Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

 

 

“Şehir” kelimesiyle karşılaşmamız, Araplarla, Arapçayla karşılaştıktan sonra. Peki, önceki hayatımızda şehir’le anlamdaş kelimemiz  yok mu? Var.

Orhun Abidelerinde geçen ‘balık’,  Türkçenin ta Uygurlara kadar uzanan bir kelimesi. Kökü ‘bal(mak)’. Bu fiil kökü ‘ışıma’, ‘parlama’, ‘yapışma’ gibi anlamlar içeren kelimeler yapıyor. Bu kök, ad olarak Moğolcada da var, dahası Kaşgarlı’da da geçiyor, bugüne kadar da anlamını değiştirmeden geliyor: ‘arıyağı, bal’. ‘Balık’ bu ad kökünden mi acaba? Anlamı da ‘bal niteliğinde’ ya da ‘yapışkan çamur’ demektir belki. Olmaz değil. Çünkü ‘ev’ anlamında da kullanılıyor ‘balık’. Ne alaka? Evler, çamurdan duvarlarla çevriliyor ya, oradan kinaye –‘balçık’ da aynı kökten. Anlam genişlemesi sonra da sürer; şöyle ki birçok evin bulunduğu yer için de, yani ‘şehir’ için de ‘balık’ denir. ‘Beş Balık’ ise ‘Beş Şehir’ demek olup Uygur Krallığına yaz aylarında başkentlik yapmış şehrin adıdır, hem de Uygurların en büyük beş şehrini işaret eder.

Bakındı! ‘Başşehir’ yerine ‘başkent’ dedim. Vaktiyle de ‘balık’la ‘kent’ birlikte mi kullanılıyordu acaba? Kent, İran kökenli antik dil Soğdçanın aynı anlama gelen kand kelimesinden evrilme.  Hâliyle, Kaşgarlı’nın lügatinde “şehir” anlamında ‘kent’ de geçmekte, Taşkent, Semerkant gibi Orta Asya’nın köklü kimi şehirlerinde kelimenin etimolojisini görmek mümkün.

 

Türkiye Türkçesine “kırsal yerleşim, köy” anlamıyla geçer. Nişanyan, “Anadolu’da eski yer adlarında (da)  daima ‘köy, mezra’ anlamında görül(düğünü)” söyler. Dil Devrimi’nin en delidolu döneminde Öz Türkçe olduğu sanılarak canlandırılır kent, ancak Anadolu’daki anlamı değil de Asya Türkçesindeki “şehir” anlamı tercih edilir.

Ancak diller anlamdaşlığı sevmedikleri için kent’le şehir giderek anlamca ayrışır. Geçmişi, geleneği olan, sakinleri arasında çok özel, kendine mahsus, nasıl diyeyim: nevi şahsına münhasır bir toplum hayatı gözlenen Bursa gibi, Erzurum gibi, Kayseri gibi yerler “şehir”dir de, şehir kenarlarına yahut hazine arazilerine kuruluveren uydular “kent”tir. Mühendislik egemendir oralarda; her şey de –hele ki binalar, hele ki binalar- yığın yığındır.

 

Bir şehrin adı da şehir kadar eskidir ve hikâyesi bütün dönemeçleriyle adında harf harftir. Şehirle insan etle tırnaktır. Kent adlarında oysa ne tarih vardır ne hatıra. Hikâyesizdir kentler. Belde veya ülke yönetimlerinin kararıyla kurulur, adları da yine yönetimlerce verilir. Verilen adlar alınabilir, değiştirilebilir. Kolay mıdır oysa bir şehrin adını almak, değiştirmek!

Sankt-Peterburg (St. Petersburg) Baltık kıyısında, Neva nehri üzerinde kırk iki adaya yayılmış bir şehir. 1703 yılında Çar I. Petro tarafından büyük paralar harcanarak kurulur. Kurulur da şıp diye Rusya’nın ikinci, Avrupa’nın dördüncü şehri olmaz. Çarlığın başkentidir, ona rağmen olamaz. Fakat taşın, bulvarın, maddenin, paranın yapamadığını bir uzun hikâye: Beyaz Geceler yapıverir. Petersburg’u mekân edinmiş başka anlatılar geliyor peşinden, şöhretini artık durdurabilene aşk olsun!

