Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

 

 

Sinema, yedinci sanattır. Böyle denerek onun sonunculuğu ve yerinin eğretiliği söylenir galiba. Önündeki altılıda ise şunlar var: Edebiyat, müzik, resim, heykel, tiyatro ve mimarlık.

Birbirinden farklıdır hepsi. Öyledir de güzel sanatlardan olmaları nedeniyle bir de ortaklıkları vardır. O da sanatın ortak dilidir. Bir duyguyu veya bir düşünceyi bir biçime sokup dışarıya vurur sanat. Mektup yazarken, birine seslenirken, duvar boyarken, çiçekleri balkona yerleştirirken, gördüğümüz kazayı heyecanla anlatırken veya yazlığımızın bahçesine elceğizimizle kameriye yaparken de kendimizi dışarıya vurmaz mıyız? Öyle. Yazarken yazara, boyarken ressama, çiçek yerleştirirken heykeltıraşa… benzeriz örneğin. Ama burada kullandığımız dil, düz dildir. Yazı, ses, renk, hacim, hareket ve mekân pratiğin emrine verilmiştir. İletiyi veya faydayı aşmamıştır. Sanat bunun aşıldığı yerde başlar işte, o da sanatın imgesel diliyle olur.

İmgenin temelinde “aktarma” vardır. Sözcüğü bir anlam alanından alıp bir başka anlam alanına taşımaktır “aktarma”. “Dişim kırıldı”daki “diş”i, insandan alıp eşyada kullanmak, örnekleyelim: “Testerenin dişleri köreldi” demek bir “aktarma”dır. Bunun benzetme amaçlı olmayanı var bir de. “Mendilim cebimde”ki “cep”le “Sizi cepten aradım, bulamadım”daki “cep” aynı değil sözgelimi. “Cep”, ilkinde düz. İkincisinde, dış-iç ilişkisiyle yeni anlam kazanıyor. “Cep” deniyor, ama cep telefonu kastediliyor.

Müzikte, resimde, heykelde, tiyatroda, mimaride de vardır “aktarma”. Bülbül, sesiyle ünlü. Ama Dede Efendi’de bu ses bir başka şeye dönüşür. Ressam, bunu boyayla/renkle yapar. Heykeltıraş taşı yontar, taşı taş olmaktan çıkarır. Desdemona’nın düşürdüğü mendil, sadece bir mendil değildir, bir kıskançlığı başlatan ateş olur tiyatroda, “Othello”da. Mimar ise yeri öyle kullanır ki orayı “mekân” yapar. “Mekân” –biliyorsunuz- “kevn”den gelir. Yani “var olmak”tan, “vücut bulmak”tan.        

Sanat aktarmayla/imgeyle başlar ama onunla da kalmaz. Sözü güçlendirsin, iletiyi kolaylaştırsın diye harcıâlem dilde ve bilim dilinde de kullanılır bu kadarı. Sanatsal imge yalınkat değildir. Sanatçı ile nesnesi arasındaki diyalektik (karşılıklı) ilişkiye dayanır. Sanatçı bir olayda, bir durumda keder, komiklik, dehşet gibi bir şey görebilir. Nesnel anlamda var mıdır? Olması şart değil. Ama görebilir. İşte o zaman, gördüklerini hayatın başka alanlarından alıp o olaya, duruma aktarmaya başlar. Öyle aktarır ki nesne –olay veya durum yani- sanatçı tarafından “bambaşka bir değer” almış olur.

Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü”nde şiir bence azdır. Yalnız, derdimi bu ürün üzerinden daha iyi anlatabilirim. Sanılanın aksine bizim il’le, Sakarya ili ile hiç ilgisi yoktur bu şiirin; Necip Fazıl Sakarya nehrine bakar bu şiirde. Görünüşte nehri anlatır, ne ki tarih, coğrafya, inanç bağlamında millettir asıl anlattığı, milletten beklediğidir. Bir bakıma mimarın yaptığını yapar Necip Fazıl. Ne demiştik? Mimar, bir yeri “mekân” yapar. “Mekân” da “kevn”den gelir. Yani “var olmak”tan, “vücut bulmak”tan. “Var olmak” bir “şey”i karşılar. Ona denk düşer. “Vücut bulmak” da “biçim”e. Bu şiirde “var olan”, Necip Fazıl’ın millette gördüğü “şey”dir işte, yani muhteva/içerik; bu da şiirin kendisinde “vücut bulmuştur”, bu da biçim.  

