Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
OKUMA KÜLTÜRÜ Karabatak, Sayı: 33, Temmuz-Ağustos 2017

OKUMA KÜLTÜRÜ*

 

Neden “okumak” değil de “okuma kültürü”? Nedir aralarındaki fark?

“Okuma” eyleminin basit ama en kuşatıcı tanımı galiba şöyledir: “Bir yazıyı, harflerine ve işaretlerine bakıp seslendirmek veya çözümlemek.” Öyleyse ilkokula henüz başlamış bir çocuğun, harfi harfe ekleyip heceyi, kelimeyi sökmeye çalışması da okumak’tır. Elbette! Ne var ki yolun başıdır, sesler birleştirilmiş, kelimelerin neleri karşıladığı belki verilmiş ama cümlede anlatılan kesin kaçırılmış yahut çok azı yakalanabilmiştir. Mekanik okumadır bu.

Oysa bir metin peş peşe paragraflardan, bir paragraf peş peşe cümlelerden oluşur; her cümlenin ne anlattığı, her paragrafın hangi düşünceyi ele aldığı önemli; bunları görmek, aralarındaki ilişkiyi adlandırmak, hatta metnin bütününde neyin telkin edildiğini söylemek de gerekir. Telkinin yanında mıdır okur, karşısında mı? Metin daha etkili nasıl yazılırdı? Örnekler, kanıtlar, alıntılar yeterince mi? Yani bol soru soracak okur, karşılaştıracak, bağlantılar kuracak, akıl yürütecek, sonra yine sorular soracak... Bunlar yapılırsa eğer metin ancak anlaşılmış, yorumlanmış olur. Okuma kültürü bu mudur yoksa? Hayır! Okuma kültürü, okuma’nın üstündedir, anlattığının fazlasını anlatır; bu sorular, yanıtlar, örnekler vb ise okuma eyleminin zorunlu hareketlerindendir, okuma kültürü serbestliği sever.

Okuma becerisi eğitimle edinilir. Eğitim aileden ve okuldan alınır; çocuk daha üç aylık iken başlar, lise bitene kadar sürer. Şöyle ki her geçen günle de doğal dilden çıkılır. Doğal dil de, eğitilmiş dil de, gramer olarak aynıdır; fakat doğal dil, günlük dildir, konuşma dilidir, kıt kelimelidir; doğal dille ne bilim yapılabilir ne de edebî eser verilebilir. Eğitim, doğal dili yazı diline yükseltir. Yazı dili konuşulan ağızlardan birinin geliştirilmişidir. Resmî dildir. Kurallıdır. Alanı geniştir. Kalıcıdır.

Okuma becerisi –evet- eğitimle edinilir, alınır. Yazı dili, aynı zamanda kültür dilidir, limitine kadar bu da öğrenilebilir; hatta bütün bu okuma ve dil becerileri, okuma ve dil arzusuna, okuma ve dil alışkanlığına dönüşmüş de olabilir; ama zannım şu ki bu beceriler okuma kültüründen sayılmadığı gibi becerilerin arzuya ve alışkanlığa dönüşmesi bile okuma kültürü olarak görülmemeli.

Kültür, bir toplumun tarih boyunca yarattığı bütün maddî ve manevî  değerleri ile bunları yaratırken, korurken ve geleceğe aktarırken kullandığı, dolayısıyla doğaya ve toplum hayatına egemenliğinin ölçüsü olarak gösterdiği bütün araçlardır. Kavramın yaratıcısı Herder’e göre de toplumun “yaşam tarzı”dır kültür. “Buradan hareketle kültürün ... kompleks bir bütün olduğu söylenebilir.” Yani tarih içinde oluşmuş bir yekparelik. Şu da var: “İnsanlığın birliğine ve evrensel ilerlemeye” inanan Aydınlanma için gösterilmiş bir tepkidir “kültür”, yine “Herder’e göre, her kültür farklı olup, kendi anlam ve değer sistemine sahiptir, bu yüzden bütün kültürlerin aynı evrensel cetvelde bir ve aynı düzeyde olabilmeleri mümkün değildir.”*

Okuma’nın okuma kültürü’ndeki yeri elbette büyük, ama okumak kişinin “yaşam tarzı” olmamışsa eğer okuma kültürü’nden söz edilemez. Okumak, sadece okumak, okumayı kültüre dönüştürmez. Okuma kültürü, kişiden kendi isteğiyle okumasını, düşünmesini bekler. Okuma kültürünün sevdiği serbestlik işte budur: Kendiliğindenlik. Yine zannım o ki, bekleneni veren kişiler de, okuyan evlerde dünyaya gelenler arasından çıkar.

