meğer. 5–6 kilometre ötesinde Budaklar, Çatalköprü. Bugün oraları da çıplak. Bir o kadar ötesi Ormanköy. Ormanköy’de de ağaç yok artık. 

Adapazarı’na batıdan bakan, bugün lebaleb tepeler: Hızırtepe, Maltepe, Esentepe, çocukluğumda bomboştu. Yoğun göç yavaşlamış, hatta durmuştu ama, ekonomik nedenlerle serbest göç bugünkü gibi devam etmekteydi. 60’lı yılların ortalarında iskâna açıldı tepeler. Kimindi buralar? Devletin. Adı üzerinde: Maltepe. Mal Müdürlüğü’nden kısaltma. Yani hazine malı. Satılığa mı çıkarılmıştır? İhale mi açılmıştır? Çıkarıldıysa kimlerdir alanlar? Tapu kayıtlarına bakılırsa ilginç şeyler görülecektir. Gerçi sahiplenenler oturmuyor oralarda bugün. Kaçıncıya el değiştirdi kim bilir! Ama hatırlılara ve nüfuzlulara ihsanda bulunulmuştur, bu bilinir. Şehirlerin tarihi –bir anlamda- mülkiyetin el değiştirmesi tarihidir. Hatta bütün tarih. “Tehcir” ve “mübadele” gibi nüfus politikaları da bunun en somutu.

Bunlar şehrin büyük hikâyeleri. Şehirde(n) yaşayanlara, şehirde(n) varlık sahibi olanlara ait. Küçükleri de var. Şehirde tutunmaya, şehirde var olmaya çalışanları anlatır küçükler. Adapazarı’nın mutena birkaç sokağı dışında bütün sokakları küçük hikâyelerdir. Doğduğum ev, yerlilerin ağırlıklı olduğu bir cadde üzerinde. İlkokul, ortaokul ve lise yıllarımın geçtiği sokak ise Adapazarı’nı bütün kozmopolitliğiyle yansıtır. İdi. Şimdi yok. Belediye yasalarının kurbanı oldu. Hoş, zaten adı da Kurbanlar’dı. Köyle bağlantısını hâlâ sürdüren bir ailenin lakabıydı Kurbanlar. Bahçesinde ambarı, kileri, mısır çiti olan başka evler de vardı sokakta. Ve başka evler: Hiç bahçesizler. Ya da küçük bahçeliler. Çoğu ahşap karkas. Dolgu malzemesi kerpiç, yeni yapılanlarda tuğla. Çatkı ağaçları ziftli. Bir de çalı çırpıdan duvar üzerine samanlı sıva basılarak yapılmış bağdadiler. Adapazarı’nda yetmiş iki millet yaşar, yetmiş iki mahalleye dağılmıştır, Kurbanlar’da ise yetmiş ikisi bir aradadır. Âdetler ayrı. Görgüler ayrı. İki en fazla üç aile uyum kurabilir kendi aralarında. Herkes birbiriyle kavgalıdır. Çocukların topu yüzünden bile sokak birbirine girebilir. Aziziye Karakolu’ndan polisler gelir. Âlemdir Kurbanlar. Küfürsüz, kavgasız günü, saati yoktur. Pencereden pencereye bile harp edilir. Ama beş dakika içinde biter her şey. Perdeler çekilir. The end.

Hep düşünmüşümdür: Nasıl sağlanırdı düzen? Kabakulak okuyan nefesli bir amca da vardı sokakta. Liseli ağbiler derslerinde zorlananlara yardımcı olurdu. Bahçeler esirgenmez, meyveler paylaşılırdı. Birbiriyle uyuşan hanımlar evlerde belli periyotlarla bir araya gelir, maniler çeker, taklitler yapar, ut çalıp şarkılar söyler, akşam okunmadan da evlerine dönerlerdi. Gecikilmezdi. Kendiliğinden konulmuş bir kural mıydı bu? Ya, kimi erkeklerin ağırlıkları? Nerden geliyordu bu? Çekinilirdi onlardan. İşleri iyi, giyimleri iyi, adımları ağırdı. Geçerlerken duvar kenarına çekilirdik gayriihtiyari. Kasım Aga geçerken de böyle olurduk. Arnavut’tu. Hamaldı. Palabıyıklıydı. Yaşı vardı. Kollarını hafif açıp kanatlandırarak ve iskele sancak yaparak ve ağır ağır yürürdü. Sokağa girdi mi bağırırdı çocuklardan biri: “Kasım Aga geliyor!” Görülmemişse eğer, kendini kendisi duyururdu: “Lan, koşuşmayın demedim mi size?” Bağırmadığı yoktur Kasım Aga’nın. Topa bağırır. Çöpe bağırır. Yüksek sese bağırır. Gülmeye bağırır. Arada şikâyetçiler çıkar: “Şu var ya, Kasım Aga, küfür etti.” Durur, dik dik bakar Kasım Aga, bazen söylenir, sonra döner yürür. Galiba daha büyük anlaşmazlıklar çıkmasın için tedbir alırdı böyle. Mahallenin düzeni meselesi. Bu da büyüklerin işine gelirdi. Nasıl ki bildiri, muhtıra ve darbelerin de yandaşları olur.

