Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

 

 

Herkesin bildiği, halk içine Sultan Murat’ın tebdil-i kıyafet çıktığıdır. Çarşı pazarın nabzını tutmak için çıkarmış. Ben de zaman zaman çıkarım, sultanlığımı varoş çul çaputu arkasına saklamadığım için de zorlanırım. Aa! Bizim Habib! Tebdil nam Habib! derler hemence bilinirim. Gece öyle değil. Gece örter. Saklar. Bulunmak isteseniz de nafile! Balkondayımdır, hele sıkıldıysam bir de kanatlarımı çırp çırpmamla ayağım taştan kesilir, trendeyken manzara sağlı sollu yürür ya, sanki göğe çıkan bir trendeyim, komşu apartmanların ışıkları aşağı aşağıda kalır, kalır, şehre kayar karışır. Hezarfen merakıyla bir bakarım ki görmeye yetişilir gibi değil. Orda burda, burda şurda, şurda orda her yer her şeyle kımıl kımıl. Sandaldaymışım yahut uçan sihirli halıda, takip edilesi bir şey olmadıkça alçalma yükselme yapmadan üstünde gezerim şehrin. Görürüm ki neler görürüm, velakin hiç mi hiç görülmem. Bakın! Bakın! İşte bir gececi! Ne Ramazan dinliyor ne Kandil.

Kandil, diyorlar. Evet, kandil. Ben de biliyorum Kadir Gecesi olduğunu. Abula etmek yani ki cebellezi sadece bu akşam mı günah! Hem öteki günler geceler: Cuma, Bayram, Kutlu Doğum, Üç Aylar… Mübarek değiller mi? Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir, diyen peygamberin ümmeti kim, kimler? Nerdeler? Onlar o mübarek gecelerde bile, aç mısın diye sormadılar bana. Hâlimden belliydi açın açı olduğum, da görmüyorlardı. Yıldızı bol otellerin gepgeniş salonlarında, bize en dip masası bile kapalı, az ezogelini bile lüks olan isimli tesislerde verilen iftarları, oralardaki ziyanlığı da görmüyorlardı. Kol kola girmiş siyasetçilerle iş ve ticaret adamlarıydılar; benim koluma girsinler demiyorum, herkes dengi dengine; ama denkleriyle denklerim arasındaki fark öyle büyüktü ki iftar masalarından artanların, yenmeyip atılanların hesabı divana kalmaz sorulur, burda sorulur bir gün.

Bir gün sultani bir tembellik içindeyim. Üstüne de haddini bilmezlik! Sultan değilim, Murat hiç değilim, tembellik hakkım bile yokken ben kalktım Sultan Murat oldum, tebdil çıktım. Sen misin Murat olup çıkan, daha ilk adımımda bilindim. Şeytan dürttü: Sultan Murat niye bilinmiyor? Kürkten çıkıp beze girebiliyor o, kıyafeti tam. Gardırobunda yok yok. Onun’çün. Yine dürtüldüm: Kürk mü sultan, Murat mı?   Çarşı, pazar, kantar kapan, bedesten, arasta, meyvehoş içre dolaşır gün boyu bilinmeden Sultan Murat; kürk gösteriyor, bez örtüyor demek. İçimdeki gayet alaycı: Örtmüyor; ama Sultan Murat’ın bilinmek istemediği apaşikâr, halk da öyle yapıyor. Bilmemişlik gösteriyor. O günden sonra tebdili azalttım. Çarşıya çıkışımı da azalttım, üzerime aldıklarımı da; çocuk değilim, Kral Çıplak! diyemem; Sultan’la aram açılsın da istemiyorum, yani patavatsızlık ederek oyun bozamam. Ben de n’aptım? Göğe çıktım. Bütün kötülükler yakınlıktan geliyor. Kavga, savaş, kaza, âfet… Nedir bunlar? Öfke ve gerilimdir, korku ve hırs, kan ve ölümdür ve çaresizlik. Şişme, ter, çarpıntı, tansiyon, bitkinlik olarak görülür. Yakından böyledir. Yarıştaki bir bisikletçiyi hele yokuşta izlemek –ister çıplak gözle olsun ister “zoom” yapmış objektifle- kolay mı sanırsınız: teker yatar, teller eğrileşir, ayak basmaz, pedal direnir, dudak titrer, ön kadro borusundaki su şişesine gider el, almakta zorlanır… O sıra derecik derecik inen terlerden buluşanlar olur, bisikletçinin sol paçasından iner, iner biri, durur, düşünür, düşer, zincirde kayıplara karışır. Yakından izlenmez. İşkencedir yakın. Ama gölün karşısı öyle mi ya! Göl sakin ve yavaş. Gölle yamaçlar arasındaki yol coğrafyayla uyumlu. Bisikletçiler yolda, yumuşak münhaniler çize çize gitmekteler. Uzaktan böyle görünüyor.

