Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
AYAĞINIZ YERDEN KESİLMEK ÜZEREYKEN 02 Temmuz 2016

 

 

Şu “Ada’dan” yazılarını her ayın 2, 12 ve 22’sinde yazacaktım güya. Engin’in (Gümüş) arkasından, geçen yılın 22 Eylül’ünde yazmışım sıralı son yazımı, o günden bugüne bu dokuz ay içinde de Mayıs’ın 2’sinde “Perde Gazeli” gelmiş. “14/28” yazılarımda da olmuş aynı boşluk. Orada da sekiz ayda tek bir yazıyla görünmüşüm: “Fuarlar ve Malatya”. Malatya Kitap Fuarı’nı da önemli bulmuşum demek, her şeye rağmen öne geçmiş “Perde Gazeli” gibi.

Dört ay mı oldu, beş ay mı? Bir pazartesi olacak Büyükşehir Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı İbrahim Aktürk, SESOB’un bir girişimine yardımcı olmak için çağrıldığı toplantıya Hamdi’yle (Güler) beni de götürdü. SESOB yönetimi giden ve gidecek olan zanaatlarla ilgili müze veya benzeri görsel düzenlemelerin şehir hafızasını diri tutacağına ve bunun gerekliliğine inanmış, Başkan Hasan Alişan ne yazık ki ancak son günlerini yaşamakta olan mesleklerle sınırlı ve gayet amatörce çekilmiş fotoğrafların perdeye düşürülmüşleri eşliğinde fakat heyecanlı bir dille hazırlıklarını anlattı. Daha neler yapılabileceğini sordu. Heyecanlanılmayacak gibi değildi. Biz de aklımızın erdiğince bir şeyler söyledik, söz dallandı, genişledi, Hamdi şehrin henüz ayakta olan iki hatırasına dikkat çekti. Biri Zirai Donatım Fabrikası yerle bir edilip Kentpark oluşturulurken fabrikanın her nasılsa öylece bırakılmış bacası –ki kimileri çıkıntı görüyorlardır onu bugün. Diğeri de gölün fazla suyu şehre dolap aracılığıyla verilirken basıncın kontrolünü ve suyun devamlılığını sağlayan, bir anlamda depo sayılır kule –ki “su terazisi” diye de bilinir. Bu nerde? Çark Mesiresi’nde, Lunapark’a bitişik, yola bakar bir köşecikte.

SESOB’ta dediklerimizi yazacağımı tahmin ediyor Hamdi, “Arkadaşım!” dedi, “Yazına şu bacayla teraziyi de katsan ne iyi olur, ben fotoğraflarını da çekeyim sana, gerekirse kullanırsın.” Gerçekten, ne iyi olur! Yazamadım. Bir rastlaşmamızda Hamdi’ye, “Sözümü unutmadım, yazacağım” dedim, karşılaması şık mı şık oldu: “Zararı yok, yeter ki kepçe inmeden yaz.”

Üniversitemizin GSF Görsel İletişim Tasarımı son sınıf öğrencilerinden Anıl Bahşi “Bir Öykücü Olarak Necati Mert” adlı lisans tezini hocası Yrd. Doç. Dr. Suzan Orhan’ın nezaretinde tamamladı, birincilikle girdiği bölümden bu photo-essay ile yine birincilikle mezun oldu. Yüzlerce fotoğrafımı çekti Anıl, babam fotoğrafçıydı ama Anıl’ın çektiği, bana ancak 80’ini verdiği, tezine de ancak 50’sini aldığı fotoğraflar gibi bir fotoğrafım olmadı bugüne kadar. Duyduğum bu mutluluğun çok azını Facebook üzerinden paylaşabildim sadece.

Her ne kadar yereli ve günceli aşmak için çabalasam da sadece internet üzerinden dolaşıma soktuğum yazılar, hele ki “Ada’dan” yazıları, gazete köşecilerinin yazıları gibi bugün varlar, yarın yoklar. E, insan da öyle. Fanidir diye vazgeçiyor muyuz insandan? O yazılar da bir işe yarıyorlar elbette. Nitekim ara versem de, mızmızlansam da ben de yazıyorum işte.

Ama kitabın yeri başka. Yüzmek gibi bir şey kitap yazmak. Sahilden giriyorsunuz. Sular belinizi geçene kadar yürüyor, yürüyorsunuz, ayağınız tam yerden kesilmek üzereyken mücadele başlıyor. Su gitgide derinleşiyor ama ürkütücü değil henüz, hissediyorsunuz bunu. Ne zaman ki koyun iki ucundaki iki burnu geçiyorsunuz, sular sadece derinleşmiyor, oynuyor, oynatıyor ve az sonra olabilecekleri hissettiriyor size. Sayın ki “Bahr-i Hazer”de bir kayıksınız: “Dalga bir dağdır / kayık bir geyik! / Dalga bir kuyu / kayık bir kova! / Çıkıyor kayık / iniyor kayık, / devrilen / bir atın / sırtından inip, / şahlanan / bir ata / biniyor kayık!” Orda durmalısınız. Sular kararmış, delirmiştir. Oraya kadardır yazarlığınız. Orada yazdıklarınızla bilinir, tanımlanırsınız zaten. Vardığınız yere varamayıp altüst olanlar vardır, gidemediğiniz yere gidip durmasını bilmeyenler de. Hırs yeteneğin önüne geçmeyegörsün, “Türkmen kayıkçı” olsan, “başında kocaman bir kara papak” bulunsa, o da hatta “tüylü bir koyunun yarılmış karnı” gibi dursa başında, hatta hatta “tüyleri de düşse kaşına”  balıkçının, nafile!