Tuhafı şu ki bunları “mahalle baskısı” olarak görmedik. Görmeli miydik? Ya da şöyle: “Mahalle baskısı” neden bugün çıktı?

Eski kovboy filmleri ile spagetti western’ler arasındaki farkı pek güzel açıklar Paul Newman. Eski kovboy, kasabasıyla barışıktır. Bir kahramandır. Yeni konvoy ise anti-kahraman. Kötü adam. Kasabalıya düşmandır o. Öldürür. İşkence eder. İntikam hırsıyla yanıp tutuşur.[26] Dükkânlar alçak. Çarşılar dar. Meydanlar küçüktü Adapazarı’nda. Ölçüler insanîydi. İhtiyaçlarımız bu ölçülere sığıyordu. Şehirle biz, birbirimizle barışıktık. Düzen ölçüsüzlükle bozuldu. Spagetti kovboylarıyla. Bunun da Adapazarı için miladı, 17 Ağustos’tur.

Aslında 80’li yıllara kadar inilmeli. Ne ki ölçüden ölçüsüzlüğe geçiş, 1999 Depremi’nden sonra gemi azıya alır. Şehir adeta altüst olmuştur. “Kentsel dönüşüm” diye de adlandırılabilen “bölüşüm” için fırsat bilinir yıkım. Kat azaltılarak şehir yeniden kurulmalı, kalmak isteyenler kalmalı, gitmek isteyenler için de zemini sağlam yerlerde konutlar yapılmalı idi. Böyle olmadı. İmar planları değiştirildi. Şehir iskâna kapatıldı. Yüzlerce yıl içinde oluşmuş mahalleler, komşuluklar darmadağın edildi. Eski sosyoloji hiç mi hiç dikkate alınmadı. Ve sakinler 12 kilometre kuzeydeki çakma kente “tehcir”, birbirlerine de kurayla komşu edildi. Bunun can mal güvenliği ile ilgisi yok. Çünkü şehir bütünüyle ticarete açıldı. Hem de altyapısı yenilenerek. Ayrıca, yeni yapılar için ölçütler ağırlaştırıldı. Yer sahipleri ucuz pahalı demeden yerlerini bırakmak zorunda kaldılar. Şehir el değiştirdi. Şehre el değiştirtildi. Bu kadarı yetmemiş olmalı, küçülmüş/ufalmış/ufalanmış Adapazarı’na Sakarya adıyla “büyükşehir” statüsü verildi. Sınırları da çok geçmeden ilin hemen tamamına genişletildi. Köyler mahalle oldu, köy ortak malları belediyelere geçti. Adapazarı ve yanı sıra pek çok belde ve ilçe “tek el”in insafına bırakıldı. Artık ölçüler öyle yüksek ki yetişmek, anlamak imkânsız. Sözgelimi 205 hektarlık bir “cazibe merkezi”nden söz ediliyor şimdi. İçindeki “showroım” 395, AVM 125, ticari plaza 250, yerel ticaret alanı 50 bin metrekareye yayılacakmış. Büyükşehir binası, atölye ve tamirhaneler ve 6000’in üzerinde konut da ayrı. Rakamlar böyle. De yer sahiplerinin kayıplarına da bakalım geçerken. Hesaplamışlar, 700 metrekarelik yeri olana 210 metrekarelik yer düşecekmiş “cazibe”de.

Şehri köprü, yol, tünel, kavşak, iş merkezi, otopark vb. sananlara göre Adapazarı şimdi şehir olmaktadır. Hem de “büyükşehir”. Hayır! Taştır bunlar. Çeliktir. Demirdir. Asfalttır. Çimentodur. Hayat yaratmazlar yani. Evet, büyüktürler. Tamam, görkemlidirler. Bu yüzden hayranlık uyandırırlar. Fakat tahakküm de kurarlar üstümüzde. Şöyle ki hıza, tüketime tahrik ederler; fakat yetmezliğimizle karşı karşıya da bırakırlar bizi. Nasıl ki 100 metreyi 10 saniyede koşan bile bizde yabancılık uyandırır.

