Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

 

 

Şemsiyeli Bahçe’de dört arkadaş konuşuyoruz, yani Mirkelam konuşuyor, fırsat verirse biz de konuşacağız.

“Köye ne zaman ki traktör girdi, bizim de kıçımıza teneke bağlandı” dedi, başını kısaraktan soluna, sonra da yükselterek sağına götürdü getirdi, Demirelvari muziplikle: ben lafı böyle derim, va’ mı daha iyi deyecek? der gibiydi.

Çok konuşan çok hata yapar, Mirkelam da yapıyor, yine yaptı, teneke çalmak diyeceğine teneke bağlamak deyiverdi işte. Dinleyeceğini bilsem söyleyeceğim; ama dediğim doğru, bizim İkizce’de böyle derler, dediği daha boldur, vazgeçtim.

Doktor, pek konuşmayan bir kardeşimiz, derin susar, meraklanmış:

“Yani teneke bağladılar da n’aptılar ağbi?” dedi.  

Öğretmen, tarımla da ilişkili, toprağı bilen, insana sarraf, onun da duymadığı imiş teneke bağlamak:

“Ağbi, teneke, çalınır benim bildiğim; teneke bağlanır mı! Nasıl bağlanacak!”

“Dil hocasına soralım” dedi Mirkelam.

Duyduğum, bildiğim bir şey değil demeye getirdim ağız burun diliyle. Bilsem de söylemem; Mirkelam lafı bir çevirir, söylediğimi şaşırtır bana.

“Siz şehir çocuğusunuz, teneke çalmak bilirsiniz sade! Bizim İkizce’de, Rum İkizcesi’nde teneke çalmak da derler, boklusunu da.”

Haydaa! Bakındı şimdi! Bu eksikti! Naçar susuştuk. Artık uzaklarda kalmış kendi küçük göllerimize çekildik. Göl, yağmurda bile sakindir, ama gitmene izin vermez. Suyunda kalasın ister. Islanırsın der, şemsiye tutar, yaptığı himaye değildir ama adını himaye koyar. Yine de dinlemeyip gittik. O sularda nereye gidilebilirse işte oraya kadar gittik, de sular kadar sakin olmadı yolumuz. Yorulduk. Böyle ne kadar yürüdük, yürüdük ve sustuk, bilmiyorum. Şemsiyeli Bahçe’ye döndüğümüzde ilk konuşan ve hiç ara vermeyen yine Mirkelam’dı.

Dokuz, bilemedin on yaşımı sürüyorum. Evin bütün götür getir işlerine koşuluyorum, bu başlı başına madalyalık bir iş, sade yaş değil, fazla olarak çift sürüyorum, düven sürüyorum. Yaz. Sıcak. Güneş sanki ateş olup beynimin orta yerine konaklamış. Büyükler: babam, ağbim, imece için gelmiş birkaç da konu komşu harmanı getirdiler, indirdiler, meydana yaydılar. Öküzler ilerde gölgeli ağacın altındalar. Sıcaktan haberliler de şikâyetleri yok. Az sonra olacak. O ekin –bilemezsiniz- bir yanar ki gün altında, sap sapı bir kızıştırır ki. Günden güneşten değil, ruhunda var kızışmak; zemheriyi bile temmuza çevirir o sap saman.

Harmana çıktım. Ağbim öküzleri o gölge yerde boyunduruğa aldı, kayışlarını çekti, düven yakınlarındaydı, geldiler, orada da boyunduruğu düvenin okuna aldı. Koşum tamamlandı, şimdi sıra geldi bana edilecek işkenceye. Ağbim benden on beş yaş büyük. Evli değil. Aramızda ablam, bir de küçük ağbim var; onlar çifte çubuğa çıkmazlar, okuyorlar. Dediklerine göre ağbimin sağa sola çatması evlenemediğindenmiş. En çok da bana çatıyor. Gelir gelmez daha sağına soluna bakmadan “Tenekeyi aldın mı?”, “Testiyi doldurdun mu?” diye sorar. Oysa düvene baksa tenekeyi de görecek, suyu da. Mahsus soruyor ki dövmek için bahanesi artsın! Uzun kayışları bana verdi, boyunduruktaki kısaları o aldı, öküzlerin önünden yürüyekodu. Ben düvendeyim. Ağbim çizdiği bir yol üzre meydanı dönüyor, ben de öküzler sağa sola kaydıkça kayışları kullanıyorum. Huysuzluk ediyorlar. Kara olan bizim; iç yoldaki, sırtı iri lekeli olan dayımgilin. Her harmanda yan yana koşarız bunları, alışamadılar gitti.

