Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

 

 

    “Kültür”, bütün dillerin anlamca en karmaşık iki üç sözcüğünden biri. Latinceden geliyor. Kök sözcük colere bir dizi anlam taşımakta: ikamet etmek, ibadetle onurlandırmak, yetiştirmek, korumak, gibi. Bu anlamlar zamanla ayrışıyor, kökle ilgileri azalıyor ancak bazı türemiş sözcüklerde çıkıp insanı şaşırtıyorlar: Sözgelimi colony (sömürge) ikamet’le, cult (inanç, tapınma) ibadet’le, cultura (ruh hali) yetiştirmek’le ilgilidir. Ancak “culture”ün (kültür) ilk kullanımlarında hiç istisnasız bir de süreç anlamı var, özellikle ekin ve hayvan bakımını anlatır.

    “Kent”e gelince: Kaşgarlı’nın 1072’de derlediği Lugat’inde “kent” var ama “kent” İran kökenli ölü dil Soğdçadan gelen bir sözcük. Taşkent, Semerkant gibi Orta Asya’nın köklü kimi şehirlerinde etimolojisini görmek mümkün. Anadolu Türkçesine girişi de Türklerle. Fakat şehirlerin çeperindeki uyduluklar için kullanılıyor bugün “kent”. Adını, soyağacını, efsane, hayat hikâyesi ve her çeşitten tarihini sırtlanmış gelenler ise “şehir”, ne mutluluktur ki hayli şehrimiz var.

    Öncesinde “kent”le anlamdaş “balık”ı görüyoruz. Geçmişi Uygurlara kadar uzanır. Göktürk Yazıtlarında da Bilge Kağan orduyu Beş Balık’a doğru yönlendirdiğini söyler mesela. “Kent”ten sonra ise “şehir”le tanışır Türkçe. Yazımları aynı, anlamları ayrı iki “şehr” vardır. Arapça’dan gelen “belirme, yeni ay, takvim birimi” anlamındadır; “Hoş geldin ya şehr-i ramazan” mahyasında yaşar hâlâ. Meşhûr, teşhir, şöhret, şehîr (meşhûr)… türevleridir. “Kent” anlamında olan ise, Farsçadan gelir. Düne kadar “belediye” anlamında şehr-emâneti, “belediye başkanı” anlamında da şeh-emîni kullanılmaktaydı, bugün kala kala elinde ilk anlamı kaldı sadece.

    XII-XIII. yüzyıldan sonra Farsçadan yine “şehir” anlamında bir sözcük daha giriyor ve halk şiirine yerleşiyor. Yunus’ta şöyle: “Bu dünyânın meseli bir ulu şâra benzer / Velî bizim ömrümüz bir tez pazara benzer // Her kim bu şâra geldi, bir lahza karar kıldı / Geri dönüp gitmesi gelmez sefere benzer”.  Pir Sultan’dan: “Yapusu var usul ile yapulu / Hocası var kapusunda tapulu / Bir şâr gördüm üç yüz altmış kapulu / Kimin açıp kimin örtmeye geldim”. Kul Himmet’ten: “Dün gece seyrimde bir şâra vardım / Niyaz ile kapıları açılır / Laleli sünbüllü bağını gördüm / Bülbül öter gonce güller seçilir”.

    Fakat Hacı Bayram öyle bir “şâr”la çıkar ki “bir süreçte yetiş(tir)mek” anlamı “kültür” sözcüğünün ilk kullanımlarına sığmaz olur, oradan bütün zamanlara taşar adeta: “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde // Nâgehan ol şâra vardum ol şârı yapılur gördüm / Ben dahi bile yapıldum  taş ü toprak aresinde”.

    Yani ki, Tanrı iki cihan arasında bir şehir yaratmış: bu şehir bir mana âlemidir, kenarından bile bakıldığında Tanrı’nın güzel yüzünü görmüş kadar oluruz, diyor Hacı Bayram. Devamı da şöyle: “Ansızın o şehre vardım, onun yeniden yapıldığını gördüm...

