Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

 

 

Unutulur gibi değil.

Tarih, 25 Mart 1998. Yer, İstanbul Dünya Ticaret Merkezi. İnkılap alfabesinin 70’inci yılıdır; Türkiye Yazarlar Sendikası,  I. Yayıncılar Birliği Fuarı’nda bunu bir etkinlikle anmak, kutlamak için yer alır. O sıralar TYS yönetimindeyim, TDK Türkçesinden başka Türkçe bilmeyen bir şöhret de II. Başkan; panele onun katılacağı kesin, yönetimden bir kişinin daha konuşmacı olması isteniyor, nedense bana öneriliyor, kabul ediyorum. Nedense’si açık. Aşikâr. Gerçi dilin yabancısı değilim. Ama özne-yüklem uyumu, cümlede öğe fazlalığı/eksikliği, kiplerde anlam kayması gibi dil içi konuları dershane ve mektep muallimlerinin işi görüyorum. Düşüncem değişmedi. Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan bir araç olduğu gibi disiplinler ve kurumlar arasında da iletişimi sağlar; iletişime konu olan mesajın oluşmasında ise öne amaç işlevi çıkar; bütün bunlar ve benzerleri dilbilgisini aşan konular olup liyakat gerektirir.

O liyakat bende yok. Olsa sevinirdim. Liyakatime göre bir yere yerleştim her zaman, o da dilbilgisi ile dilbilimi arasında ne o ne o yahut hem o hem o ile özetlenir bir yer oldu. Yönetimdeki arkadaşlar bu yanımdan habersizler, TDK’ya, Öztürkçeciliğe, Ataç’a alkış tutacağımı, uzun lafın kısası, yönetimdeki uzmanla yönetim dışından ama Sendika üyesi bir başka uzmana vokalistlik yapacağımı sanıyorlar. Sanıyorlar, yoksa solculuğu fazlasıyla defolu benim gibi birinin çağdaş ve laik ortamlarda ne yeri olabilir!

Hiç iftira çalmıyorum, bildim bileli bu böyle. 90’lı yıllara ya henüz girmiştik ya da girmek üzereydik, lisede okurlarken tanıdığım zeki, muhakemeli, zihnen aydınlık iki kız kardeşten büyüğüyle uzunca bir aradan sonra karşılaştık, Boğaziçi’nde okuduğunu biliyordum, hatta bir hocasının dersini merak ettiğimi söylediğimde dersinde tuttuğu notları getirip vermişti. Karşılaştığımızda fakülteyi bitirdiğini, çevirmenlik yaptığını söyledi, çalıştığı yayınevi benim de okuru olduğum bir yayıneviydi, adının hiç farkında değildim, meğer müstear kullanıyormuş. Bu kadarı bana yetti, dile ve çeviriye dair ne biliyorsam hepsini söyledim: Dil kelime değil cümledir, cümle sağlam olmalı, dedim. Kelimenin kabası, pisi, çirkini olmaz, söze uyanı uymayanı olur,  dedim. Kelime seçerken kökenine bakma, metni okura kolay taşıyıp taşıyamayacağına bak, dedim. Korktuğun kelime olmasın, dedim. Daha diyecektim ya baktım muzip muzip gülüyor, sustum, dedi ki: Asla kullanamayacağımız kelimeler var, listelenmiş olarak ta baştan verdiler; karşılarında da onların yerine kullanabileceklerimiz yazılıydı. Eyvah!

Feride Çiçekoğlu’ydu galiba, hayretle anlatıyordu: Yayımlanması isteğiyle götürdüğü dosyası hakkında konuşmak için yayınevinden çağırmışlar. Dosyadan bazı sayfaları ve altı kırmızıyla çizili bazı kelimeleri göstermiş, “Bu kelimeleri bizim önerdiklerimizle değiştirirseniz dosyayı kitaplaştırır basarız. Olmaz, derseniz dosyanızı geri vereceğiz.”

O kelimelerden biri ne mi? “Hatıra.” İlle de  “anı” olacak. Eyvah ki eyvah!

O gün panelde dili güzel kullanan, dile uzman bilinenlerden daha hâkim, alfabe değişiminden dolayı kelime ve yazımda geçiş dönemi yaşadığımızın farkında olup hep makulü gösteren bir gazeteci de olacaktı, gelmedi mi, kendisiyle görüşülemedi mi, bilmiyorum, üç konuşmacıydık, izleyen de bizimle gelenler de dahil, yirmi beş, hadi diyelim otuz kadardı.

Konuşmamın tam metni, dil yazılarımı topladığım Kelepir Sepet içinde yer alan “Dil ve Dilimiz” adlı yazıdır. İki uzmanın beni öfkeyle, izleyenlerin ise ilgiyle dinlediklerini gördüm. İlk tepkiyi, “Çok tutucu bir dil konuşması” diyerek II. Başkan verdi, fakat “tutucu”daki vurgu, gerici’deki, yobaz’daki vurguydu.