Yöneticiler edebiyatın gücünü mü hazmedemiyorlar acaba? 1914-1924 arası, yani İç Savaş yıllarında şehrin adını Petrograd, Sovyetler Birliği döneminde Leningrad yaparlar; gelgelelim 1991’de Sovyetler dağılınca Lenin adı yük olur, şehri kurmuşluğuna rağmen Petro adına da galiba cesaret edilemez, ilk ad zaten unutulmamıştır, halkın ağzındadır, tekrar ona dönülür.

Hikâyesiz olmaz. Hangi adın hikâyesi varsa ya da hangi adın hikâyesi daha sağlamsa o yaşar.

 

Daha çok halk şiirinde geçen, “şehir” anlamında bir kelimemiz daha var Yunus’ta şöyle: “Bu dünyânın meseli bir ulu şâra benzer / Velî bizim ömrümüz bir tez pazara benzer // Her kim bu şâra geldi, bir lahza karar kıldı / Geri dönüp gitmesi gelmez sefere benzer”. Pir Sultan’dan:Yapusu var usul ile yapulu / Hocası var kapusunda tapulu / Bir şâr gördüm üç yüz altmış kapulu / Kimin açıp kimin örtmeye geldim”.

Fakat Hacı Bayram öyle bir “şâr”la çıkar ki anlam üstüne anlam ala ala bütün zamanlara ulaşır: “Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde / Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde // Nâgehan ol şâra vardum ol şârı yapılur gördüm / Ben dahi bile yapıldum  taş ü toprak âresinde”.

Yani ki, Tanrı iki cihan arasında bir şehir yaratmış: bu şehir bir mana âlemidir, kenarından bile bakıldığında Tanrı’nın güzel yüzünü görmüş kadar oluruz, diyor Hacı Bayram. Devamı da şöyle: “Ansızın o şehre vardım, onun yeniden yapıldığını gördüm...”

Beni çarpan, şurası: “…ben de taşla toprak arasında onunla birlikte yeniden yapıldım.”

Şiirin dört dörtlüğü daha var, Hacı Bayram, bu düşünceyi genişletir: Taş ustaları Tanrının çırakları olarak taşın her parçasına titizlenirler. O şehir, nükte bilen, remizli konuşan, pazarında birbirinden ârif insanları bulunan bir şehirdir. Gönüldür. “Ne cahildir ne kâmil!” Hem cahil hem kâmil yani. Hacı Bayram bu şiiriyle ve okuduğu ezanla şehre, şehrin irfan sahiplerine seslenir işte.

Ne diyor? Ustalar bir şehir yapıyor. Karşı-devrimci dille diyelim: “İnşa” ediyor. Ama sadece şehir değil, insan da inşa ediliyor şehirle birlikte, diyor. Kubilay Han olsaydı, “Şehir mi, insan mı?” derdi, “Hangisi önde?” Ne şehir ne insan! derdi Hacı Bayram Veli de. Yahut hem şehir hem insan! Öndelik yok. Birlikte varlar.

 

Sadede dönmek üzere konuyu biraz dağıtacağım izninizle.

Yazı, paragraftır. Paragraf olmadan yazı olmaz.

Paragraf “yazı bölümü” demek. Evet, “Yazı, paragraftır” sözü, paragrafın yazı bölümü olduğunu anlatır;  lakin yazının düzen olarak paragrafa benzediğini de anlatır. Hem o kadar benzer ki konu, açı, anadüşünce yazıda da vardır. Paragraf peş peş cümlelerle yapılır, yazı peş peşe paragraflarla. Ve cümleyi cümleye bağlamakta kullanılan ama, çünkü, oysa gibi bağlaçlar; bu, şu, o gibi zamirler paragrafı paragrafa bağlamakta da kullanılır.