    Beni çarpan yer işte burası: …ben de taşla toprak arasında onunla birlikte yeniden yapıldım.

    İşte bu! Şiirin dört dörtlüğü daha var, Hacı Bayram, bu düşünceyi genişletir: Taş ustaları Tanrının çırakları olarak taşın her parçasına titizlenirler. O şehir, nükte bilen, remizli konuşan, pazarında birbirinden ârif  insanları bulunan bir şehirdir. Gönüldür. “Ne cahildir ne kâmil!” Hem cahil hem kâmil yani. Hacı Bayram bu şiiriyle ve okuduğu ezanla şehre, şehrin irfan sahiplerine sesleniyor işte.

    Ne diyor? Ustalar bir şehir yapıyor. Karşı-devrimci dille diyelim: İnşa ediyor. Ama sadece şehir değil, insan da inşa ediliyor şehirle birlikte, diyor. Kubilay Han olsaydı, “Şehir mi, insan mı?” derdi, “Hangisi önde?” Ne şehir ne insan! derdi Hacı Bayram Veli de. Yahut hem şehir hem insan! Öndelik yok. Birlikte varlar.

    Sadede dönmek üzere konuyu biraz dağıtacağım izninizle.

    Yazı, paragraftır. Paragraf olmadan yazı olmaz. Paragrafın bir derdi vardır, konu deriz buna. Fakat konu 360 parçadır, paragrafa hepsi sığmaz, parçalardan birini açı alır, oradan bakarız konuya. Gördüğümüz, paragrafın olmazsa olmazıdır: düşünce. Fakat bir başına bırakılmaz düşünce, birkaç yan düşünceyle beslenmelidir. Bunlar da bir mantık veya bir kronoloji düzeninde sıraya sokulur.

    Paragraf “bölüm” anlamında “para” ile “yazı” anlamında “graf”tan olma Latince bir sözcük. “Yazı bölümü” demek. Lakin, “Yazı, paragraftır” sözü, paragrafın yazı bölümü olduğunu anlatır,  ama yazının düzen olarak paragrafa benzediğini de anlatır. Hem o kadar benzer ki konu, açı, anadüşünce yazıda da vardır. Paragraf peş peş cümlelerle yapılır, yazı peş peşe paragraflarla. Ve cümleyi cümleye bağlamakta kullanılan ama, çünkü, oysa gibi bağlaçlar; bu, şu, o gibi zamirler paragrafı paragrafa bağlamakta da kullanılır.

    Sıkı bir düzen, disiplin ister yazı. Konu dağıtılmayacak. Açı kaçırılmayacak. Okura iletilmek istenen  ne ise –düşünce veya duygu- ona ulaşmak için kurulacak ve sıraya konulacak her bir paragraf. “Birlik/bütünlük” diye bir şey vardır yazıda. Yazının haysiyetidir. O da budur işte.

    Yazı yazmak, şehrin parkına kazma vurmak kadar kolay sanılıyor. Yazıya sellemehüsselam giriyor, içinde yangın yerinde dolanır gibi dolanıp yazıdan yine öyle paldır küldür çıkıyor. Ne, ne anlattığı belli, ne de ne düşündüğü. İtirazı mı var, tahsin mi ediyor, anlaşılmıyor. Yalpalıyor. Çünkü aklı karışık.

    Sanırım, şehirler de birer yazıdır. Sanırım değil, öyle. “İnşa” neydi “inşa”? Yapma, meydana getirme. Peki düz yazı, mektup yazma, kaleme alma, güzel nesir için ne diyorduk seferberlikten önce? Yahut şöyle: Neydi Ziya Paşa’nın ünlü makalesinin adı? “Şiir ve İnşa”. Haksız mıyım şehirleri yazıya benzetmekle? Şehir ve insan değil sadece, yazı da inşa edilir. 

