Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

 

 

1950 sadece Türk Edebiyatı için değil, Türk Fotoğrafçılığı, Türk Tiyatrosu, Türk Sineması hatta bütün bir Türk Sanatı için önemli bir tarih.

Ara Güler’in Ermeni Balıkçılar adlı kitabındaki fotoğraflar, 1952 yılında “Jamanak” muhabiri olarak aralarına karıştığı Kumkapılı Ermenilere ait. Hasan Bülent Kahraman diyor ki: “Ara Güler onlarla görüşmüş, öykülerini dinlemiş. Kayıp bir dünyadan eşsiz kareler. Bugün tahayyül bile edilmeyecek bir dünyanın katı, acımasız ama tepeden tırnağa ‘hürriyet ve kavga’ olan izleri. Ne o insanlar var şimdi ne o dünya kaldı ne de o hayat.” Ara Güler’in bütün konu’su bu işte: Gündelik hayat’ı yakalamak. Bu yüzden “‘konu’yu besleyecek olan insan dokusu” öne çıkıyor onda. “Ara'nın sadece bu resimlerde değil, bütün dünyasını tutan öz mesele budur. Bu bakımdan son derecede ‘edebi’, öyküler anlatan, dünyalar kuran görüntüler bunlar.” Bu başkalığı da 1950’li yıllarda doğup gelişen “müthiş edebiyat bilinci”yle açıklar Kahraman –Sait Faik’i anarak. Şöyle de tanımlar ve uyarır: “Bu edebiyat bir yandan alabildiğine gerçekçi, bir yandan alabildiğine romantiktir. Dönüşen bir ülkede, savaştan ve yoksulluktan yılmış bir toplumda, bu, gözlerin ‘gerçeğe’ açılmasının bir sonucu olabilir. Ama düğüm tam da oradadır. Gerçek; bir yandan çıplak olacaktır, neyse odur ama bir yandan da gerçeğin arkasındaki ‘edebiyat’ insan malzemesidir; çekim ve ağırlık merkezi olan. Kısacası edebiyatçının ve sanatçının gerçeğidir söz ‘konusu’ olan.”[1]

Türk Tiyatrosu da büyük hamlesini 1950’li yıllarda yapar. 1940’ta Devlet Konservatuarı Kanunu çıkarılır; müzik ve temsil olmak üzere iki bölümdür Konservatuar. Temsil bölümü tiyatro, opera ve baleden oluşur, ancak bale dalının açılışı 1948’de gerçekleşir, 1950’de de Konservatuar İstanbul’dan Ankara’ya taşınır. Devlet Tiyatrosu’nun öncesinde de Tatbikat Sahnesi vardır; bunu 1947’de Küçük Tiyatro’nun, 1948’de Büyük Tiyatro’nun açılışları izler; 1949’da da Devlet Tiyatro ve Operası Kuruluş Kanunu yürürlüğe girer. Gerçi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen Darülbedayi vardır bir de; 1931’de İstanbul Belediyesi’ne bağlanır, 1934’te Şehir Tiyatrosu adını alır. Metin And Cumhuriyet’in ilk yirmi yılında oyunları Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmiş yirmi altı yazarımızın adını verir; hiç abartmıyorum, ancak altı veya yedisinin yazdıkları bugün de izlenebilir oyunlardır. Ama ikinci yirmi yıldan (1943-1963) verilen yirmi beş yazar ise –ki çok azı hayatta- oyunlarını bugün de izlediğimiz isimler.[2]

Sinema da benzer süreçleri yaşar: İlk Dönem’i (1914-1923) Tiyatrocular Dönemi (1923-1939) izler. Nijat Özön diyor ki: “(Tiyatrocular) sinema duygusundan yoksundular. Sinema ile tiyatro arasındaki ayrılığı bir türlü anlayamadılar. Sinemaya bir türlü ayak uyduramadılar. Çünkü onların anlayışına göre tiyatro üstün bir sanat; sinema sıradan, hatta aşağı bir eğlenceydi. Sinema yalnızca, asıl meslekleri saydıkları tiyatronun yanında açıktan gelir sağlayan bir ‘ek iş’ti.” Bu yüzden tiyatrodaki alışkanlıklarının çoğunu ve tiyatronun dekor, makyaj, diksiyon gibi öğelerini sinemaya hiç çekinmeden taşıdı Tiyatrocular. Muhsin Ertuğrul okulunun tiyatroda bile aşırı bulunan oyunculuğu sinemada iyice göze batar oldu, hele ki “doğallıktan uzak bir diksiyon beyazperdede büsbütün acayipleşerek kendini gösterdi”. Tiyatrocuların sinemaya ettiği kötülük eser miktarda da olsa bugün de sürüyor. Ancak bu kötülükten çıkılacağı, sinema dili bulunacağı umudu da Lütfi Ö. Akad’la doğar. Daha ilk filmi Kanun Namına’daki sinema dili ve kurguya önemi ile dikkati çeker Akad; bundan bir yıl sonra 1953’te yönettiği Altı Ölü Var da gerçek bir olaya dayanır; taşranın dar ve kapalı hayatından bir aşk, kıskançlık ve iktidarsızlık dramını perdeye taşır. Akad’ı Atıf Yılmaz Batıbeki, Memduh Ün, daha sonra da Metin Erksan, Halit Refiğ... izler; bu dönem de Sinemacılar Dönemi (1950-1970) diye bilinir.[3]