Sıkı bir düzen, disiplin ister yazı. Konu dağıtılmayacak. Açı kaçırılmayacak. Okura iletilmek istenen ne ise –düşünce veya duygu- ona ulaşmak için kurulacak ve sıraya konulacak her bir paragraf. “Birlik/bütünlük” diye bir şey vardır yazıda. Yazının haysiyetidir. O da budur işte.

Sanırım, şehirler de birer yazıdır. Sanırım değil, öyle. “İnşa” neydi “inşa”? Yapma, meydana getirme. Peki düz yazı, mektup yazma, kaleme alma, güzel nesir için ne diyorduk seferberlikten önce? Yahut şöyle: Neydi Ziya Paşa’nın ünlü makalesinin adı? “Şiir ve İnşa”. Haksız mıyım şehirleri yazıya benzetmekle? Şehir ve insan değil sadece, yazı da inşa edilir. 

 

Bir cami, cami değildir sadece, bir paragraftır da. Çarşı öyledir. Park öyledir. İçindeki tarihi bina öyle. Okul keza. Ne mahalleleri, bahçeleri ayrı düşünebiliriz bunlardan ne de meydanları. Az öteden trenlerle birlikte sesler gelir gider, onları da. Tığcılar Döner Geçit Sokaktan Tabak İsmail’in kızı Köselecilere gelin gidecek bu pazar. Çalgı takımı tamam. Her dilimi ayrı renkte etekleriyle köçekler elbette. Vakt-i kerahettir, Çark her akşamki gibi: lebalep. Zamanın behrinde Küçük Osman’ın beş kızı Çark’a, gazinoya değil mesireye yani teferrüçgâha gitmek, yani kırlığa çıkmak için ağbilerinden izin isterler; “Gidin, ama akşam ezanına kalmayın, bir; babamdan önce dönün, iki” der Mustafa. Hıdır, atları koşar, körüğü indirir, beş kızla anneleri gider. Terslik bu ya, Küçük Osman gelir, ezan okunur, kara dut renginde bir akşam iner, kargalar sökün eder, kızlar yok. “Sen kim oluyorsun da kızlarıma Çark izni veriyorsun!”la hamle eder Küçük Osman, bir yandan da şeref, namus hatta sinkaflı kalay girer araya bir de şrak! diye tokat. Mustafa allak bullak. “Yettin ulan!” narasıyla eli beline gider, o kadar. Bir cayırtı kopar. Akşam yırtılır. Kargaların yürecikleri tıp! tıp! Ortalık sakinleştiğinde görülür ki beş bahar dalı da dâhil herkes avluda yatmaktadır.

 

Bunlar bizim hikâyemiz. Acısıyla alsak da hikâyemiz, acısını bal eyleyip alsak da hikâyemiz. Hepsi de bizi inşa eder. Hele ki yazıya dökülmüşse –ki Faik Baysal “Kırmızı Sardunya” adıyla hikâye etti kızları.

 

Dedem Çorumluydu. Babaannem Ellezler’den. Manav. Kabuğu kalın ve çöreotu bol bir ekmek yapardı zaman zaman. Hitit ekmeğiydi, kesin. Bizim Bitinya’ya dedemle gelmiştir, demiyorum. Ama dedemin geldiği yoldan ekmek de gelebilir pekâlâ. Gelmiştir. Babaannemin ablası da Çelebiler’deydi. Hep de ocak başında olurdu. Hamur yoğurur, mayalayıp kabartırdı, sütlü çorba yapardı. Ecevit’in tanıttığı “Pülümür’ün Yaşsız Kadını” gibiydi ikisi de: “Bir Hititliydi o, bir Selçuklu / Bir Ermeniydi, bir Kürttü / Bir Türk...”