Şehir sosyal hayattır. Bu da ekonomide yüksekliği, fiziki yapıda büyüklüğü değil, etkileşimi anlatır. Etkileşim buluşma mekânlarının bolluğu demektir, bir. Entelektüel ve ruhsal gelişim demektir, iki. Bir yer, fiziki büyüklüğüyle orantılı sosyal tatmin sağlayabiliyorsa şehirdir. Bizim Adapazarı, devlet veya şehir tiyatrosu olmayan tek “büyükşehir”dir. Daha dahası, Adapazarı’nın sadece tiyatroya ayrılmış tek bir sahnesi bile yoktur.

O eski taşra şehrinin de yoktu ama yokluğu hissedilmiyordu. Şimdi ise boşluktayız. Boşluğumuz tiyatroyla da giderilebilir gibi değil.

 

 


[1] Fazlası için bakınız: Bilge Umar, Bithynia: Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, İnkılap, İstanbul, 2004.

[2] Evliya Çelebi, Seyahatname Cilt: I-II, Üçdal, İstanbul, tarih yok, s. 442-443.

[3] Evliya Çelebi, a.g.e. s. 518.

[4] Evliya Çelebi, a.g.e. s. 736, 741-742.

[5] Enver Konukçu, “Sakarya ve Gezginler”, [Sakarya İli Tarihi I, ed: Mustafa Demir, Sakarya Üniversitesi Rektörlüğü, İstanbul, 2005] içinde: s. 114.

[6] Yurt Ansiklopedisi Cilt: 9, Anadolu, İstanbul, 1981–84, s. 6455.

[7] Yurt Ansiklopedisi Cilt: 9, s. 6456.

[8] Recep Yaşa, “Sakarya Yöresinde Türkmenler”, [Sakarya İli Tarihi I, ed: Mustafa Demir] içinde: s. 215.

[9] Enver Konukçu, a.g.m. s. 112.

[10] Tülin Çoruhlu, “Sakarya’da Türk Devri Taşınır ve Taşınmaz Kültür Varlıkları”, [Sakarya İli Tarihi II, ed: Mustafa Demir, Sakarya Üniversitesi Rektörlüğü, İstanbul, 2005] içinde: s. 1111–1112.

[11] Sabahattin Özel-Safiye Kırbaç, “Osmanlıdan Cumhuriyete Sakarya İlinde Mülkî Yapı”, [Sakarya İli Tarihi II, ed: Mustafa Demir] içinde: s. 849.

[12] Talia Balcıoğlu, Adapazarı Tarihi ve Coğrafyası, Işıl Matbaası, İstanbul, 1952, s. 10–13.

[13] Hasan Balcıoğlu, “Ada Kariyesinden Sakarya Vilayetine”, [Ada’dan Sakarya’ya, haz: Burhan Arpad, Adapazarı Şehrini Kalkındırma ve Güzelleştirme Derneği, İstanbul, 1953] içinde, s. 8.

[14] Enver Konukçu, a.g.m. s. 124-125.

[15] Enver Konukçu, a.g.m. s. 133–134.

[16] Enver Konukçu, a.g.m. s. 137–140, 158.

[17] Haluk Selvi, “II. Meşrutiyet Döneminde Adapazarı ve Çevresi (1908–1918)”, [Sakarya İli Tarihi I, ed: Mustafa Demir] içinde, s. 451, 463-464.

[18] Enver Konukçu, a.g.m. s. 164–166.

[19] Tahir Alangu, Ömer Seyfeddin/Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May, İstanbul, 1968, s. 400.

[20] Milliyet, 12 Aralık 2007.

[21] Ali Aktaş, Kültürel Renkleriyle Sakarya, Adapazarı Merkez Belediyesi, Adapazarı, 2008, s. 75. 

[22] Turgut Subaşı, “I. Meşrutiyet Döneminde Adapazarı’ndaki Sosyal Hayat Hakkında Bazı Gözlemler”, [Sakarya İli Tarihi I, ed: Mustafa Demir] içinde, s. 416, 433.

[23] Haluk Selvi, a.g.m. s. 465–466.

[24] Haluk Selvi, a.g.m. s. 454-455.

[25] Milletler ve benzer hikâyeler için bakınız: Necati Mert, Hikâyem Adapazarı, Heyamola, İstanbul, 2008, s. 180–244.

[26] Hakkı Devrim, “Sultan bana da kulak ver biraz!”, Radikal, 8 Mayıs 2009.

 

Diğerleri

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014

YAZARA BAL ÇALINIP EMEĞİNE EL KONUYOR  Hece, Sayı: 208, Nisan 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net