Kelepir Sepet’i yayımladığım 2012 yılından beri masamda bekleyen bir dosya vardı. Onu tamamladım bu yıl, yayımevine verdim, adı İki Dil, İki Hayat. Ağustos’tan önce olmaz, Ekim’i de geçmezmiş çıkması. Fakat Büyükşehir Akademi’de 2015 ilkbaharında “Ada’nın Gizli Ad(a)ları” başlığı altında yürüttüğüm şehir derslerini kitaplaştırmam istendi, yılın sonu için söz verdim, yarısını yazdım ancak, kalanı için harıl harıl çalışıyorum.

Ya tembellik ya da yetersizlik, diyeceksiniz. Onlar doğru. Ama Neclâ’nın 2008 yılında Akyaka Edebiyat Günleri’nde farkına vardığı, benimse ilk kez 2010 yılında Kahramanmaraş Öykü Günleri’nde gördüğüm tuhaflıklar taşıyorum onca yıldır. Yavaşlık, tutukluk, üşengeçlik olarak adlandırıp geçiştirebilirdim bu halleri. Bereket Toyotasa Acil Yardım Hastanesi doktorlarından Opr. Dr. Kubilay Elhan nörolojiye yönlendirdi beni. Tuhaflıklarım artıyor ama adı konmuyordu. Bir başka hastanede iltimaslı diyebileceğim bir hızla ve ihtimamla kontrolde tutuldum, tahlil ve çekim sonuçları hep lehimeydi; tuhaflıklar sol kolumda yoğunlaştığı için fizik tedavi önerdiler. Fizyobel’den fayda gördüm ama sol kolumla sınırlıydı. Asıl hastalık durup duruyordu. İlk göründüğüm doktora gittim yine, anlattım, “Tipik parkinson” dedi.

Diyeceğim adı geç konmuş bir hastalığım var şimdi. Fakat ne hastalığımdan şikâyetçiyim ne de verilen ilaçlardan. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi hocalarından Yrd.  Doç. Dr. Aybala Neslihan Alagöz, Stalevo ile Requip verdi. Tuhaflıkların ilerlemesi durdu. Bir iki ay var ki yürümekte, kaşığı ağzıma götürmekte zorlanır oldum, hanidir de uykusuzluk çekiyordum. On gün önce göründüm, 8 mg’lik Requip’lerden  üç tane yutuyordum her sabah, onu kesti Hoca. Onun yerine 1 mg’lk Rajil yazdı, uyku için de Xanax. Okuduğum, “depamin” denilen bir madde sağlıyormuş vücudun dengesini; parkinson bunun eksikliğinden imiş, eksiklik Requip ile gideriliyormuş. Yine okuduğum, “depamin” üreten hücreler de kayba uğrarmış hastalık sırasında.  Hoca, kaybı önlemek için vermiş olacak Rajil’i. Sabahları bir tane alıyorum. Stalevo’ya devam, günde dört tane. Uyku hapımı on gün akşamları tam tam aldım, bugün ikinci on günün ilk günü, yarım yarım devam edecek, üçüncü on gün de çeyrek çeyrek alacağım.

Hiçbir şeyim yok, gayet iyiyim demiyorum.  Bir kere haplar ağır geldi, dükkân siparişleri dışında klavyeye uzanmak, tuşlara dokunmak hiç mi hiç istemedim. Her hap değişikliğinde bir şeyler oluyor, buna alışığım. Alışığım da artık yazamayacağım korkusunu ilk kez yaşamaktayım –ki katlanılır gibi değil! Şu yazı var ya şu yazı, bilseniz nasıl mutlu ediyor beni. Topu topu on gün geçmiş, yazıyorum işte. İnanır mısınız, bir yayımevinden kitap istediler, lahzasında olur dedim. Detayını bayram ertesi konuşacağız ama ben çalışmaya başladım bile.

Diğerleri

ÇAVDAR UNUNDAN BAKLAVA 2 Aralık 2017

YENİ BİR HIRSIZLIK 22 Mart 2017

ŞÛRA ÜSTÜNE 12 Mart 2017

PERŞEMBELER 2 Ocak 2017

SERTİFİKA 2 Ekim 2016

BİZİ AYAKTA TUTAN 22 Temmuz 2016

AYAĞINIZ YERDEN KESİLMEK ÜZEREYKEN 02 Temmuz 2016

PERDE GAZELİ 02 Mayıs 2016

ENGİN 22 Eylül 2015

EYLÜL GELDİ Mİ 2 Eylül 2015

AYIN İLK PERŞEMBESİ 22 Ağustos 2015

KÜREYLE BULUŞMAK 12 Ağustos 2015

AVM VE AGORA 2 Ağustos 2015

MADEM DOĞRU KONUŞULACAK 22 Temmuz 2015

ON GÜN 2 Haziran 2015

ÇALIŞTAYDA III 12 Mayıs 2015

ÇALIŞTAYDA II 22 Nisan 2015

ÇALIŞTAYDA 12 Nisan 2015

KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE 2 Nisan 2015

ŞEHİR KİMLİĞİ ÇALIŞTAYI 22 Mart 2015
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net