1950 küre geneli için de önemli bir tarih. 20’nci yüzyılın bu elli yılının ilk yarısında I. Dünya Savaşı’nı (1914-1918) yaşadı dünya, toparlanmaya fırsat bulamadan ikinci yarısında da ikinci (1939-1945) felakete uğradı. Ki otuz yılda iki dünya savaşıdır bu; yıkımlardan, acılardan, sürgün, işkence ve ölümlerden ve toplama kamplarından çok daha vahimi, insanın bu otuz yıldan her şeye, ama her şeye güvenini kaybederek çıkmasıdır. O kadar ki Tanrı fikrinden bile kopar insan. İnançsızlığa sürüklenir. Yabancılaşır. Yalnızlaşır. Bir başınadır artık. Fakat kendini aramayı bırakmaz. Onu da kendisinde bulur.  Sartre üzerinden Kierkegaard’la, Heidegger’le, Dostoyevski’yle yani egzistansiyalizm’le/varoluşçuluk’la buluşur. “Varlık” ne demek, “varoluş” ne demek, bunları sorgular. Ancak bu “varoluş”u din düşüncesiyle gelen “yaradılış”tan da ayırır. Düşündüğü, böyle “oluş”un nasıl “varoluş”a yükseltileceğidir. Bunu da ancak insanın kendisi yapabilir. Çünkü “insan tabiatı” diye önceden belirlenmiş bir “öz” yoktur. İnsan dünyaya gelerek “var olur” önce, sonra da “öz”ünü yaratarak kendini “oldurur”. Varoluşçuluk rasyonalizme irrasyonalist bir reaksiyondur. Aydınlanma’yı ve klasik Alman felsefesini karşısına alır. Bu yüzden de Ateist Varoluşçuluğun yanı sıra Dinî/Mistik Varoluşçuluk da vardır. Ancak toplum hayatındaki iniş çıkışları, huzursuzluğu, yılgınlığı ikisi de açıklayamaz, bunların liberalizm’le, yani kapitalizm’le gelen buhranlar olduğunu yansıtırlar sadece. Bu bağlamda Varoluşçu Estetik, “varoluşçu aydınlanma”yı, yani irrasyonel ferdî yaşantı’yı hedefler. Ferdin bilinçaltını, gizlideki heyecanlarını uyandırır. İnsanın en karanlık, en zehirli yanlarının gösterildiği yerlerde Ateist Varoluşçuluk natüralizme yaklaşırsa da, Dindar Varoluşçuluk için sanat “şifre”dir, tabiatüstü güçlerin işaretidir, dünya ile “ilahi birlik” arasındaki “ara ülke”dir.[4]

Birinci Dünya Savaşı Osmanlı’nın elinde hiçbir şey bırakmadı; bugünkü coğrafya işgalcilerden Kurtuluş Savaşı’yla alındı. Bunun verdiği dersle olacak ikincisinde temkinliydi Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na katılmadı, katılmadı ama savaşın bütün yoksunluklarını yaşadı, çilesini çekti. Diyeceğim, Cumhuriyet’te doğanlar psikoloji olarak küredeki yaşıtlarından pek farklı değildi. Hatta entelektüelleri daha da zordaydılar. Şöyle ki Tek Parti dönemiydi, devlet demek CHP demekti. “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz”e, “Sen ben yok biz varız”a inanılsın isteniyordu; ama “muasır medeniyetler seviyesi” diye de bir hedef konmuştu.

İkinci Savaş, kürenin politik ve sosyal yapısını etkiledi. Gelecekteki çatışmaları önlemek, ülkelerarası dayanışmayı sağlamak için BM kuruldu. Hemen her ülkede demokrasi, daha fazla demokrasi yükselir oldu. Bundandır 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin 1950’de oyların yüzde 55.2’sini, 487 milletvekilinin de 416’sını alarak meclise girmesi, iktidar olması.