İkisi de “Sakarı” derdi Sakarya’ya; “k”yı da sanki hafif “n” ile ve burundan çıkarırlardı. Kırsalda bugün de böyle denir. Diyeceğim, ta Sangarios’tan hatta çok daha öncesinden bir su akışıyla akıp geldiğimizi “Sakarı” söyler en güzel.

 

Hangisi insan, hangisi yazı, hangisi şehir bunların?

Hiçbiri, parçaları da dâhil bir başına değil hiçbiri. Birbirinden ses alarak, birbirine ses vererek varlar.

 

“Marco Polo tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

‘Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?’ diye sorar Kubilay Han.

‘Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi’ der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

‘Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.

Marco cevap verir: ‘Taşlar yoksa kemer de yoktur.’” (Calvino, 2015: 127).

 

Batı dillerinde Şehir’le medeniyet/uygarlık arasında çok sıkı bir ilişki var.

İlginçtir, aynı zihin çalışmasını Nişanyan’dan destekle Arapçada da görüyoruz. Sülasisindeki harfler: M, D, N. Kök kelime: madina(t)’ın anlamı: “1.yargı çevresi, hüküm alanı, 2.kent, kent devleti.” Arapçada da “şehir, kent” anlamına gelen medîne ile can bulur medeniyet (uygarlık). Bu anlamların hicret edilen Medîne’den anlam genişlemesi yoluyla alındığı gayet açık. Kökün akla ilk gelen türevleri: medenî (Medîneli/şehirli), medeniyet (Medînelilik/uygarlık), mütemeddin (şehirleşmiş, medenîleşmiş), temeddün (ilerleme, şehir yaşamını benimseme)... 

 

Görülüyor ki insanlığın, dilleri ayrı iki büyük kitlesi medeniyet’le şehir arasında doğrudan bir ilişki kurmakta, dahası şehri medeniyetin beşiği görmektedir. Şehir ise, yerleşik hayat demek. Yerleşik hayata tarımın bulunmasıyla geçilir. Tarımdan önce yerleşik hayat yok, şehir yok yani. O zaman kestirme bir uçuşla şehrin kadın icadı olduğu pekâlâ söylenebilir. Tarımı bulanlar kadınlardır çünkü. Hayır, yanlış oldu; tarımı bulmamış, tarım üretimini gerçekleştirmişlerdir. Erkek, bu üretimin içinde değil. Erkek ekonomisi, insanlığın başlangıcında “var olanı dönüştürmek, yani üretim yapmak yerine, doğanın sunduklarını arayıp bulmaya yönelik bir tarz idi.” Doğanın sunduğu barınma, korunma imkânlarını “ev’e, yani üretilmiş konuta” çevirenler de kadınlardır. Sürecin her aşamasında onlar vardır. Ev’in kadın mekânı sayılması boşuna değil. Mekânı süsler kadın. Çevresinde oluşan toplumsallık onu aileyle buluşturur. Dolayısıyla sanatla. Şöyle ki “doğayı kendi programının dışında yeniden inşa eylemi, zaten sanatın ta kendisi değil midir?”

 

Kadın, yeniden biçimlendirendir. Tarımı gerçekleştirdiği gibi sonraki üretimler de onsuz olmaz –ekonomi ondan sorulur. Kadının kendini ve çevresini süslemesi de sanat üretimidir. Medeniyet bu soy üretimle başlar, üretimin çeşitlenmesiyle de gelişir. Bir süreçtir. İnsan ilişkileri, davranışları incelir bu süreçte. İncelmekle doğadan kopulur, doğallıktan çıkılır. “Erkekler ileride bu harekete hangi yoğunlukta katılırlarsa katılsınlar, uygarlık; (şehr’i) ve ev’i icat eden kadının damgasını her zaman taşıyacaktır.” Doğallıktan çıkışın ilk istasyonlarından olan yemek pişirme, giyinme yani dikiş nakış bugün de kadın işleri arasında sayılır. Kadın “doğallıktan müthiş bir sapma olarak, duygusaldır ve nihayet zorunlu ihtiyaçları bile belli bir inceltmeye tabi tutmaktadır. Ev kadınındır ama yatak odasıyla mutfak daha fazla onundur.”