Görünüyor dedi mesai arkadaşım. Sıkı, sımsıkı dedi. Hani? Market doğu-batı konumundaymış, evet. Kuzey duvarı sokak boyunca ve adeta sağır; iki kapısı var sadece mal indirip bindirmek için, evet doğru. Çıkmayı küçük bir arsaya bakan arka duvarından denemeliymişim. Bir katı tırmandım. Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali! deyip asansör boşluğunu denedim. Terasa çıktım. Bitişiğindeki sendikanın terasına geçtim sıçrayarak. Yarısı kapatılmış, yarısı açık. Açıktaki kapının yanından komşu tarafa geçiş bir adımmış. Bir adımda geçtim. Ama bina çatılı, kiremit kaplı. Bitişiğindeki binaya geçmem lazım, nasıl yönlendirildiysem aynısını yaptım. Açık kapıdan alt kata indim, daha aşağılara inilemiyor, çift kapı engel; ama bu binadan yandaki binaya bulunduğum kattan geçilebiliyor dendi, evet, öyle. Aradaki demir kapı zorladı ama işi inada vardırmadı. Nihayet cephesi batıya, boyuna duvarı güneye bakan binanın çatısı altındayım. Tam karşımda altı katlı, otuz altı daireli apartman. Beşinci katın sol başındaki otuz bir numaralı daireyi iş aldım. Bakışıyoruz. Öyle bir karşı karşıyalık ki kişilerin zihinlerinden geçenler bile görülecek nerdeyse. Mobese kamerasına alır gibi gireni çıkanı, geleni gideni kaydetmem isteniyor. Haklılar. Kaydedilir. Ses almıyorum, fotoğraf çekmiyorum; benimki galiba bir çeşit ön çalışma. Ses, görüntü, montaj ve kaset için profesyoneller çalışacak herhal. Ee, hadi! Bakış Allah bakış! Ne zamana kadar? Daire –tamam- ayan beyan görünüyor, hele ki ışıklar da yansın bir; ama boş galiba, görünen bir şey yok şu saat itibariyle. Görülen yok ama duyulan var, davulcular olacak: Gayet uzaktan ve derinden sesler: Dan dini dan din! Dan, dini, dan din!  Evde hayat yok bu akşam. Kadir Gecesi’ne mi çıktılar acep?

Acep şu yerde var m’ola şöyle garip bencileyin!

Garipliği bu asrın hastalığı sanırdım. Yunus bile gariplikten yakınıyorsa biz ikimiz: davulcu ile Sancho Panza’sı bunca yılların acığını almak içün dünyayı ateşe versek Allah da memnun kalır, garip kulları haliyle. Niye ateş? Çilemizi seslendirsek sadece Yunus gibi, intikamdan zayıf mı kalır? Kalem kılıçtan keskinse, ses de ateşi söndürmez mi? Kavga gerektiğinde kavga edilir, etmez de ertelersen, sonrakilerin kavgasını ağırlaştırmış olursun. Ben kavga etmek istemiyorum. Ama kalem kılıçtan keskinse diyorsun; kılıcın da, kalemin de yaptığı kesmek ise eğer bunu kılıç yapmalı değil midir? Hayır! Kılıç haklı olaydı Yunus çağının şahinleri Yunus’tan fazla bilinirdi bugün. Ey Sancho Panza! Ey Rucio marka eşeğin sürücüsü! Dediklerinin geçerliliği yok artık. Romantik. Tasavvuf zamanı abdallarından kalma. Bugünkü garipliğimiz geçmiş zaman romantizmi için mecbur tutulduğumuz bedeldir. Düyûn-ı Umumiye. Ben neden ödüyorum? Bedel ödüyorum da askerliğimi neden bedelli yapamıyorum? Yılda bir ay bile olsa gece yarısı koca bir mahalleyi sahura kaldırmak kolay mı? Dağıttığımız bahşiş zarflarının yarısı paralı dönüyor ancak. Öteki yarı boşlarla kayıplara gidiyor. Uyku bastırır, omuz düşer, kol yorulur, kazaya kurban gitmeyeyim, dön baba dön yapmayayım diye sen koşarsın Sancho Panza önden önden eskort gibi. Kolay mı? Yoruldum, az soluklanalım! diyen sen değil misin? Şimdi susmak niye?

