Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

 

 

Zeki Demirkubuz hayatında sadece tek bir resim satabilmiş ressamın karşılık görmeyen aşkını pek yalın, pek çarpıcı anlatmıştı Sakarya Üniversitesi’nde bir panelde. Etkilenmiş besbelli. Filmine de niyetlenmiş midir? Mutlaka. Anlatanı fena acıtan bir hikâye sıkı bir hazırlık görmüş, içeriği pirinç ayıklar gibi elden geçmişse eğer, o zaman, işte ancak o zaman dinleyeni de o rütbe acıtır.

Hikâyeyi elektronik imkânın yazılı yazısız pek çok kaynağında aradım, aradım ki Demirkubuz’un atladığı bir detay varsa göreyim, hikâyeye artısı mı olur zararı mı kendi açımdan yoklamasını yapayım. Tam tersi oldu. Gerçi Van Gogh’un hayatında kolayından, zorundan, kimi malûme kimi değil, hayli kadın var, bunlardan biri de ressamın yaklaşmasına izin vermemiş. Olur a! Fakat kaynakların istisnasız hepsinde Kee adlı bu kadınla ressamın ilişkisi Demirkubuz’un kullandığı kelimeden daha fazla kelimeyle anlatılmıştı –tek tek saymaca değil tabii, karşıdan. Öyleyken hiçbiri ne zihne dokunmuştu ne yüreğe. Anlatanlar acıyı mı görmemişlerdi? Görmediklerini sanmıyorum, hatta onca kelimenin acı için kullanıldığını düşünüyorum. Demirkubuz’un dile getirmediği minik minik onca olayın da…

Efendim, Vincent altı çocuklu, Hollandalı dindar bir ailenin ilk çocuğu olarak 1853’te dünyaya gelir, ailenin kimi üyeleri sanat simsarlığı yapmaktadır, geleceğin ressamı da on altı yaşına geldiğinde dört yaş küçük kardeşi Theo’yla birlikte sanat danışmanlığı firmasında hayata atılır. 1873’te Londra bürosuna gönderilir. Yalnızlık psikolojisine düşer orada ki melankoliye ve depresyona dönüşüp Vincent’in bütün hayatını karartacaktır bu psikoloji. Hayatla bağını Theo’ya mektup yazarak, yaptığı resimleri göndererek kurmaya çalışır ama ev sahibinin kızına duyduğu karşılıksız aşkla her şey sil baştan olur. İçine kapanır, en koyusundan dindarlaşır, kendini İncil okumaya verir, hatta papaz olmayı düşünüp Latince, Yunanca öğrenmeye bile kalkar. Paris bürosuna gönderilir, nafile; dahası simsarlığı da bırakır. İngiltere’ye döner, Hollanda’ya geçer. Yatılı bir okulda gönüllü öğretmenlik yapar, kitapçı dükkânında çalışır. Nihayet misyoner olarak Belçika’ya gider, madenciliğiyle önde Borinage’a yerleşir, madencilerin kötü hayat şartlarından etkilenir, onlar gibi yer, giyinir, onlarınki gibi yerlerde oturur, yatakta değil saman üzerinde yatar uyur. Rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği gerekçesiyle kilise tarafından işine son verilir, ama Belçika’dan ayrılmaz, madenciler arasında bir yıl daha kalır. Aile yine endişelidir. Sanat eğitimi almaya karar verir birden Vincent. Theo’nun para desteğiyle 1880 sonbaharında Brüksel Akademisi’ne kaydolur, gelgelelim 1881 Nisan’ında fikrini değiştirir, Etten’e ailesinin yanına döner. Döner de Vincent’le yaşamak kolay değildir.

Şimdi geldik hikâyenin içindeki hikâyeye: Babası, bir zaman geçer, evi terk etmesini ister Vincent’ten. Çünkü bu kez de kendisinden yedi yaş büyük dul kuzeni Kee’ye âşık olur Vincent. Aileler hoşlanmaz bundan. Geleneklere uygun düşmeyen bir ilişkiye niyetlenmiştir oğulları. Israrcıdır da. Fakat Kee, “Hayır, asla, hiçbir zaman!” diye reddeder. Aşk saplantıya dönüşür, şimdi de kızı babasından, yani kendi eniştesinden defalarca ister,  defalarca reddedilir. O kadar ki birinde yanan mumun alevine tutar elini Vincent ve “Kee gelene kadar böyle duracağım” der; bereket, enişte mumu üfler de bir felaket önlenir. Artık sabırlar taşmıştır, ailenin aldığı karar üzerine 1881’in Noel’inde bir kez daha evinden ayrılır Vincent, Lahey’e yerleşir.

Zeki Demirkubuz bu iç hikâyeyi bakınız nasıl anlattı –aklımda kaldığınca tabii:

Van Gogh’un kuzeni akıllı ve güzel. Ressamın içinde kadına uyanan bir şey var hanidir, gizlide için için durur. Fakat kadının dul kalmasıyla taşar, dışarı vurur kendini. Bütün acıkmışlığı ve susamışlığı ile kuzeninin kapısına dayanır Van Gogh, “Seni istiyorum!” der. Şaşırır kadın. Van Gogh, tekrar: “Seni istiyorum!” Kadın toparlanmış: “Senin için yaşlı kalırım. Bekle, kendine yakışanı bekle.” “Ben seni istiyorum!” “Hem dulum hem de iki çocuğum var.” “Olsun, istiyorum.” “Üç kişinin daha sorumluluğunu, iaşesini yüklenme. Buna hakkın yok. Büyük bir ressamsın! Dünya senden resim bekliyor.” “Sen he de hele, ânında resmi bırakırım.”