Aralarında 1920’li yılların sonlarında, 1940’lı yılların başlarında doğanlar varsa da 1950 Kuşağı dendiğinde 1930’lu yıllarda doğan, 1950’li yıllarda dergilerde görülür olan yazar ve şairler anlaşılır daha çok. Ama hepsi değil. Çünkü edebiyat 50 Kuşağı’na kadar yansıtmacıdır; dış dünyaya ve topluma dönüktür; 1930’lu yıllarda doğanların içinde de bu geleneği sürdürenler var. 50 Kuşağı geleneğin kâh tasvir, kâh tespit eden, kâh eleştiren bu “dış” gerçekçiliğini bırakır, onun yerine bireyin “iç” dünyasını getirir –ki yazarın kendi iç dünyasıdır bu, onları anlatır. Yansıtmaz, anlatır. Yahut şöyle: Yazar araç değil, öznedir artık.

50 Kuşağı’nın referansı Sait Faik’tir, boşuna değil. Sait Faik de “Kırlangıç Yuvasındaki Kadın”la gelen Sait Faik’tir. Yani SonKuşlar’la Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki, hele ki son kitabına adını veren hikâyedeki Sait Faik –bu da boşuna değil. Bu hikâyelerinde içerden konuşur Sait Faik. Mırıldanır. “Ben” zamirinin verdiği imkânla oradan oraya sıçrar da sıçrar. Böylesine hürriyet dilini de rahatlatır Sait Faik’in, artı olarak, hikâyesini de rahatlatıp özgürleştirir. O kadar ki yazdıkları hikâye mi, ya da mektup mu yahut röportaj mıdır, bunu yazarın kendisinin bile söyleyemediği olur.  Bu arada sürrealizme kayar Sait Faik. Rüyalar, hayaller, çağrışımlar, gerçekle hayal arası durumlarla alt bilincini açar. Açar, yani söyleyeceğini imalarla söyler yine. Neden? “Bir insanı sevmekle başlar her şey”deki sevgi sorunludur çünkü. 50 Kuşağı’nın akla ilk gelen isimleri: Leyla Erbil (1931), Orhan Duru (1933), Adnan Özyalçıner (1934), Ferit Edgü (1936)…de bu dili bireyin “iç” gerçekliği için kullanır –Feyyaz Kayacan (1919) hariç. İlginçtir bu kuşağın dış referansları da Dostoyevski, Sartre, Camus, Kafka’dır hep –Freud’le Marx’ı anan Leyla Erbil farklı durur sadece.   

50 Kuşağı’nın Sait Faik’ten aldığı dile Sait Faik, eğilimini ve tercihini hoşgörüsüz topluma karşı korurken ulaştı. Onun psikolojisi ve kendi tarihi içinde bu dil çok özeldi. Kurulu dile sığamayan bir adamın bulduğu bir dildi. 50 Kuşağı bu dili hazır buldu. Nasıl ki Varoluşçuluk’u da hazır buldu. Baskı görmediler demiyorum; ancak baskı Menderes’ten önce de, sonra da hep vardı. Her zaman oldu. Zannım o ki toplumcu gerçekçiliğin önünü kesmek için Varoluşçuluk iktidar tarafından piyasalandı veya “laik” ve “çağdaş” genç yazarların “muasır medeniyet”ten aldıkları bu Varoluşçu Estetik ehven-i şer bulundu. “Laiklik” ve “Çağdaşlık” Cumhuriyet’i kuran kadronun vazgeçilmezi olduğu gibi 50 Kuşağı’nın da vazgeçilmezidir. Osmanlı İslam kültürünün tasfiyesi bu gerekçeye dayanır. Öztürkçe de buna araç kılınır.

Fakat nedense solcu, sosyalist, devrimci bilinir 50 Kuşağı. Sanırım Mavi dergisinin uyandırdığı zandır bu. Mavi “büyük boyda sekiz sahifelik” bir yayındır. İlk sayısı 1952 Kasım’ında çıkar. İkinci yılında ve 21’inci sayısıyla Attiâ İlhan da Mavi’de yazmaya başlar. Garipçilere ve Toplumcu Gerçekçilere olan tepkisini orada da sürdürür. İlhan’a göre, Garipçiler İnönü diktasının şairleridir. Aktif realizm adını verdiği Toplumcu Gerçekçilik taraftarları da “istinat etmeye çalıştıkları sosyal çevrelerin gerçek tarihi durumunu görememiş oldukları için ütopik bir sosyal sanat yaptılar. (...) Neticede ... bir gazete realizmine doğru kay(dılar).”[5] Attilâ İlhan’ın niyeti ise “Plehanov estetiğine yaslanan ulusal bileşimci bir sosyalist platform gerçekleştirmektir.”[6] Ancak Mavi “komünist” olarak damgalanmaktan kurtulamaz. O kadar ki Peyami Safa, içinde Moskova parmağı aramaya kadar götürür işi.”[7] Sonunda yazılar son bulur. Mavi’nin 25. sayısında da derginin “sosyal realizm”le ilgisi olmadığı, Attila İlhan’la ilgilerinin de yazılarına yer vermekten öteye gitmediği açıklanır.[8]