 

Kadın şehrin de mimarıdır. Şehir, doğanın el atılmış hâlidir çünkü. Dönüştürülmüşüdür. Medeniyettir. Ev, kadınınsa, onun alanıysa, şehir de kadınındır. Bir şehir “her şeyden önce ev’ler ve ona gerekenler demektir” de ondan.  (Kılıçbay, 2000: 14-16, 18).

 

 Mehmet Ali Kılıçbay şehir’le medeniyet ilişkisini şehir’le kadın ilişkisine bağlar ve açık, apaçık konuşur: “(Şehirlerin) kökeninde dişilik vardır.” Devamı da şöyle: “Ama tarih uzundur. Bu geçmişe çoğu yerde sadık kalınırken, bazı yerlerde erkeklik ön plana çıkmış ... erkek de süreçte kendi modelini oluşturup erkek kentler kurmuştur.” Devlet hegemon aktör olarak görevi başındadır; “kentlerin dişileşerek şehirleşmesinde en büyük engel, şehirlerin de erkekleşerek kent hâline gelmesinde en büyük teşvik unsuru ol(ur). Çünkü devlet, erkek bir olaydır.” Uzatmadan: “O halde kent-şehir diyalektik tarihini, erkek-kadın tavırlarının mücadelesi olarak görmek ve devleti de bu sürecin belirleyici değişkeni olarak kabul etmek mümkündür.” Buradaki “erkek ve kadın imgeleri, birer cinsiyet belirlemenin iyice uzağında kalarak, uygarlığa göre konum diyebileceğimiz bir oluş hâlini ifade etmekte” elbette. Bu konumlardan dişi olanı “doğallığından sıyrılarak kadınlığa doğru değişmiş ... konumunda kalmakta ısrarlı erkek’i de kör topal arkasından sürüklemiştir. Söylemenin zamanıdır, insanın dişisi doğallıktan kopmaktan korkmadığı için kendini yaratan insan hâline gelmiş, bu yüzden de uygarlık onun başarı hanesine yazılmıştır. Erkek ise, tahakkümcü ve sahiplenici davranış kalıbı içinde, uygarlık da dâhil, kadın yaratılarının hepsini kendi zimmetine geçirmeye çalışmıştır, ama kabalaştırarak.” (Kılıçbay, 2000: 18).

 

Ancak “dişiliği törpüleyen erkeksi devlet tavrı da her zaman etkili olamamaktadır. Bunun en doyurucu örneğini İspanyol şehirleri oluşturmaktadır. Yarım yüzyıl kadar süren, sapına kadar erkek Franko yönetimine rağmen, İspanyol şehirleri kentleşmemişler, Akdeniz’in o çok özel, oynak dişiliğini korumuşlardır.” (Kılıçbay, 2000: 18).

İtalya’nın Roma hariç hemen bütün şehirleri: pasaklı ama güzel Napoli; soylu hanım Floransa; zarif, küçük hanım Piza veya Verona; cadaloz ama dişi Palermo, Trieste; reji kızı gibi ağzı bozuk ama çalışkan Torino dişi mi dişidirler Kılıçbay’a göre. Tanrı İngiltere’den güneşi esirgemiş, ülkenin dişileşmekte gecikmesi bundan. “Amerikan kentleri erkek bile değil. (...) Bir tek New York dişiliğe giden yol üzerinde belli mesafeler kazanmış.” Güney Amerika büyülü, büyü de bir kadın etkinliği. “Ya Fransa, bir kent müzesi, bir şehir müzesi. Bu kadar çeşitlilik başka bir yerde asla! Fransız şehirlerini cazip kılan da işte bu çeşitlilik. Hele Paris! “Hiçbir zaman bir imparatorluğa başkentlik etmemiş, ama hep Batı dünyasının merkezi olmuştur.” (Kılıçbay, 2000: 20-21, 32).