    Bir cami, cami değildir sadece, bir paragraftır da. Çarşı öyledir. Park öyledir. İçindeki tarihi bina öyle. Okul keza. Ne mahalleleri, bahçeleri ayrı düşünebiliriz bunlardan ne de meydanları. Az öteden trenlerle birlikte sesler gelir gider, onları da. Tığcılar Döner Geçit Sokaktan Tabak İsmail’in kızı Köselecilere gelin gidecek bu pazar. Çalgı takımı tamam. Her dilimi ayrı renkte etekleriyle köçekler elbette. Vakt-i kerahettir, Çark her akşamki gibi: lebalep. Zamanın behrinde Küçük Osman’ın beş kızı Çark’a, gazinoya değil mesireye yani teferrüçgâha gitmek, yani kırlığa çıkmak için ağbilerinden izin isterler; “Gidin, ama akşam ezanına kalmayın, bir; babamdan önce dönün, iki” der Mustafa. Hıdır, atları koşar, körüğü indirir, beş kızla anneleri gider. Terslik bu ya, Küçük Osman gelir, ezan okunur, kara dut renginde bir akşam iner, kargalar sökün eder, kızlar yok. “Sen kim oluyorsun da kızlarıma Çark izni veriyorsun!”la hamle eder Küçük Osman, bir yandan da şeref, namus hatta sinkaflı kalay girer araya bir de şrak! diye tokat. Mustafa allak bullak. “Yettin ulan!” narasıyla eli beline gider, o kadar. Bir cayırtı kopar. Akşam yırtılır. Kargaların yürecikleri tıp! tıp! Ortalık sakinleştiğinde görülür ki beş bahar dalı da dahil herkes avluda yatmaktadır.

    Bunun kültürle ilgisi nerede?  Bunlar bizim hikâyemiz. Acısıyla alsak da hikâyemiz, acısını bal eyleyip alsak da hikâyemiz. Hepsi de bizi inşa eder. Hele ki yazıya dökülmüşse –ki Faik Baysal “Kırmızı Sardunya” adıyla hikâye etti kızları.

    Sabahattin Kudret Aksal da bir hikâyesinde kira evinden kendi evlerine geçen bir aileyi anlatır hem de bir çocuğun gözünden.

    Aile Rumeli göçmeni. Kalabalık, ama kararları alan çekirdek üç kişilik:  büyükanne, anne, küçük dayı. Başka bir şehirde oturur bir de teyze var, iki üç ayda bir gelip çekirdeğe katılıyor, hatta oturumların tartışmasız başkanı da oluyor. Büyük dayı ruhsal rahatsızlık geçirmiş, aileyle arası şeker renk, çekirdek dışında tutuluyor –tıpkı iki yenge gibi, Rumeli’nden gelinirken getirilen İffet gibi.

    Yeni bir evin alınacağını öğrenir küçük, konuşulanlardan. Ev, üç buçuk katlıdır. Ihlamur civarında, Ortabahçe’ye yakın, Şair Nedim Caddesi’ni kesen sokaklardan birindedir. Haraptır. Boyatılması, onarılması, sarnıcının temizlenmesi gerekir. Hepsi yapılır. Öyle taşınılır. Yolu bozuktur, arnavutkaldırımı bile yoktur; ama arabalar dolusu kum, orasına burasına öbek öbek kesme taşlar yığılmıştır, belli ki yapılacaktır. Yapılır, o da yenilenir. Bir cümle var, pek firaklıdır: “Şimdi, İstanbul’un bir yolunun eski halini anımsamak ne güzel!” Nasıl ki Hanaltı, İbrahimbey Parkı, Tabh-hane, Zirai Donatım, Lojmanlar, yazlık sinemalar ve onlarca, yüzlerce mekân da bizim için öyledir.