Mavi dergisi aslında karma bir dergidir. Dergide Attilâ İlhan’dan önce yer alan gençler: Ferit Edgü, Demirtaş Ceyhun (1934), Demir Özlü (1935), Orhan Duru ... Attilâ İlhan’ınkinden farklı bir gerçeklik peşindedirler. Daha sonra, Ocak 1956’da a dergisi’inde buluşacakları Adnan Özyalçıner, Erdal Öz (1935), Onat Kutlar (1936)… da öyledir. Onlar 1940 gerçekçilerini fotoğraf gerçekçiliği yapmakla suçlar, “tek bir gerçeklik olmadığı” tezini ileri sürerler. Hatta Orhan Kemal’in, Kemal Tahir’in, Aziz Nesin’in yazdıklarından kalkarak toplumsal sorunların gerçek realistleri, hele sanatçıları hiç etkilemeyeceğini, bunların sosyologlara ve politikacılara ait alanlar olduğunu söylerler.[9] Pazar Postası’nın Mayıs 1956 tarihli sayısındaki şu sözler de Orhan Duru’ya ait: “Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Tarık Dursun gibi yazarların gerçeklikleri doğrusu artık biraz Osmanlı gelmektedir.”[10] 1950 Kuşağı “karanlık” bulunur, açık olmamakla suçlanır. Adnan Özyalçın  er a dergisi’nin 3. sayısında şöyle der: “Önce şunu sorayım Bay Safgil’e: Yeterince açık olmakta ölçüsü nedir, kimdir? Ölçü bir Oktay Akbal, bir Orhan Kemal, bir Haldun Taner hikâyesiyse yanılıyor yazar. O hikâyeler açıktır. Ama açık olduklarından ötürü de eksiktirler.”[11]

Bunalımcı 1950 Kuşağı’nın üzerine bir de 1960 Darbesi’nin hayal kırıklığı biner: Demokrat Parti döneminde kaybedilen entelektüel itibarın (yoksa devletçi seçkinliğin mi?) 1960 Darbesi’yle geri alınacağı umulur. Umulan olmaz. Orhan Duru 147 öğretim üyesiyle birlikte üniversite kapısının önüne bırakılır. Demir Özlü yedek subay olması gerekirken çavuş çıkarılıp Muş’a gönderilir. 1960 Darbesi, oysa 1950 Kuşağı ve takipçileri için bugün bile “ihtilal”dir ve “beyaz”dır. Askerin gericiliğe uyarısıdır. Hayrettir, ezanı Arapçalaştırmış, dili Osmanlıcalaştırmış bir parti olarak anılır Demokrat Parti hâlâ.[12] Türk Dil Kurumu’nun ve Nurullah Ataç’ın yeniden meydan almasına fırsat verdiği için de 27 Mayıs’a alkış tutulmuş olur dolayısıyla. Sonracığıma, aynı 27 Mayıs’ın hediyesi bir de Anayasa vardır; sayesinde, “sosyalizm olsun, yasaklı kitapların pek çoğu olsun, tümü 27 Mayıs’tan sonra ele geçirilebilmiş, okunabilmiştir”.[13]     

1950 Kuşağı’yla gelen edebiyatın 60’lı yıllarda “Bunalım Edebiyatı” adıyla dilimize yerleşmesi 27 Mayıs sonrası yaşanan bu hayal kırıklıklarından ve neyin ne olduğunun pek farkına varılamadığından olacak. Ancak solculukları, sosyalistlikleri asla söylenemez. Laik değiller midir? Laiktirler. Çağdaş değiller midir? Çağdaştırlar. Hatta imgelem’li, simgelem’li TDK Türkçesiyle yazarlar, hele hele –sel/-sal’sız hiç yapamazlar. İyi de solculuk, sosyalistlik bu değil ki. Bu, Kemalizm.

