Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
BİZİ AYAKTA TUTAN 22 Temmuz 2016

 

 

Üçüncü on gün dolmadan Hoca’yı görmeye gittim, bu kez Neclâ ile. Bulamadık. Yoğun Bakım’da dediler. Yok.  Poliklinik’te, Servis’te dediler. Yok. Yok. Defalarca merdiven inip çıktık. Yorulduk. Helak olduk. Hoca o gün Yoğun Bakım’daymış aslında ve nöbetçiymiş, ama Yoğun Bakım’da doktor görmek de hemen imkânsızmış. Hafta boyunca da göremezmişiz. E, verilen haplar otuz gün içindi. Kesilecek mi, dozu mu değiştirilecek? Devam edilecekse elimde hap yok –reçeteyi kim yazacak? Nasıl yazacak?

Aldı beni bir telaş! Bir yıl kadar önce ayak tabanına masaj yaparak, ahşap şiş batırarak kendince bir tedavi yöntemi uygulayan Düzceli bir şifacıdan söz etmişlerdi. Biraz karıştırınca gördüm ki yöntem Düzceliye mahsus değil. En az beş bin yıllık. “Ayaklar bedenin aynasıdır” esasına dayanan bir yöntem. Ayak tabanı ve parmaklar usulünce ovularak vücudun kimi bölgelerinde sıkışmış enerji boşaltılıyor, vücut bu terapiyle kendi dengesine yeniden kavuşuyor anladığım. 1930’larda ABD’de geliştirilmiş bu tıp, bugün başta ABD olmak üzere Belçika, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde Refleksoloji adıyla bilinmekte, bunun eğitimini veren okullar da açılmakta.

Hastaneden, ilaçlardan vazgeçmiş değilim. Nitekim Hoca’nın bir yakınından da öğrendim ki Yoğun Bakım nöbetinin ertesi günü izinli oluyorlarmış doktorlar, Çarşamba günü Hoca’yı görebilirmişim. Gerçekten de gittim, gördüm. Uykularım düzelmişti ama titreme, ayak sürüme, ilk adımda çöpleşme devam ediyordu. Hapları değiştirmedi Hoca. Sadece uyku hapımı çeyrek dozdan yarıma çıkardı. On beş gün sonra görünmemi istedi.

Fakat bir önceki gün, Düzceli’den söz eden arkadaşı aramış, götürmesi için sözleşmiştik. Gerçi Düzceli’yi bilen kendisi değil bir arkadaşıymış, beni arkadaşına götürecek, etraflı bilgiyi arkadaşından alacağım. Hastane çıkışında aradım, geldi, beni aldı, Erenler’deki sanayilerden birinde bir yere götürdü. İlginç bir gündü. Yakınları ve tanıdıkları benim de yakınlarım ve tanıdıklarım olan insanlarla tanıştım. Eski Adapazarı’ndan, doğduğum sokaktan, Çeşmemeydanı’ndan muhabbeti koyulttuk. İnsan tuhaf! Bir güler yüz, bir tatlı dil, bir karşılıksız yardım nelere kadir! Bizi ayakta tutan bunlar aslında. Hastayı iyileştiren de. Nasıl ki dualar, şifa dilekleri, hatırlanmalar da iyiyi daha iyi yapmakta.

2 Temmuz’daki yazımı Facebook’ta da paylaşmıştım. Yakın çevremden, eski dostlardan, okul arkadaşlarımdan, öğrencilerimden, öğretmenlerden, yazar arkadaşlardan, hocalardan öyle içten, öyle sağlam, öyle inandırıcı mesajlar aldım ki... Hele Nedret’in (Kuşaksızoğlu), Arzu’nun (Açıkel), Servet’in (Sezgin), Suzan Orhan’ın, TC Ayşe Bahar Aysu’nun, Nazım Hikmet Polat’ın, Asuman Sağır’ın, Gülöz Serin’in yazdıkları unutulur gibi değil. Asuman Bağana Akpak annesi Zehra Yenge’nin şifa dileklerini de iletmiş –nerden baksanız altmış yıl olmuştur elini öpmeyeli- bilseniz nasıl doluksadım. Hastalığıma sevinesim bile geldi vesilesi için.

Bugün 22 Temmuz. Cuma. Gece. Pencereler açık. Kent Meydanı gümbür gümbür. Yazımı yazıyor, sol ayağımın verdiği rahatlıkla da zaman zaman balkona çıkıyor, oradan dinliyorum marşları, aralarda yapılan konuşmaları. Sol ayağımdaki rahatlığı dün fark ettim. Ondan önceki gün, arkadaşım beni hastaneden aldı, Düzceli’yi bilen arkadaşına götürdü, meğer aynı yöntemi uygulayan bir de İzmitli varmış, Çarşamba günleri de Adapazarı’na geliyormuş, ona götürüldüm. Adamcağız önce sağ, sonra sol ayağımın başparmaklarını merhem gibi bir şeyle ovdu baştan, peşinden parmakla ve elindeki tokmaklı şişle acıttı, ayak tabanımda gezindi, galiba parmağı tabandaki karşılıklarıyla buluşturdu. Solumu hiç kullanmamışım sanki. Parmağım sertti. Uyandırılması kolay olmadı. Ne diyelim? Adamcağızın dediği gibi: “Gayret bizden, şifa Allah’tan.”

