Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
"SAİT FAİK" ÜZERİNE* 12 Ocak 2018

 

 

* Cümle Yayınları’nın biyografi dizisinden çıkan son çalışmam “Sait Faik” adlı kitabımın “Sunuş”bölümüdür. 

Sait Faik adını ilk ne zaman duydum, hatırlamıyorum. Sait Faik’ten okuduğum ilk hikâye dün gibi hatırımda: “Gümüş Saat”. Elime nerden, nasıl geçtiyse geçmiş, okumuşum. Hürriyet gazetesinde 1948’in 16 Mayıs’ında çıkmış oysa. Ben üç yaşındayım. Çocuğun, bir sandal tutup denize açılışı, yeterince açıldıktan sonra saati suya atışı, peşinden bakışı bir filmin final sahnesi gibi öyle önümde. Başka bir şey değil, illaki saat. Gümüşün de farkında değilim! Saat atılır mı? Saatin bir kıymet olduğunun farkına henüz vardığımda okumuş olmalıyım. Orta birde miydim, ikide miydim; bugün Sait Faik’in adını taşıyan Şafak Sokağı’nda bir akrabamız vardı; Adapazarlı olduğunu öğrenmişim, merak da etmişim demek, teyzeme sorduydum: Tanıyor muydu? Nasıldı? Hangi ev onlarındı? Bir türlü cevap alamadım. Ben üsteledikçe bir şeyler söylüyordu teyzem, dedikleri Abasızlara aitti elbette, ben ise denize saat atanı görmek istiyordum; hatırladı mı, yakıştırdı mı, sonunda, “Ha, şu sessiz çocuğu sorarsın sen” dedi teyzem, “varmış öyle bir yakınları. İstanbul’a azimet etmiş, derler.”

Bu hikâye Az Şekerli’nin içinde. Az Şekerli, 1954 yılında, Sait Faik’in ölümünden hemen sonra yayımlanır –dokuz yaşındayım. Daha sonra okuduğum kesin. Belki de Az Şekerli’yi öğretmenin gelmediği bir derste arkadaşlardan birinin elinde gördüm, orasından burasından karıştırırken de “Gümüş Saat”le karşılaştım. Bendeki Az Şekerli, yazarın Lüzumsuz Adam’la birlikte 1965 Temmuz’unda Varlık Yayınlarınca yapılmış ikilide. Çıkar çıkmaz almış, okumuşum da. O tarihte Ankara’dayım; Türk Dili ve Edebiyatı’nda ikinci yılım; saati suya atan çocuğun, çocuk Sait Faik olduğunu düşünmemişimdir herhalde.

Neler hatırlamıyorum? ODTÜ’den arkadaşlarımız vardı; hafta sonları görüştüğümüz oluyor, şu otelin alt katında, şu sendikanın salonunda yaptıkları toplantılara çağırıyorlar; biz o zaman sinema, tiyatro peşindeyiz, biz dediğim: bölümden sıra arkadaşım, benden beş yaş büyük, İzmirli bir sinema, tiyatro delisi; aralarına katılmadığımız için bizi nasıl topa tutuyorlarsa okuduğumuz Sait Faik’ler için de hafife alıyorlardı. Onların elinde yerlilerden sadece Sabahattin Ali ve kült kitabı: Kuyucaklı Yusuf.   Efendim! Edebiyat, toplum içinmiş de, doğru bir dünya görüşüne dayanmalı, okura faydalı olmalıymış falan filan; yoksa yazar ancak kendi mızmızlıklarını anlatmış olurmuş, onu da hiç kimse merak etmiyormuş. Bunlar, çocukluk. Hamlık. Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahan, Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile 1971 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı bölüşmeleri üzerine düzenlenen törende, ilginçtir, Bekir Yıldız da edebiyatı/yazarı toplum ve fayda üzerinden tanımlar.

Daha ilginci de şu: Edebiyatı benim de böyle tanımladığım oldu. Daha doğrusu şöyle: Kenan Evren Darbesi’nin saça, sakala, kıyafete kadar karışması, hele ki kimi şarkıcılara ve gösterileri ile bilinen isimlere sahne yasağı koyması, beni başka yasakların da haksız ve yersiz olduğu düşüncesine çıkardı; devletle zaten tanışıyorum, dolayısıyla devletin sahneden atmak, indirmek istediği ne ise: düşünce, inanç, hayat tarzı, eylem... hepsine sıcak bakmaya başladım. 1982’de de edebiyat hiyerarşisi ile karşılaştım. İğrençti, hem de ne iğrenç! Edebiyatınızın, emeğinizin hiç mi hiç önemi yoktu; hiyerarşideki yerinize bakılıyordu. Merkezde böyle olduğunu biliyorduk, meğer okuryazarın kıt olduğu taşrada da böyleymiş.