Şu, “resmi bırakırım” yok mu, beni perişan etti. İki yıl kadar oldu Demirkubuz’u dinlediğimiz; bundan daha çarpan, daha sarsan bir cümle duymadım o gün bu gün. Cümlenin kendisi sarsıcı, o ayrı, ama Demirkubuz cümleye bırakmadı her şeyi, bir oyun yazarı gibi basamak basamak yükseltti grafiği, son cümledeki çarpıcılığı da bütün limitiyle yakaladı.

Nasıl yaptı bunu? Demirkubuz için o son cümle önemli. Öncekiler, hep o son cümle için varlar. Galiba onları da Demirkubuz yakıştırmış. Çünkü didaktik kaynaklarda bu diyalogları çağrıştırır bir şey yok. İyi ki öyle yapmış Demirkubuz. Kadına, “Hayır, asla, hiçbir zaman!” dedirtip kapıyı da Vincent’in yüzüne çarptırsaydı hikâyesi daha sağlam olur muydu?

Bu mu çarptı beni? Hayır.

Hayat bir şey söylemez. Söylemesi için onun söyler hale sokulması gerekir. Şöyle ki ne söylemek istiyorsanız onu sağlayacak kişiyi, olayı yani malzemeyi seçip ayıklamalı ve sıraya koymalısınız. Eski ama eskimemiş bir tespittir bu. Benim Öykü Yazmak kitabımda da var. Kurgu dediğimiz de budur kabaca. Didaktik metinde bilgi önemlidir, kelimeler özgürce kullanılır. Ama anlatı türlerinde değil hayattan aldığınız malzemeyi, dağarınızdaki kelimeyi bile özgürce kullanamazsınız. Kee’li hikâyenin iki sunumu arasında böyle bir fark var, onu görünce sizinle paylaşmak istedim, istasyon yapmam bundan.

Şu, “resmi bırakırım” yok mu, beni perişan etti, diyordum –hakikat öyle. Demirkubuz için de önemli Van Gogh’un dediği. Yalnız, Demirkubuz bu cümlede, büyüklüğünün farkında olmayan bir Van Gogh görüyor galiba, onu çarpan bu. Benim gördüğüm Van Gogh ise büyüklüğünün farkında ama büyük ressamlığın onu tatmin etmediğinin de farkında, ayrıca bunu gizlemiyor, aşikâr ediyor. Tatmini de resme denk veya yakışır bir yerde aramıyor. Gerçi hayat sacayağı üstünde durur: barınma, beslenme, üreme/cinsellik. Van Gogh bunlardan biri için resmi bırakmaya hazır. Öyleyse hayretlik bir şey olarak görülmemeli.

Yine de görüyorum. O sacayağı doğallığımız. Dünyadaki ilk hâlimiz. Ama insanlık orada değil bugün. Ne İlkçağ insanı gibi barınıyor ne Ortaçağ insanı gibi besleniyoruz ne de bedenimizin yabancısıyız. Ayrıca üçayak arası da her gün yeni yeni imkânlar kazanıyor. Giyinme öyle çıktı. Diller öyle gelişti. Ulaşım. Şehirleşme. Ve sanat.

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların / zaruri neticesi bu! / deme, bilirim! / O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. / Ama bu yürek / o, bu dilden anlamaz pek. / O, ‘hey gidi kambur felek / hey gidi kahpe devran hey’ / der.”

Evet, hepsinin farkındayım, ama yüreğin söz dinlemezliği var bir de. İşimizi, uğraşımızı yücelten bir dinlemezlikse bu, eyvallah, başımın üstünde yeri. Ama tersi neden olmasın! Öğretmenliğim var, kitapçılığım var, kırk küsur yıldır da yazıyorum; ben dünyaya bunları yapmak için mi geldim? Elimden gelen en iyi işler bunlar mı? Birinden diğerine bir eksikliği gidermek için mi geçtim? Yoksa her birinin tercihimle ve irademle olduğuna inanıp kendimi avuttum mu?

Asıl soruyu soramıyorum! Yazmak benim için her şey mi? Öyle görünüyor ya yüreğimin pek oynak, pek kaypak bir yeri varsa eğer o yer yazmayı unutturacak şık bir öneriyle çıkar mı bir gün karşıma? Ben ne yaparım o zaman? Yahut kokulu bir zarf attı hayat önüme, diyelim, açmam diyemem. Sayın ki açtım, içinde ne yazarsa peşinden giderim? Vallahi bilmiyorum.

Gitmem, ne yazarsa yazsın gitmem, diyemediğime göre, gözümün kaldığı bir yer var demek ki.

Belki yok. Ama gitmeyeceksem de bunu diyemem artık. Giden var çünkü. Bir insanın başına gelen bir şey her insanın başına gelebilir. Kendime nasıl kefil olayım bu şartlarda!

“Hey gidi kambur felek / hey gidi kahpe devran hey!”

 

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net