50 Kuşağı Bunalımcılarının toplumla, toplumsallıkla ilişkileri hiç mi olmamıştır? Oldu da çok sonra. Sözgelimi Demirtaş Ceyhun 1967’de Sansaryan Hanı’yla, Leyla Erbil 1968’de Gecede’yle, Adnan Özyalçıner 1971’de Yağma’yla, Erdal Öz 1973’te Kanayan’la, Sevgi Soysal 1976’da Barış Adlı Çocuk’la bu değişimi/dönüşümü örnekleyen yazarlardan. Gelgelelim bu solculuk, Kemalizme eşitlenmiş bir solun taşıdığı bütün arızaları taşır. 1940’lı, 50’li yıllarda ve daha sonra doğanlar da 1950 Kuşağı yenilikçilerini ve öykülerini böyle tanır. Hatta onlara uyar. Onlar kadar da kibirlidirler. Bu yılki kitap fuarlarından birinde bir panele dinleyici oldum. Başlık: “50’lerden Günümüze Öykünün Gelişimi ve Günümüz Türkiye Öyküsü”. Breh breh! Bir saatte nasıl anlatılır bu! Meğer ki anlatan İstanbullu üç yazar olsun. Vallahi on dakika geç başladılar, on dakika erken bitirdiler –İstanbul’dan geliyorlar, içlerinde yurt dışını bilenler de var ya kerametliler, o dar zamanda diyeceklerini dediler: “Öykümüzde 50 Kuşağı vardır bir, bir de 90 Kuşağı.”

50 Kuşağı içinde, yaptıklarını inanarak yapanlar, kuşağının arayışını, yenilikçiliğini bırakmayanlar da var elbette. Orhan Duru, Leyla Erbil, Ferit Edgü mesela. Türk edebiyatı bu üç isimden de, kuşağın diğer isimlerinden de yararlandı. Dilin imkânlarını artırmışlardı, sonradan gelenler bu imkânları kullandık. Olmaz zannettiklerimizin olabileceğini onlarda gördük. Haklarını yemek istemem. Ancak 50 Kuşağı da başımıza kakılmamalı değil midir? Artılarını da, eksilerini de adlı adınca konuşumak yeterli olmalıdır.

1950’li yıllarda doğup gelişen “müthiş edebiyat bilinci”yle açmıştık sözü. Hasan Bülent Kahraman, bu edebiyatın hem “gerçekçi” hem “romantik” olduğunu hem de gözleri “gerçeğe” açılmış insanlar elinde yükseldiğini söyler. “Ama düğüm tam da oradadır. Gerçek; bir yandan çıplak olacaktır, neyse odur ama bir yandan da gerçeğin arkasındaki ‘edebiyat’ insan malzemesidir...”

Bu bağlamda kuşağın içinden değil yakınından isimler gelir benim de aklıma: Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Tarık Dursun K...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


[1] Hasan Bülent Kahraman, “Yeryüzündeki Büyük Ara’yış”, Sabah, 16 Ocak 2011.

[2] Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi, Gerçek, İstanbul, 1970, s. 271, 278, 280, 299-304.

[3] Nijat Özön, Karagözden Sinemaya Cilt: 1, Kitle, Ankara, 1995, s. 23-33.

[4] M. Rosenthal, P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, Aziz Çalışlar, Sosyal, İstanbul, 1972, s. 242-243, 387-388, 488-490.

[5] Attilâ İlhan, “Mavi” [İkinci Yen Savaşı, Yazko, İstanbul, 1983] içinde, s. 102-104.

[6] Erdal Doğan, Edebiyatımızda Dergiler, Bağlam, İstanbul, s. 66.

[7] Attilâ İlhan,  [a.g.e] içinde, s. 106.

[8] Attilâ İlhan, “Meraklısı İçin Ekler’1”, [a.g.e.] içinde: s. 20.

[9] Uturgauri, Svetlana, Türk Edebiyatı Üzerine, Cem, İstanbul, 1989, s. 19.

[10] Erdal Doğan,, “50’li Yıllar Edebiyat Dergilerinde Öykü”, Adam Öykü, Ocak-Şubat 1996, sayı. 2, s. 150.

[11] Erdal Doğan, “50’li Yıllar Edebiyat Dergilerinde Öykü”, a.g.d. s. 152-153.

[12] Demirtaş Ceyhun, Biz 1950 Kuşağı Öykücüleri, Adam Öykü, sayı: 53, s. 12.  

[13] “Nezihe Meriç’le Dünden Bugüne”, konuşan: Feridun Andaç, Adam Öykü, sayı: 2, s. 23. 

 

Diğerleri

SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net