Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

 

 

Yedi yaşıma kadar kaç bayram görmüşümdür? Farkına vara vara ama… Keyfini çıkara çıkara… İki mi? Üç mü? Olsun olsun altı, yedi, sekiz. İşte hepsi bu. Babam çekirdek ailesini toplayıp babası evinden çıkardığında ilkokula yeni başlamıştım. Sonraki bayramlar, bayram değildi. El öpmenin lezzeti, harçlık almanın sevinci dede evinde kalmıştı. Dedem çok mu verirdi? Yok be! Verdiği, yüz paraydı. Bugünkü dille iki buçuk kuruş. Onunla da anca bir simit alınırdı. Oyuncuydu dedem. Şakacıydı. Şehrin bütün simitlerini verseler değişmeyeceğim bir dünya kurardı benimle. Pazarları, kışsa Eski Hendek Caddesi’ndeki evimizde soba önünde yaptığımız kahvaltılar hâlâ buram buramdır. Maşa üzerinde ve soba ateşiyle kızartılmış esmer ekmeği bugün vallahi! ne Tefal’in ne de Arzum’un elektrikli oyuncak ürünlerinden alabilirsiniz. Yazın, zaten Erenler’de bağdayızdır. Bağ bambaşka bir âlem: toprak orada, hava orada, kuyumuz vardı, ocak da çalı çırpıyla lahzada yanardı. Birini diğerinden ayıramam. Evrenin “arkhe”si bunlardır, içlerinden biri değil. Bağda gördüm bunu. Dedemin yanı başında, seccadesini paylaşarak girdim o evrenin bir başka boyutuna. Camiyi yine dedemle Ali Kuzu’da tanıdım ilkin. Ya o bayram sabahları… Hele kurbanlar… Bir başka yufkalaşıyor insan. Neyse…  

Baba evimdeki bayramlarda bu tat yoktu. Hiç olmadı. Üst baş mı alınmadı? Harçlıksız mı kaldım? Alınmadı değil. Harçlıksız da kalmadım. Ama ne alındı ne verildi ise bunların ucu ucuna olduğunu hissettim hep. Eve yüktüm. Annem, “Seni doğuracağıma taş doğuraydım!” diyor, babam da bağırmak, söylenmek için en ufak bir hareketimi fırsat biliyor, yanına ya “Teres!” yahut “Koca eşek!” diye çağırıyordu. Gidiyordum. Neden böyle yaptıklarının iktisadî ve psiko-sosyal ve falan filan lojik açıklamaları var elbette. Ama ben de çocuğum, benim de kendi halimce beklentilerim var, karşılansın istiyorum. Açıklamalar, üçüncü şahısları tatmin edebilir, beni etmez. Ben tarafım. Üstelik çocuk. Kendi çocuklarımla da aramda mesele olmuşsa eğer, onlarda da çocuklarım haklıdırlar. Anlamak büyüklere düşer. Hem de görünüşte değil, sahiden anlamak.

Hiç unutmam, bir bayram bez ayakkabı alınmıştı. Gerçekten bez. Keten. “Kes” dediğimiz kapalı, bileği saran jimnastik pabuçlarının fena halde taklidi. Keslerin sonraki adları “Converse” sanırım. Yoksa “Esem Spor” mu? Yahut “Mekap”? Neyse… Ebe anneme el öpmeye gittim. Şekerim tutuldu, mendilim, harçlığım verildi; kızları, ablalarım, kapıda ayakkabımı giyiyorum, giyip gideceğim, bir dil döküyorlar sormayın: “Aman ne güzel ayakkabılar bunlar! Aman ne cici! Bembeyaz! Bağcıkları da var!” Yahu, ben biliyorum, onlar ne kadar güzeldir! Ne kadar ayakkabıdır! İçerde açık mı verdim acaba, verdim de onlar da bana kapı ağzında güya teselli mi vermekteler? Bilmiyorum. Bildiğim, koşarak çıktığım, evlerine bir daha bayramlarda bile uğramadığımdır.