Ne dedim de böylesi bir nitelenmeye uğradım? Belki şunlardır sebep:

“Dil, ‘düşünce’yle birlikte vardır ve onunla birlikte gelişir. Gelişimi, nesillerin emeğiyle olur; dolayısıyla dil faaliyeti, ayrıca ‘kültürel’dir. Her kültürel faaliyet gibi de, ait olduğu çevreye bağlıdır. Bu çevre ‘millet’tir. Nitekim ister efsaneye eğilelim, ister antropologlara kulak verelim, dillerle milletlerin birlikte doğduklarını görürüz. / Kısaca, dil milletle birlikte doğuyor, doğum sebebi olan düşünceyle birlikte de gelişiyor. Fakat millet elinde gelişiyor.”

Öfkelenmeleri belki şunlar yüzündendir:

“Dil, kişiye ait değildir. Sadece kişiye mi? Bir sınıfa da ait değildir. Dahası, bir devlete de ait değildir. Dil, milletindir. Dolayısıyla kişilerin dile bir dayatması olamayacağı gibi, sınıfların da olamaz, devletin de.”

Ya şunların kabulü mümkün mü?

“Bir dilde yabancı kelime olabilir. Hatta bu, Osmanlı yazı dilindeki kadar da olabilir. Bununla dil yok olmaz. Çünkü bir dilin gramer temeli -Şemsettin Sami’den beri biliyoruz- kelime değil sarf’tır. Yani kelimelerin çekimi. Şemsettin Sami diyor ki: ‘Arabî ve Fârisî’ye boğulmuş olan (Veysî’nin, Nergisî’nin dilinde) dahi tasrifât [çekimler] ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifade ‘-de, -den, ile, -siz’ gibi Türkçe edevâtla [edatlarla] oluyor.’”

E, Yeni Lisancı Ömer Seyfettinlerin adeta “motto” olmuş şu cümlesini de uygun bir yerde andım mı? Andım. Nedir o? “Ateş od’dan, keder kaygu’dan, Allah Çalap’tan daha Türkçedir.”

Yani ki ateş, keder, Allah köken olarak yabancı kelimelerdir; ama konuşma dilinde yaşamaktadırlar, Türkçeleşmiş olduklarından Türkçe sayılırlar. Oysa ötekiler köken olarak Türkçedir, fakat Türkçenin ölü kelimelerindendir, yabancıdırlar artık, kullanılmamalıdırlar.

Ben de kalkmış bana “tutucu” dediler diye alınganlık gösteriyorum. Haddini bilmemek denir buna. Hakaretin daha rütbelisini hak etmiştim aslında. Fakat tehdidi tercih ettiler: Atatürk’ün, İsveç Veliahtı onuruna verilen yemekte öz Türkçe sözcüklerle yaptığı konuşmayı bilir miymişim ben? Ya dilin arılaştırılmasını yanlış bulan bazı bilim adamlarının çağrılıp ikna edildiklerini, Gazi haklıymış diyerek döndüklerinden haberim var mıymış?

 Sanki dilden sorumlu bir Dil Güvenlik Kurulu vardır, ben de bu kurulun başkanıyla başkan yardımcısı tarafından tedip ediliyorum. Sıkıcı bir durum. Cumhuriyet Savcılığı’nda bile daha az sıkılır insan, devletin egosu, ihtirası, kaprisi yoktur çünkü, onlar bizde var.

O bir avuç dinleyici içinden üniversite öğrencisi sandığım bir kızcağızı unutmuyorum. Yirmili yaşlarda değil de ellililerde kazanılabilir bir olgunlukla, ellili yaşlarında olduğu halde ancak gençlere yakışır eğri muhakemeyi hâlâ sürdüren bizim II. Başkan’a dedi ki: “Ben muhayyile kelimesini seviyorum, kullanıyorum da. Bunun size ne zararı var?”

Taraf olanlar, özellikle dil konusunda bir tarafı tutanlar, hangi soruyu sorarsanız sorun, ezberlerinde ne varsa onları peş peşe sıralayarak sorunuza galiba cevap vermiş oluyorlar. Efendim, Kaşgarlı Mahmut’tan, Ali Şîr Nevâî’den beri bilinirmiş ki Türkçe Arapça kadar, Farsça kadar zengin bir dilmiş. Sonra matematik kuralları kadar sağlam kuralları varmış, hem sonracığıma kelimeler ek almaktan korkmaz, her ekle yeni bir anlam edinirlermiş. Efendime söyleyeyim, fonetik bir dilmiş, nasıl yazılmışsa öyle okunurmuş. Ancak kıymeti bilinmemiş, yabancı dillerin istilasına bırakılmış, yapılması gereken, Ebedî Şef’in özdeyişindeymiş: “Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Sorusunu yineledi kızcağız, o zaman öğrendikleri bakınız neler oluyor:

Neymiş, Türkçenin ekleriyle türetilmiş kelimeleri sokaktaki her Türk anlar, sözlük ihtiyacı duymazmış: göz, göz-lük, göz-lük-çü, göz-lük-çü-lük böyle imiş. Kelimenin kökünü gördünüz mü gerisi kendiliğinden gelirmiş, Arapçada bu imkân yokmuş. Allah Allah, canım Arapçanın da başka imkânları var. Kök kelimenin üç harf esasına dayanması az kolaylık mıdır? Üç harfi buldunuz mu onun da gerisi kendiliğinden gelir; çünkü kalıplar vardır, üç harf o kalıplara oturtularak kelime türetilir. “Muhayyile”nin üç harfi: H, Y, L. Hayal, hayalet, muhayyel, tahayyül aynı kök harfleri taşıyor. Yapıca “muhayyile”ye benzer “müeyyide”ye bakalım, kök harfler: A, Y, D. Teyit, müeyyet, müeyyit aynı kökün kelimeleri. Haliyle kalıpların köke yükledikleri anlam da aynı: Muhayyile “hayal etme gücü” demek, müeyyide de “yaptırma gücü”.

Türkçe eklemeli dilmiş, türetme ile kazanılan kelimeler kolayca alımlanırmış. Her türetme zincirini göz’lüsü gibi görüyorlar. Muhayyile yerine önerilen “im-ge-le-m” uzman için bile kolay değil oysa; “im”in işaret, belirti demek olduğu bilinse bile “-ge” ekinin köke yüklediği anlam bulunamaz; bu ek,  işlekliği azalmış eklerden olup fiil kök ve gövdelerine gelir, “hareketi yapanı (bil-ge), olanı (dal-ga) veya yapılan nesneleri (süpür-ge) karşılar”.  “im-ge”de bu yok.

O öğrenci kızın adı artık “Muhayyile” olsun, Muhayyile ile o panel günü niçin tanışmadım, kimdir, nerelidir, nerde okur, arkasında devlet gücü, TDK prestiji olan Öztürkçecilik gibi bir dayatmayı “muhayyile” ile göğüsleme cesaretini nasıl edinmiştir? On sekiz yıldır bu sorular kemirir beni. Yapmam gerekeni yapmamış olmam, Cumhuriyetin iki savcısından fırça yediğim için mi? Pıstım sustum (mu?).

Geçende Muhayyile ile karşılaşmış kadar oldum. Banu Ertuğrul-Onur Ertuğrul ikilisi “Öğretmen değiliz. Yazar değiliz. Çevirmen bile değiliz. Dilbilimci hiç değiliz” diyorlar; fakat ancak Muhayyile’nin ve “kelimelerle platonik aşk ilişkisi” kurmuş Muhayyilelerin elinden gelir bir iş başarmışlar.

“Muhayyile” gibi dilden atılası 365 kelimeyi “Lûgat365” üst, “bazı kelimeler çok güzel” alt başlığı altında toplamışlar; her birini de lugatlerden kopyalayarak değil yararlanarak, ama daha çok kendilerini dinleyerek açıklamışlar.

“muhayyile” 278’inci günün kelimesi, açıklanışı şöyle: “Olmamış şeyleri zihinde kurma ve kurgulama yeteneği. Hayal kurma gücü. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Zihinde canlandırma mânâsındaki tahyil kelimesinden türetilmiştir.”

Örnek cümle, Halide Edib Adıvar’ın Kalp Ağrısı’ndan:

“Kurtulmak için çırpınma, muhayyileni serbest bırak, bir gün kendi kendine aynı şeyi düşünmekten zihnin yorulacak, aynı şeyi hissetmekten kalbin yıpranacak, haberin olmadan gençliğin seni başka bir maceraya götürecektir.”

Ertuğrul ikilisi niyetlerinin ne olduğunu da açıklıyor “önsöz”de:

“Gündelik hayatın hengâmesinden uzak, mağrur şekilde bir köşede duran güzel kelimeleri, onları derdest eden popüler mecralar aracılığıyla yeniden tedavüle sokmaya niyetlendik. Kelimelerin ne kadar güzel şeyler olduğunu insanlara hatırlatmak, güzelliklerini popüler bir dille gösterebilmek, yeniden gündelik hayata karışıp görünür olmalarını sağlamak umuduyla çıktık bu yola.”

Yolunuz açık olsun!

Can Yayınları da Ertuğrul’ları n çalışmasını kitaplaştırmış: 300 sayfa, ciltli, lüks baskı.

İnanılır gibi değil, ama öyle, mademkine öyle onlara da bol kazanç dilerim

İyi de benim günahım ne? Erken konuşmak mı? Hiç olur mu! Ya ne? Bazı insanların bazı kelimelerdeki güzelliği çok geç görmeleri.

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net