Sanatın en kestirme tarifi belki şudur: İçerikle biçimin imgesel dille buluşması.

20. yüzyılın büyük mimarlarından Frank Lloyd Wright, “Bütün hayatım boyunca içimdeki şair, içimdeki mühendisi, içimdeki mühendis içimdeki şairi, ikisi birden de içimdeki mimarı arayıp durmuştur” derken bunu anlatır. Sanat içeriktir, biçimdir/yapıdır. Ve hesap/hendesedir. Yani kurgu.

Peki, bunları öğreten mektepler var mı? Var tabii. Ne kadar öğretildiği ayrı bahis, ama güzel sanatlar fakültelerinde, konservatuarlarda öğretiliyor olmalılar. Ancak, bunları bilmek/öğrenmek başka, bir şiir yazmak, bir beste, bir natürmort, bir heykel yapmak, bir pandomim sunmak başka. İnsan bunları öğrenerek edebiyat, müzik, resim, heykel, tiyatro öğretmeni olabilir, ama şair, bestekâr, ressam… olmaz. Öğretmenlik eğitme/öğretme mesleğidir; sanat ise yaratıcı bir yapıp kotarma işi.

Durum mimarlar için de aynı. Gerçi mimarlık yapmak için mektep bitirmek şart. Şart da mektebi her bitirenin mimar olduğunu –ama bir sanat eri, bir estet anlamında mimar olduğunu- söylemek zor. Örnekse kıyamet kadar. Böylesi mimarlardan belediye başkanı seçilmişler de var. Gitsek varsak şehirlerine güzelim taş camilerinin ince işçilikli minarelerini göremeyiz. Yerlerinde “pleksiglas” dedikleri haysiyetsiz plastik camdan sivrilikler var artık. Dönel kavşakların göbeklerinde de mücerret bırakılmış plastik palmiyeler mutlakadır. Diyeceğim, uygunsuzluğun, uyumsuzluğun envaı.

Şimdi soru: Bir mimarî eserin şehirle ilgisi olmak zorunda mı? Elbette. Ora insanının hayat tarzı, dünyaya bakışı, dünyayı nasıl düşünüp algıladığı, hayalleri, psikolojisi vb. okunmalıdır bir meydanda, bir istasyonda, bir parkta, bir sokakta, bir evde. Taraklı evleri bunun için güzeldir işte. İçerikle biçimi imgesel dille buluşturdukları için. Yoksa eski olduklarından değil.

Kimi belediyeler de, üyeleri mimar ağırlıklı kurullar oluşturuyor, adını da “Estetik ve Sanat Kurulu” koyuyorlar. On yılı geçiyor, ne on yılı, belki on beş yılı geçiyor, bizim belediye de mimar ağırlıklı bir kurul oluşturmuştu.

Niyet, şehre yeni bir kimlik kazandırmak.... Burunlar yontulup uçları kaldırıldı, göğüsler 80’e çekildi, göbek delikleri çizgileştirildi, kollara da dövme yapıldı. Belediyelerin mimarlardan beklediği meğer böylesi bir estetik cerrahi –pardon! plastik cerrahi- hizmeti imiş. Mimarlar belediyenin estetik memurları olmakta hiç mi hiç mi hiç zorlanmadılar. Başkanı âmirleri bilip hizmette kusur etmediler. Başkan ve mimarlar dönemleri sonuna kadar, şehre, şehir tarihine ve sakinlerine nispet verircesine ana kız gibi geçimli oldular.

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net