Türkiye’ye gelince: En erkek kentimiz, Ankara. Çekelenmesine rağmen ülkenin en dişi şehri de İstanbul. İzmir, dişiler hanesine yazılabilecek bir şehir; bir de yöresinin inciri gibi küçük ve harika bir dişi: Bodrum. Ötekiler hep erkek, hep kent. (Kılıçbay, 2000: 21).

 

Doğa ve doğallık hakkında olumsuz konuşana rastlanmaz. Konuşmak cesaret ister; meğer ki konuşan ayıplanmayı göze alsın. Fakat medeniyet için de olumsuz konuşulamaz. Birlikte nasıl olunacak? Birbiriyle bağdaşır kavramlar değiller ki.

Medeniyet, doğaya karşıdır. İyileştirilmiş dille: Doğayı dönüştürür. Ne ki her dönüştürme az da olsa alıştıklarımızdan, alışkanlıklarımızdan bir vazgeçişle sağlanır. Yahut şöyle: Her dönüştürme doğadan kopuştur. Hem doğadan hem medeniyetten yana olunamaz öyleyse. Fakat doğayı hararetle övenler, medeniyet için doğadan vazgeçilebileceğini dillendirenler oluyor daha çok. Bu iki dillilik bir çelişki mi? Sanırım değil. Hayatımızda doğaya da medeniyete de birlikte yer açmak isterken düştüğümüz dil sıkıntısı öyleyse. Evet, öyle. Makul bir ölçüyle de giderilebilir. Örneklendireyim: İnsandan beklenen diğer canlılara saygılı yaşamasıdır. Ama ete ve ota ihtiyacı olan insanın bu saygıyı hiç lekesiz duyması ve göstermesi mümkün değil. Hepten mi imkânsız? Kendisi açken öyle. İmkânsız. Doyumla gelir saygı. Öğünden öğüne de yinelenir. Her öğün et ve ot tüketmek diğer canlılara saygı ise saygısızlık ne zaman başlar? Eti ve otu bir değil iki, üç ve daha fazla öğün için tutmakla, saklamakla başlar. Şundan ki doğanın dengesini bozan, bu ölçüsüzlüktür. Medeniyetin de doğaya sokuluşu benzer bir ölçüyle olabilir. Olmalıdır.

Medeniyet doğayla bağdaşmaz –bu kesin. Ama medeniyet insan için vazgeçilmezse –ki öyledir- doğayı diğer canlılarla hakkaniyet ölçüsünde paylaşabiliriz. Üstelik ölçüyü de doğadan alarak. Nasıl ki matematikte ve sanatta kullanılan altın oran da doğadan alınmıştır. Elbise, ev, alet, kızartılmış et, pişmiş ot, her çeşit tekerlekli araç, envai türlü eşya... Hiçbiri, hiçbiri doğayla bağdaşmaz. Doğayla bedenimiz arasına elbise girer. Yalnızlığımız ev’le doğadan ayrı düşer. Doğayla elimiz arasına alet, doğayla karnımız arasına kızarmış et, pişmiş ot, doğayla ayaklarımız arasına ulaşım araçları girer. Envai türlü eşya da doğayla gözümüz, avcumuz, kucağımız arasında yer alır. Doğayla aramıza giren bu medenî süs ve oyuncakların eninden boyundan, hacminden, ağırlığından, maliyetinden, hızından... ölçü çıkarılır bence. Çıkarılır elbette. Eski Hendek Caddesi’ndeki evimizden Erenler’deki bağımıza nevruzdan sonra her pazar sabahı yürüyerek gider, akşamları da elimizde, omzumuzda dolu dolu sepetlerle yine yürüyerek dönerdik.