14 Mayıs 1982. Baktım, bizim memleketin eczacı, avukat, doktor gibi yüksek yüksek mektepler bitirmiş, ama Faik Baysal’ı, Kerim Korcan’ı ne okumuş, hatta ne duymuş, Adapazarlı olduklarından bîhaber kentsoyluları, ölümünden yirmi sekiz yıl sonra Sait Faik’i memleketinde anmaya kalkmışlar, ama konuşmacılar arasında ne ben varım, ne iki büyüğüm. Yazarlıkta on yıllık emeğim var, üç de kitabım; Adapazarı’nda ellerinin altında yazar, şair çokmuş da eliyorlar sanki. Yav, bu kentsoylular, beni bilen, tanıyan insanlar, kitabevime kitap almaya gelirler... Efendim, yazarlar İstanbul’dan gelecekmiş. Faik Baysal neden yok aralarında –üstelik 1969’da Sancı Meydanı ile Orhan Kemal ve eseri Önce Ekmek’le Sait Faik ödülünü paylaşmış. Faik Baysal’a ulaşamadım, Kerim Korcan’ı aradım, meseleyi anlattım, 14 Mayıs’ta Faik Baysal’la birlikte Adapazarı’na gelmelerini istedim. Kerim Korcan geldi, salona birlikte gittik; kapıda iki hanım: biri, bu etkinliğin gerçekleştirilmesi için yardımları istenilen lisenin, her cümlesine “12 Eylül’ün sağladığı huzur ve güven ortamında...” diye başlayan müdiresi, diğeri de edebiyat öğretmenlerinden en çok kitap alanı. Ben? Ben de dokuz yıl önce o liseden alınıp götürülmüşün biri. Kerim Korcan’ı tanıştırdım, “‘Sarduvan’ yazarı da yolda!” dedim. Kerim Ağbi’yi masaya almak istediler, üstelediler; Oktay Akbal gelmiş, “Kerim şöyle buyur” dedi, yanında yer açtı; Linç yazarı, “Ben Necati’nin misafiriyim” dedi, gitmedi. Hanımları da her seferinde “Necati’yle geldim, o da konuşacaksa konuşurum!” diye çevirdi; Salim Şengil’le Tahsin Yücel de masadaydılar; nihayet razı olundu, sahnede biz de yerimizi aldık.

Şimdi, korsan eylemimizdeki konuşmamdan bir alıntı:

“Sait Faik, taşranın çıplak gerçeğini anlatmaktan vazgeçemediği gibi çıplak gerçekten kaçma yollarını da aradı. Dönemin siyasi baskıları, İstanbul’un teslim ala ala cömertleşen tabiatı, Sait Faik’in dirençsiz karakteri ile buluşunca kaçışı kolaylaştı. Bu yüzden içinde Adapazarı’nı bulduğumuz “Çelme”, “Mahpus”, “Beyaz Altın” gibi öykülerin yazarı Sait Faik, İstanbul’a, özellikle Burgaz’a sığındıkça çöpçü, simitçi, Burgazlı balıkçı ile yetinmiş, onların bireysel derinliklerine inerek daha “edebileşip” evcilleşmiştir. Edebiyat ders kitaplarının tanıttığı Sait Faik de Adapazarlısı değil, işte Burgazlı bu Sait Faik’tir.”

Dediklerimi geçiyorum. Bunlar aşağı yukarı bugün de diyebileceklerim. Ama böyle mi demeliydim? Bereket, yüzümü kızartacak bir şey yok! Fakat bilir misiniz dördüncü kitabım Minnacık Bir Uçurum’u üçüncüsünden tam on dört yıl sonra, 1994’te, ancak kendi imkânlarımla bastırdım. Paytonun F’si öyle, Geceye Uçurulan Güvercinler öyle, Kapıdan İçeri Girmek öyle, Büyük Düğün öyle –ta 2002’ye kadar. Merkezde yer bulamadım; fakat her zaman gözü pek birileri çıkıyor, dergilerine çağırıyorlar, yolunuz galiba açılıyor.