    Rahatsız uyur küçük. Okula giderken huysuzlanır. Çok geçmez, annesine, “Ne boya kokusu ne de uzak yolu okulun” der, “başka bir şey var bana dokunan bu evde.” Nedir? Kedilere özenir. Uygarlığın başlıca koşullarından biri olan yerleşme duygusunu benimsemişlerdir; yeni bir eve taşındılar mı duramaz, ne yapıp edip eski yerlerine kaçmanın bir yolunu bulurlar. Annesi, “Alışacağız!” der. Gerçekten de bir zaman sonra eşya yerini alır, gelgelelim bir evin yerleşmesi eşyanın yerli yerine oturmasından çok fazla bir şeydir. Odalar paylaşılır, büyük dayıyla büyük yengeye yukarıdan oda ayrılır, yine de eğretidir her şey.

    Coğrafya peşine düşer çocuk. İffet’in yerleştiği çatı katından başlar işe. Sokağı tanır sonra. Bostanı görür, ayakta durmakta zorlanan evleri, yaz kış sarmaşıklı duvarları… Komşular ise adlarıyla güzeldir: Esrar Bey, Elmas Hanım, Seyide Hanım, Şehsuvar Bey, Pesend Hanım…

    Bu tanışmanın ardından 1929 kışı gelir. Yamandır. Yerleşmekte aileden daha hızlıdır. Haftalarca da gitmez. Sokak kapıları kardan açılmaz olur. Kâğıtlı camlar, kapılara asılmış cicimler kâr etmez. Soba günde beş kez yakılır. Nafile! Eve yabancılığını yeniden duyar çocuk. Bereket, büyük dayı vardır, odasına çıkar, “Oku, romanını oku!” denmesiyle de yazdığı saçma sapanlarını okumaya başlar. Yazdıklarını düzenli bulur dayı, yazının dolambaçlı olması gerektiğini söyler; ama küçük dayıyı kastederek; “Aşağıdaki bu kadarını da yazamaz” diye ekler. Bakışırlar. Karagöz oynatmak ister çocuk, dayı yüreklendirir: “Neden oynatmayasın?” Hele bir, “Ah!” deyişi vardır dayının unutulmaz, “Sen on beş yaşına gelene dek ben ölmeyeyim, başka bir şey istemem.” Öğretecektir: kelam, nücum, fıkıh. Meraklı bir hattattır dayı, özenle doldurulmuş defterleri çekmecededir, bilir bunları çocuk.

    Martın onundan sonra tavsar kış. İlkyazla ekşimiş peynir kokmaya başlar ortalık. Yaz beklenir, nihayet ateşböcekleriyle o da gelir. Teyzeyle enişte çocuğu alır götürürler. Eylül sonunda, okullardan bir gün önce döner eve çocuk. Fakat dayanılmaz kerte soğuk ve mahzundur ev. Büyükannenin başı çatkılı, annenin yüzü yabancı, küçük dayı sessizdir. Rumeli göçmenlerinde bir suskunluk olur ama görülen bunun üzerindedir. Tadı tuzu kaçmış bir yemekten sonra büyükanne, teyze, küçük dayı yukarı çıkarlar. Anne, çocukla kalır, “Büyük dayın biraz rahatsız da” der. Çocuğun merakı, dayıların barışmasınadır, “Ben de gideceğim” deyip davranır. Gönderilmez. Çıkanlar, iner; teyze, “Ben beğenmedim” der. Çocuk, çıkmak istediğini söyler yine, olmazlandığında diretir, teyzenin arkalamasıyla çıkmasına, içeri girmeyip kapıdan bakmasına izin verilir. Büyük bir yatak görür çocuk odanın orta yerinde. Ondan da büyük bir yorgan. Büyük dayı küçülmüş, görünmez olmuş gibidir. Doktor gelir gider. Ziyaretçiler olur. “Nasıl söz o? Dağlara taşlara!” derler.