80’li yıllar olmalı. Bu spor ayakkabıların cırt cırtlıları çıkmıştı. Zamanın çocukları cırtlarla hava basıyorlardı sağa sola. Öyle şeylerdi ki o tarihte çocuk olmadığıma sevindim; bizimkiler bunların taklidinin taklidini bile alamazlardı bana. Fakat o zamanın yoksulları yoksulluğu benim gibi sineye çekmiyor, varsıllarının arkasından “Esem Spor sanayi / Onu giyen enayi!” diye bağırıp yoksulluğu bilince taşıyor, dahası bunu sınıf mücadelesi için kullanacakları işaretini de veriyorlardı. Neyse…

Benim dinle, oruçla, bayramla, kurbanla yeniden buluşmam da 80’li yıllarladır. Ne ki sıkı ve kaideli değil. Perde perde ve gevşek ve ihtiyarî. Dede evinde otuz yıl önce bıraktığım, hatıraydı artık, hatırlıyor, hasretini çekiyor, ama yaşayamıyordum.

Hiç mi yaşamadım? Kurbanlar’da oturduk dede evinden sonra. Cumayı, bayramı Yenicami’de kıldık. Yıllar sonra, Semerciler’de oturuyorduk, dönüşüm de Yenicami’de oldu. Meğer bayram namazlarının tekbirlerini ne çok severmişim. Şairin dediği gibi: “Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes / Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses.” O sıralar merkez’in otoriterliğine, taşra’yı “öteki” görmesine içerliyor, bunu da yazıyordum boyuna; bayram sabahları, o insanlarla saf tutmak, peş peşe, yan yana, omuz omuza gelmek çok siyasal, çok toplumsal keyif veriyordu bana. Refah Partisi’nin yükselişine, belediyeleri alışına kadar sürdü bu. AKPARTİ’nin 2002 seçimlerini kazanıp hükümeti kurmasıyla da taçlandı. Gelgelelim, neyse…

Mistik rastlaşmalardan söz edeyim en iyisi: Kadir (Uzun) Ağbi’nin kırkıydı, Yenicami’de mevlidine katıldık, hoca efendi yatsıdan sonra aşır okudu:  “Ameneresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi vel mü’minun…” Doluksadım birden, boşanası oldum. Hoca anneye gittiğim o çocukluk yıllarımda az okumamışımdır –hem de evlerde, mevlitlerde.

Yenicami’de bir bayram sabahı Raşit (Abasıyanık) Ağbi’yle rastlaşmam da –nedenini bilmiyorum-  duygulandırmıştır beni. İstanbul’a arifeden gitmedikleri birkaç bayram daha rastlaştık. Elinde hep iki simit oluyordu. Neydi o simidin Raşit Ağbi’deki yeri? Bizim Neclâ, ramazan bayramının ilk sabahı kahvaltıda ıslama köfte ister mesela –ille de Mustafa’dan, amcası namazdan köftelerle gelirmiş de vaktiyle. Öyle bir şey miydi Raşit Ağbi’ninki de?

Birkaç yıldır eski heyecanımı yine kaybettim. Gitmediğim bile oluyor. Bu bayram da gitmedim. Nasıl olsa farz da değil! Farzları kılarmışım sanki! Şaban (Üstüner) Ağbi sağ olsaydı, onunla karşılaşmak, bayramlaşmak için giderdim galiba. Gidiyor, ayakkabımı alıp Yenicami’nin sonradan camla kapatılan son cemaat yerine giriyor, sergenlerin önüne geldiğimde Şaban Ağbi’yi, orada, solda, dipte, sırtını yan duvara vermiş görüyordum kaç bayramdır. Sabahı cemaatle içerde kılıp dışarı çıkıyordu herhalde, bayram namazı için bekliyordu. Selamımı elini kalbine götürerek alıyor, beni gördüğüne seviniyor, beni de sevindiriyordu. Özleyeceğim Şaban Ağbi’yi.

Dini, emrettikleriyle yaşayanlara ne mutlu! Benimki öyle değil. İnsani ilişkiler içinde yaşıyorum galiba ben. Ancak böyle aklanıp paklanılacağına mı inanıyorum nedir? Neyse…

Diğerleri

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net