Diyeceğim, her bütün, bir hiyerarşiye sahip; yani içinde katlar, tabakalar var. Ayrılıkları, görünüşte. Hiyerarşideki yerin sağladığı bütünlük, daha kavi. Bir takımın, aralarında kat farkı bulunan iki taraftarı geçinemez de; iki ayrı takımın, aralarında kat ortaklığı bulunan iki taraftarı ana kız gibi olurlar.

O günkü konuşmamın bütünü Adalı Sinağrit’in içinde: “İstanbul – Taşra”. Sait Faik’in ölümünün ellinci yılında, Sakarya Üniversitesi’nde düzenlenen anma öreninde yaptığım konuşma da aynı kitapta: “Sait Faik ve 1950 Kuşağı”. Sait Faik’in 100 yaşında olduğu 2006 yılında da elimdeki Sait Faik yazılarımı gözden geçirip derledim: Adalı Sinağrit budur. Basımını Hece Yayınları gerçekleştirdi.

Geçen yılın Haziran, o değilse Mayıs ayı olacak, Ö. Faruk Ergezen aradı, biyografi dizileri için Sait Faik önerisinde bulundu; benim parkinson yaramazının ilaç milaç dinlemediği günler, zayıflamış, takatten düşmüş, klavyeye bile basamaz olmuşum; tam ayağım yerden kesilmek üzereyken, bu öneriyle, bakıyorum, elim kolum çalışıyor, kendi hâlimce yüzüyorum.

Kitabı 2017 yılı Haziran sonunda teslim edecektim, olmadı, Ekim sonuna kadar sarktı. Keyifle çalıştım. Dahası, unuttuklarım olmuş, hatırladım; bilmediklerim varmış, öğrendim. Bildiklerim de tazelendi böylece. Sizin de aynı hareketli bir süreçte okuyacağınızı düşünmek istiyorum.

Bu Sait Faik biyografisinde bana ait hiçbir şey yok; hepsi başkalarına ait. Ben sadece ekledim, dizdim. Bu nedenle eksiksiz olduğunu söyleyemem. Her geçen günle, yapılan her yorumla, yazılan her kitapla biyografi hâliyle genişleyecektir. Ben bu çalışmayı sürdüreceğim. Dilerim, iltifatınızı görür.

Bu kitap için, işime yarayacağını düşündüğüm her kaynağa uzanmaya çalıştım. Atladıklarım olmuştur. Yardım aldığım isimlerden ölmüş olanlarını başta Tahir Alangu ile Fethi Naci olmak üzere rahmetle anar; hayatta olanlara, internette rastladığım yüksek lisans çalışmasından, özellikle Sait Faik ve homoerotizm konusunda çok yararlandığım Oğuz Güven başta olmak üzere teşekkür eder, sağlıklı hayat dilerim. Kaynak bulmakta yardımlarını hiç esirgemeyen kütüphaneci arkadaş, dost Volkan Gülçek’i unutmadım, ona da çok teşekkür borçluyum.

Yayınevi sahibi Ö. Faruk Ergezen’e, yayın yönetmeni Muhsin Mete’ye teşekkür ederim.    

  

      Adapazarı, 29 Kasım 2017

 

 

*

 

Diğerleri

"SAİT FAİK" ÜZERİNE* 12 Ocak 2018

ŞEYTAN DÜRTÜYOR 22 Aralık 2017

ÇAVDAR UNUNDAN BAKLAVA 2 Aralık 2017

YENİ BİR HIRSIZLIK 22 Mart 2017

ŞÛRA ÜSTÜNE 12 Mart 2017

PERŞEMBELER 2 Ocak 2017

SERTİFİKA 2 Ekim 2016

BİZİ AYAKTA TUTAN 22 Temmuz 2016

AYAĞINIZ YERDEN KESİLMEK ÜZEREYKEN 02 Temmuz 2016

PERDE GAZELİ 02 Mayıs 2016

ENGİN 22 Eylül 2015

EYLÜL GELDİ Mİ 2 Eylül 2015

AYIN İLK PERŞEMBESİ 22 Ağustos 2015

KÜREYLE BULUŞMAK 12 Ağustos 2015

AVM VE AGORA 2 Ağustos 2015

MADEM DOĞRU KONUŞULACAK 22 Temmuz 2015

ON GÜN 2 Haziran 2015

ÇALIŞTAYDA III 12 Mayıs 2015

ÇALIŞTAYDA II 22 Nisan 2015

ÇALIŞTAYDA 12 Nisan 2015
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net