    Birkaç hafta geçer böyle. Bir gün okul dönüşü bir akraba evine gönderilir çocuk. Yağmur yağar, üşütür. Soba yakılır. Hoşlanır çocuk. Ertesi akşam okul dönüşü yine akraba yanına gider, birkaç saat sonra evden haber gelir, çağrılmaktadır, gider. Taşlıkta teyzesini görür, “Öldü mü?” diye sorar. Ölmüş, gömülmüştür bile.

    Finali öykücüden okuyalım: “Kapıya tutunarak: ‘Niçin öldü? Ben onu çok seviyordum’ diye ağladım. Bütün odalar taşarcasına kalabalıktı. Hiç kimsenin yüzüne bakmadım. Gözlerim tavana, duvarlara, kapılara takılı kaldı. / Evden ölü çıkınca ev biraz daha bizim olmuştu.”

    Şehirler de galiba evler gibi. Her yıkımla biraz daha bizim olmaktalar.

    Dedem Çorumluydu. Babaannem Ellezler’den. Manav. Kabuğu kalın ve çöreotu bol bir ekmek yapardı zaman zaman. Hitit ekmeğiydi, kesin. Bizim Bitinya’ya dedemle gelmiştir, demiyorum. Ama dedemin geldiği yoldan ekmek de gelebilir pekâlâ. Gelmiştir. Babaannemin ablası da Çelebiler’deydi. Hep de ocak başında olurdu. Hamur yoğurur, mayalayıp kabartırdı, sütlü çorba yapardı. Ecevit’in tanıttığı “Pülümür’ün Yaşsız Kadını” gibiydi ikisi de: “Bir Hititliydi o, bir Selçuklu / Bir Ermeniydi, bir Kürttü / Bir Türk...”

    İkisi de “Sakarı” derdi Sakarya’ya; “k”yı da sanki hafif “n” ile ve burundan çıkarırlardı. Kırsalda bugün de böyle denir. Diyeceğim, ta Sangarios’tan hatta çok daha öncesinden bir su akışıyla akıp geldiğimizi “Sakarı” söyler en güzel.

    Su gibi akıp geldik ama su gibi geçmedi hayat.

    Yıl 1975 olmalı. Adapazarı’nda seçim var. 1973’te belediye başkanı seçilen Meziyet Sevim Sözer istifa etmiş, yeni başkan seçilecek.

    Cumartesi günü. Bulvar’ın Orhan Camii ucunda bir kürsü var, ortasında bir kürsü daha. Bunlar Demirel’le Erbakan için. Ecevit’in kürsüsü CHP il merkezi  önünde, yolda. Saraçlar’ın sol başında Ziraat Bankası, sağ başında da CHP.

    Ecevit konuşuyor. Yanında Cemal (Sakarya). Her ikisi de mavi gömlekli. Belediye İş Hanı’nın ta terasından tomar tomar kâğıt atılıyor bir ara. Atanlar biraz milliyetçi, biraz mukaddesatçı, daha çok Demirelci bir teşkilatın adamları. Bembeyaz oluyor ortalık.

    Bülent Ecevit’in Londra’da 1947 yılında yazdığı bir şiir vardır, memleket hasretini bir Yunanlı üzerinden anlatır, adı “Türk-Yunan Şiiri”dir ama “Yunanlı Kardeşim” diye bilinir, şöyle başlar: “Sıla derdine düşünce anlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Bir Rum şarkısı duyunca gör / Gurbet elde İstanbul çocuğunu”. İki milletin ortak kültüründen söz eder: “Bir soyun kanı olmasın varsın / Damarlarımızda akan kan / İçimizde şu deli rüzgâr / Bir havadan”. Kanlı bıçaklı olmuşluklarına rağmen Ege’nin altın çağının, bu mavi, sıcak ve büyülü denizin iki kıyısındaki bu iki güzel milletin ellerinde yeniden parlayacağı söylenir daha sonra. Şöyle de biter: “Önce bir kahkaha çalınır kulağına / Sonra Rum şiveli Türkçeler / O Boğaz’dan söz eder / Sen rakıyı hatırlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Sıla derdine düşünce anlarsın”.