 

O yıllar öyle yıllardır ki neyini anlatacak olsam inanılmaz. Cevat Bey Pasajı'nın olduğu yerde Cevat Adapazarlı'nın iplik fabrikası vardı. Fabrikalığına dair tek işaret, tuğladan örülmüş bacasıydı. Baca, inanın, çocuk gözümüzü bile kandırmaz bir boydaydı. İşte üzerine beyaz ayla beyaz yıldız da resmedilmiş o kırmızı renkli bacanın ardından güneş bir gurup ederdi ki!.. Benzeri Kızkulesi'nde ve denizde ve ufkun genişinde bile görülmüş değil. Sonra o güneşin gül şurubu rengi ülkesinden bir kuş: belki bir kırlangıç, belki bir güvercin, ama hayır, bütün cazibesini akşam vaktinden alan kuş olması daha muhtemel, dünyamıza ilk defa geliyormuş gibi gelir, bacanın etrafında, düğümünü bacaya atarak bir lamelif çizer, gelen o akşam kuşu idiyse eğer, oradan da istasyonun çınarlarına giderdi.

Adapazarı'nın pek pek kırk yıl önceki dünyasında toprak vardır... koyun vardır... iplik vardır... gül, güneş ve güvercin vardır! Lamelif... çınar... akşam vakti... ve adımla tüketilebilir uzaklıklar vardır! Diyeceğim, bir kâinat hissi ile kolay algılanır ölçüler iç içe vardır!

Evlerde, mahalle kahvelerinde, cami avlularında ve çarşılarda, esnaf arasında şekillenen bir dünyadır bu.  Bu dünyanın fizikî standartları, evet, küçüktür. Göz şakulüne gelir. Karışla ölçülür. Avuca sığar. Kaldırılır. Taşınır. Sıcaklığı, soğukluğu duyulur. Eğer istenirse müziği, hatta ustasının el sıcaklığı bile. O kadar insanîdir. Yalnız bu standartlar, küçük kalmış değil, özellikle küçük tutulmuşlardır. Mecburiyet değil, tercihlerdir. Arkalarında insanımızın inanç gücünde bütün muhtevası vardır çünkü. (Mert, 1997: 12).

 

Ölçü mü? Hangi ölçü? Ölçülü bir ölçüsüzlük bile çıkmaz artık. Çıkarıldı, diyelim; uygulanabilir mi? Uygulanması için artık değer’den yahut şöyle: pazar için üretmek’ten vazgeçmesi lazım kapitalizmin. A, bakınız işte bu olur.

 

Sesler... Sesler geliyor! Trenlerin sesleri... Geldiler nihayet... Dönecekler mi? Yine mi gidecekler? Gecikenler için mi? Tığcılar Döner Geçit Sokaktan Tabak İsmail’in kızı Köselecilere gelin gidecek bu pazar. Çalgı takımı tamam. Her dilimi ayrı renkte etekleriyle köçekler elbette. Vakt-i kerahettir, Çark her akşamki gibi: lebalep. Binin! Binin’ İnsancıklar binin! Kimse kalmasın. Buraları eskisi gibi değil. Değil.

Tûtî-i mu'cize-gûyem ne desem lâf değil / Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil



 

 

KAYNAKÇA

Calvino, Italo (2015); Görünmez Kentler, Işıl Saatçıoğlu, YKY, İstanbul, YKY’de on yedinci basım: 2015

Kılıçbay, Mehmet Ali (2000); Şehirler ve Kentler, İmge, Ankara, ikinci basım: 2000

Mert, Necati (1997); Kapıdan İçeri Girmek, Çarksuyu, Adapazarı, 1997, 128 s.

 


* Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanlığının ev sahipliği ve Sakarya Üniversitesi Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nin (OSAMER) akademik katkıları ile düzenlenen “Uluslararası Geçmişten Günümüze Sakarya Sempozyumu”nda  (23-25 Kasım 2017) yaptığım Açılış Konferansı metnidir.

 

Diğerleri

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997

"CER HOCASI" VE FATİH'İN FOTOĞRAFI  E, Sayı: 7, Ekim 1999
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net