Öküzle düven sürmek çile mi çile! Ağırdırlar. Bir atın yarım günde dövdüğü harmanı iki öküz akşama kadar dövemez. Gün akşama ilerledikçe sıcak azalır, azalması lazım değil mi? Öylesi azalsa da hissedilen artar. Saplar tanelerin ayrılıp düşmesine kızar, hasetlenirler herhal fırlayı fırlayıverirler. Orana burana batar. Onlar battıkça acımdan hoplar adlı adınca koduğumun, koduğumun, koduğumun diye basarım küfrü. Bir atımız olsa… Kaç kez istedim, alalım dedim; “Ağbinle ablanın okulları bitsin hele!” dendi hep. Sevmem aradakileri, her gördüğümde düvenden fırlayan saplar gibi fırlayasım gelir üzerlerine.

“Ağbi düven ne demek? Anlatıyorsun ama anlamıyorum.”

Öğretmen, düven dediğin diye Doktor’a anlatmak üzereydi, Mirkelam aldı yine:

“Düven dediğin, kızak Doktorcum. Eni boyu anca bir seccade eni boyu. Ahşap. Altını çevir, altı Hintlilerin sanki çivili yataklarından. Keskin keskin çakmak taşları çakılı. Buğday, arpa tarladan getirildi mi,  harman yerine yayıldı mı... Sap saptır bunlar, taneler de üzerlerinde. Düven, yayılmış ekinin üzerinden defalarca geçirilir, geçirilir ki taneler saptan ayrılsın, alta düşsün. Gün boyu süren...

“Ağbi bırak harmanı, düveni şimdi. Onu biliyoruz. Bilmeyene ben anlatırım. Teneke nerde? Tenekeye gel.”

Gün boyu süren bir iştir. Güneş altında dön baba dön. Saplar batar. Hayvanlar bezer. İkindileyin iyice yorgun düşer, çekemez olurlar. Ağbim öküzlerin önünden varıma yoğuma bağırır: Dalga geçme! Önüne bak! Gizlenme karılar gibi! Dürt öküzleri dürt, işten kaçıyorlar senin gibi! Acımaya gelmez, binerler tepene! Ulan ne dedim ben sana: Gözünü öküzlerden ayırma, demedim mi? Düşürürsen vallahi falakaya yatırırım. Kıvranışlarından anlamalısın gelip gelmediğini. Teneke gecikmemeli. Okumuşlar nasıl diyor: “senkiron”. İşte o önemli.

Tabancam olsa vururdum ağbimi! Yok! Peş peşe sıralıyorum ben de: Güneşine koduğum! Sapına koduğum! Hayvanına koduğum! Gülmesine koduğum! Acımasına koduğum! Gözüne, tenekesine, senkiron’una koduğum, koduğum, koduğum!

Dış yolda yürüttüğümüz bizim kara öküz, baktım kıvranıyor, tenekeyi kaptım, misafiri beklemeye durdum.

Teneke dediğim, pıtpıt mısırı dolabı gibi bir şey. Saplı. Ucunda da yedi sekiz kiloluk peynir tenekesi. Ama yarısı olmayan bir teneke. Kesilmiş. Önü ve üstü açık sadece. Hayvanın haceti oldu mu uzatıyorum tenekeyi arkasına, mayısı tenekeye alıyorum. Alamayıp düşürdün mü eyvah ki eyvah! Bulaşır, yayılır temizlenmez meret! Samanı atarsın, taneyi atarsın o zaman! Emek ve ürün ziyanlığı. Dikkatine, çabukluğuna güvenemeyenler tenekeyi hayvanın arkasına bağlarlar, oh kekâ!

Bizim İkizce’ye, Rum İkizcesi’ne makine girdi mertlik bozuldu. Ne teneke kaldı ne düven. Unutuldu. Teneke bağlamak, o gün bugün, her şeyimizi aldınız, elde avuçta bırakmadınız, bizi çıplak kodunuz anlamında bizim köyde kinayeli kullanılır.

Öğrenmiş olarak tam kaykılıyorduk, Mirkelam bırakmadı, daha diyeceği varmış:

Bir gün yine harmandayız ben yine pasa koduğumun, koduğumun, koduğumun diye kalaylıyorum, ağbim durdu, öküzler durdu, düven durdu. Eyvah! Ne yanlışımı gördü acaba? Usul dışı hiçbir hal yok yakınımda. Küfür ettiğim için olamaz, hep ediyorum çünkü.

Ağbim koptu geldi, Önümde durdu. Bekliyorum, “Utanmıyor musun küfrü adlı adınca etmekten? Yakışıyor mu ağzına!” diyecek, bir güzel de dövecek. Öyle olmadı, “Bak oğlum!” dedi,”Doğrusunu öğren: Koduğum değil, koyduğum diyeceksin!”

Gül Allah gül!

Mirkelam’ı konuşturan acı aslında bizim de acımız. Ama susuyorduk biz. Konuşsa mıydık, yoksa Mirkelam da mı sussaydı? Yoksa yoksa birlikte güldüğümüze göre susmak yahut susmamak ne fark eder miydi?

Diğerleri

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net