    Bu şiir kâğıtlardadır. Halkların kardeşliğini istemeyenlerce yıpratılmak istenir Ecevit.

    Şimdi de Çark Mesire’deyiz. 25 Haziran akşamı. 4. Uluslararası Sapanca Şiir Akşamları kapsamında bir gösteri var. Protokol orada. Yunanistan’dan ve Türkiye’den yirmiyi aşkın şair orada. Şiirler okundu. Türkçe’ye çevrildi. Ardından Göksel Baktagir Müzik Grubu klasik Türk müziğinden, misafir grup da Yunan müziğinden örnekler sundu. Misafirlerin –ilginçtir- içlerinde klarnetin de, mandolinle bağlama arası bir aletin de bulunduğu sazlarından yükselenler öylesine bize yakındı ki adeta bizdendi. Kendilerince “Yedikule”yi söylediler: “Haber uçtu devlete de beş yıl yattım hapiste / Yedi düvel zindanından beterdir Yedikule / Nargilem duman duman ah bayıldım aman aman / İstanbul güzel ama sahipleri pek yaman.” Bildiğimiz Rumeli-Balkan türkülerini çağrıştırır şeyler çığırdılar. Baktım, Neclâ da katılmaya çalışıyor –Boşnak ya- “Sizin havalardan” dedim, “Anladığım yerler var zaten” dedi o da. Grubun Gümülcineli lideri çığlık kıyamet alkışlara, “Allah razı olsun!”la teşekkür etmez mi bir de sana! 

    Birden içim yandı, cız etti. Önde dönemin valisi, belediye başkanı ve diğer zevat. Önlerinde erik, kiraz tabakları. Üstleri peçetelerle örtülmüş dolu su bardakları. Her şarkıyı onlar da alkış alkış alkışlıyorlar. Allah Allah! Ecevit’in şiirini uçaktan salar gibi Bulvar’a salıp güya siyaset, güya karşı propaganda yapan Adapazarlılarla bu protokol arasında hiç mi akrabalık yoktur? Her şey ne de çabuk değişti Allah’ım! Meğer halkların kardeşliğine inanmaya ne kadar da hazırlarmış!

    Tesadüfe bakın! Yunanistan o akşam Fransa’yı Lizbon’da yenerek Avrupa Futbol Şampiyonası’nda ilk kez yarı finale çıkıyor. Haber anons edildiğinde bir alkış kıyamet daha. Misafirlerin sevincine hemşerilerim gibi ben de katılmak isterdim. Ama spor bu. Bana göre aşırı sevinilmesi gücü pompalar. İktidar hırsını tahrik eder. Kardeşlik ve barışı gölgeler. Yunanistan’ın sevincinin “Radikal”deki verilişi beni doğrulamakta sanki: “Paris düştü, Aşil ayakta!”

    Hangisi insan, hangisi yazı, hangisi şehir bunların?

    Hiçbiri, parçaları da dahil bir başına değil hiçbiri. Birbirinden ses alarak, birbirine ses vererek varlar.

    “Marco Polo tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

    ‘Peki  köprüyü taşıyan taş hangisi?’ diye sorar Kubilay Han.

    ‘Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi’ der Marco.

    Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

    ‘Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.

    Marco cevap verir: ‘Taşlar yoksa kemer de yoktur.’”*

    Şehir bütün bunları “kitabeder” işte. Bu yüzden kazma kolay vurulmaz bir şehre. Yazı bozulabilir. Kitap dağılabilir.

 

------------------------------------------------------------------------

* Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev: Işıl Saatçıoğlu, YKY, İstanbul, YKY’de on yedinci basım: 2015, s. 127.

 

 

 

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net