Ertesi gün, yani dün öğleyin Neclâ’yla Ömer’de birer yoğurtlu yedik. Kayınbirader Suat’ı (Soysev) ziyaret ettik. Demiryolunu geçtik, ışıklarda durduk, Saraybosna caddesini atlamak için yeşilin yanmasını bekliyoruz. Yandı. İlk adımı atmak meğer ne zormuş. Parkinsonla öğrendim bunu. Adımı düşünerek, yavaş ve büyük atmalısınız, yoksa ayaklarınız karışır. İlk adımı hiç sol ayağımla atmadım –kendimi bildim bileli böyle bu. O gün sol ayağım kendiliğinden fırladı, ilk adım oldu. Tereddüt, titreme, yavaşlık asla hem de. Karşıya geçtik. Durdum. Neclâ da durdu. Tesadüf müydü bu? Değilmiş. Bir daha, bir daha durdum yürüdüm, durdum yürüdüm. Hem de yavaş ve büyük ne söz! Solum kendi hızında ve kendi ebadında idi.

Tecritteki Nâzım’ı hatırladım : “Bugün Pazar. / Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. / Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak / bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak / kımıldamadan durdum. / Sonra saygıyla toprağa oturdum, / dayadım sırtımı duvara. / Bu anda ne düşmek dalgalara, / bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben. / Bahtiyarım.”

Akşamı Kent Meydanı her akşamki gibi. Mehter gümbür gümbür. Telefon çaldı. Üyesi olmadığım bir yazar örgütünden bir şair arkadaş. Özeti, “Darbelere karşıyız, geleceğin edebiyatla kurulacağına inanıyoruz” olan bir bildiri için imza verir miyim diye soruyor. Veriyorum diyebilmek isterdim. Kafam, üyesi olduğum üç yazar örgütündeki arkadaşlardan çok bu arkadaşlarla barışık aslında. Ama 15 Temmuz akşamı hapımı aldım yattım, olup bitenleri ertesi sabah duydum, şu bir hafta içinde olanlardan haberim var elbette, ama hâlâ aydınlanmayan noktalar yok mu? Gerçi benden analiz istenmiyor. Da imza için de analiz edebilmiş olmak gerekmiyor mu?

Sonra çok darbe gördüm. 27 Mayıs’ın (1960) ne olduğunu ancak 12 Mart’ta (1971) II. Zırhlı Tugay Cezaevi’ne düşünce anladım. Diyeceğim intibahım geç oluyor. Bundandır işleri güncel siyaset olan parti, sendika ve derneklere uzak duruşum –geçmişteki  TİP, TÖS ve TÖB-DER üyeliklerim hariç. Yuvarlak hesap 12 Eylül Kenan Evren Darbesi’nden (1980) beri mücerredim. Üç yazar örgütüyle ilişkim ise boşanmasını bilmeyen çiftlerin evliliği gibi. Kâğıt üzerinde. Ha bir de Ticaret Odası üyeliğim var ki o adeta Allah’ın emri.

Bilir misiniz çok darbe çok marş demektir, hatırlayalım hele: Plevne Marşı. “Dağ başını duman almış.” Harbiye Marşı. “Ankara’nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak. Çanakkale İçinde. “Yine de şahlanıyor aman / Kolbaşının yandım da kır atı” –ama illa ki Hasan Mutlucan’dan. Ve Cumhuriyet’ten doksan küsur yıl sonra hâlâ “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan.”

Benim her daim mırıldandığım ise Muhyî’den:

“Zâhid bizi ta’neyleme / Hak ismin okur dilimiz / Sakın efsane söyleme / Hazret’e varır yolumuz // Sayılmayız parmağ ile / Tükenmeyiz kırmağ ile / Taşramızdan sormağ ile / Kimse bilmez ahvâlimiz.”

Diğerleri

ÇAVDAR UNUNDAN BAKLAVA 2 Aralık 2017

YENİ BİR HIRSIZLIK 22 Mart 2017

ŞÛRA ÜSTÜNE 12 Mart 2017

PERŞEMBELER 2 Ocak 2017

SERTİFİKA 2 Ekim 2016

BİZİ AYAKTA TUTAN 22 Temmuz 2016

AYAĞINIZ YERDEN KESİLMEK ÜZEREYKEN 02 Temmuz 2016

PERDE GAZELİ 02 Mayıs 2016

ENGİN 22 Eylül 2015

EYLÜL GELDİ Mİ 2 Eylül 2015

AYIN İLK PERŞEMBESİ 22 Ağustos 2015

KÜREYLE BULUŞMAK 12 Ağustos 2015

AVM VE AGORA 2 Ağustos 2015

MADEM DOĞRU KONUŞULACAK 22 Temmuz 2015

ON GÜN 2 Haziran 2015

ÇALIŞTAYDA III 12 Mayıs 2015

ÇALIŞTAYDA II 22 Nisan 2015

ÇALIŞTAYDA 12 Nisan 2015

KÜTÜPHANE VESİLESİ İLE 2 Nisan 2015

ŞEHİR KİMLİĞİ ÇALIŞTAYI 22 Mart 2015
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net