Şimdi susmak niye? Uzaktan ne hoş geliyordu sesleri: Dan dan dini dan! Dan dan dini dan! Gece işçisinin peşine takılıp teras teras gezdim. Anladığım, niyeti hırsızlık değil. Hırsızlıksa terasta ne bulacak? Hele ki kiremitlik altında… Çıktığı dört binanın dördü de onun mülküymüş gibi rahattı hareketleri. Rahatlığı cesaretten çok toyluktan. Kalıbımı basarım, cebinde Bursa işi söğüt yaprağı bile yoktur. Garip düşmüş, düşenin yardımcısı çok olur, buna da olmuşlardır, çok istedim: sesleneyim, bırak Denizli horozu gibi kabarmayı diyeyim, demedim, uzaklar güvenli hazır, rahatımı kaçırmayayım. Dan dan dini dan! Yine sesler. Üstlerindeyim. İki kişiler. Önden önden koşuyor biri. Davulcuya yol açıyor gibi. Caddelere çıkmıyorlar pek. Müşterileri caddeye açılan sokaklarda galiba. İstimlak artığı dar, kısa geçitleri, aralardaki tenhalıkları yarım dan dan dini dan’la geçiyor, açılımlı sokaklarda çal babam çal! Önden önden koşan sadece yola değil, balkonlara da bakıyor, günahını almayayım, şahadetparmağıyla gösterdikleri de oluyor, davulcu döne döne dan dunu dan dun, dan dunu dan dun! Seslerin uzaktan bir hoşluğu da gelip gelip gitmeleri, gidip gidip gelmeleri. Yön değiştirmeleri. Ses de su gibi kendi yolunu kendi buluyor. Hatta kuruyor. Bir çöl sessizliği, ya da sessizliğin sesini giyiniyor gece. İşte şimdi o gece, o an. Güzel mi güzel! Ama zirve bu! Kalınmaz. İndim, nerdeler merakına düşmüşlük gösterdim, sessizliği kırıştırmaktan da korka korka ufak bir tura çıktım. Çatı arası gececi tarafından kapatılmış binanın ayakucuna ikisi ve davul kıvrılıvermişler. Uyuyorlar.    

Uyuyorlar! Hay Allah! Sokak boş. Kimsecikler yok. Uyanın! Dolaşmadığınız sokaklar var daha. Duymuyorlar. Duyuramıyorum. Davulcular uyuyakalmış diye Emniyet’e de telefon edilmez ki! Adamlar, sana ne be kadın, senin kocan mı davulcu derlerse… Ceviz olsaydı evde atardım. Yahut erik. Yok. Kupkuru kaldık. Olmadığı daha iyi. Ben iyilikten atarım, onlar sırnaşıklık ederler. Sonra uğraş dur!

Dur! Dinle. Bir şey düştü. Şu galiba. Nedir o? Kiremit gibi. Çatıdan düştü herhalde. Atılmış olamaz mı? Kim atacak, hem neden atacak? Bilsem. Atılsa atılsa karşıdan atılır, onun da hemen bütün daireleri karanlık. Zappar onlar. Beşinci katın sol başında biri var, bir kadın hem. Hem ne demek hem? Kadın de, sadece kadın. İki cihanda bacım olsun. Dünya ahret bacım. Bacın mı? (Pembesi tombul pembe, siyahı dökümlü siyah, sarısı şeffaf…) He bacım! Kalk! Bıraksam burada sabahlayacaksın. Gidiyoruz. Dana dini dan dun! Dana dini dan dun! Eyvallah, bacım!

Bacım, niye? Biz Mübeccel’e derdik. Sokağımızda başka bacı yoktu. Ötekiler kaçırılır, bırakılır, dövülür, aldatılır. Yani tam tacizliktir. Hoş, Mübeccel’e de kötü gözle bakılır, hem nasıl bakılır!   Onunla da nikâh düşer, hem bir düşer ki! Temizinden! Sarışındı, sakınmasız, sokulgan, saklanmak bilmeyen bir kızdı. Mübadiller derdik ailesine. Kendileri farkında değiller ama şu Balkan kızları soycak güzel oluyor. Oyma güzellik onlarda var bitek. Hemi sülale boyu. Ötekiler tacizlikti. Mübeccel bacı bilindi de tacizden kurtuldu mu? Nerdeee? Niyet aynı niyet. Bacı bunu gizlemiyor, açıyor daha. E, davulcular gitti, Mübeccel soylu balkondan çekildi. Ben neden durayım?

Durayım biraz. Film gibi bir gece. Üstelik bilabedel. Sahur topu atılmadan bir tur daha öyleyse… Ola ki bir balkonda sesini duyuramamış bir sokulgan –dünya ahret bacım olsun- yardım bekliyordur, ben, sen, o koşmamız gerekir. Bunları içimden geçirdim geçirmedim… Müthiş bir çığlık… Müthiş bir çatırtı… Ses yırtıldı, gece yırtıldı. Frene kim bastı da her iki dönüşü birden yavaşladı dünyanın? Meçhul. Aralandı toz duman. Aralandı ses ve gece. Baktım, cadde üzerinde, kendi âlemimde seyredermişim, iki araba kafa kafaya öyle gelmişler ki ellerim ter içinde, bacaklarım bitkin, kalbim fırladı fırlayacak, sanki ben vurmuş, vurulmuşum.

İnmek istiyor inemiyorum. İnmiyorum.  Yakın tehlikelidir. İşkencedir. Yavaşça dönüyor, hızla uzaklaşıyorum. Allah yardımcıları olsun demekten başka elden ne gelir ki!

Diğerleri

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net