Okuma eyleminin ilk çağrışımı kitap’tır. Akşit Göktürk, İspanyol ressamlarından Juan Gris’in “Açık Kitaplı Ölüdoğa” adlı yağlıboya resminden söz eder: “Bir küçük masa ortasında kocaman bir kitap, silik yazılı sayfaları bize bakarcasına açılmış durur.” Çevresi günlük hayattan envaiçeşit öteberi ile dolu olup kitapla aralarında uyuşmazlık vardır sanki. Kitaptaki yazılar siliktir, seçilir gibi değildir. “Ama resme ilk bakışta, tam ortada duran bu koca açık kitap”, günlük hayat parçalarıyla “kuşatılmış bir başka dünya gibi çeker gözü”.*

Kitap böyledir! Alıcısını, okurunu bekleyen her kitap resimdeki kitap gibi “bildik bir dünya ortasında, bütününü bilemediğimiz bir belli belirsiz dünyanın taşıyıcı(sıdır)”. Kapağıyla çağırır okuru, adını heceletir, sayfalarını aralar. Çağrılanı çeker, içine alır. Okurun, mürekkep lekelerine anlamlar vermesiyle de bilinmedik dünya açılmaya başlar, yaşanılır olur. “D. H. Lawrence ‘Kitaplar’ adlı denemesinde: ‘Bir kitap, iki kapaklı bir yer altı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer’ diyor, ‘Kapağın aralanmasıyla bir karanlık kovuk açıverir kendini bize.’”*

İnancımızda imanın şartlarından biri de “kitaplara iman”dır. Dört kitaptan tahrif edilmeyen tek kitap Kuran’ın indirilen ilk vahiy cümlesi de “Oku!” emriyle başlar: “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Ancak bu emir Hz. Peygamber’e verilmiş olamaz; çünkü tebliği ulaştıran Hz. Cebrail emri üç kez tekrar etmiş, Hz. Peygamber’den her defasında hep aynı cevabı almıştır: “Ben okuma bilmem!” Kime gönderilmiştir bu emir o zaman? Şüphesiz bütün müminlere. Kuran’ı okumaları istenir onlardan ve ayetteki “yaratan Rabbinin adıyla...” öbeği de Rabb’in yardımından dolayı okumanın kolaylaşacağını müjdeler.

Sanırım ümmiliğine rağmen Yunus’un Şair Yunus olmasındaki sır da buradadır. Aldığı yardımla okur da okur artık: Toprağı okur, suyu okur, havayı okur, ateşi okur, dolabı okur... Sırrın günümüze bir başka şairin dilinde ve “Türk Köylüsü” üzerinden taşınışı da şöyle: “Topraktan öğrenip / kitapsız bilendir. / Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülendir. / Ferhad’dır / Kerem’dir / ve Keloğlan’dır.”

Kültür böyle bir şey: derya gibi. İçindesindir, bilmezsin. Köylü ki “topraktan öğrenip / kitapsız bilendir”; o da bilmez topraktan öğrendiğini, kitapsız bildiğini. Esendal’ın hikâyesindeki “İhtiyar Çilingir” de “sanatının âşığı” eski insanlardandır, işini kırk yıldır “usul üzre” işlemektedir, o kadar ki kendisinden “usul hilafına” iş isteyen genç müşterisini dükkândan uzaklaştırır; ama bu usulün nereden ve nasıl geldiğini bilen, Esendal’dır. Şöyle ki “arkalarında usul erkân bilir ‘ustalar, pîrler’ bulunduğunu söyler” ve ekler: “Dükkânlarını Hâlik’a ibadet eder gibi açıp kapamışlardı. Sanat onlara bahşolunmuş (bağışlanmış) bir kerametti.”

Okuma kültürümüz vardı, üstelik saray ve tekke şiiriyle, Karagöz edebiyatıyla, Urfa’nın sıra geceleriyle, eski musikimizle, sema ve semahla ve Itrî’nin Nevâ-kâr’ı ile uyumlu bir büyük kültürdü, ne zaman ki sayısal’a ve fenn’e yol açıldı yahut şöyle: Ne zaman ki Yusuf Akçura Fransa’da felsefe tahsil eden Mehmet İzzet’e “Bize filozof değil demirci lazım!” der ne okuma kültürü kalır ne de o büyük uyum.

Okuma kültürümüz vardı, ama o günün insanı bunu okuma kültürü diye bilmezdi. Nasıl ki toprağı, suyu, havayı ve ateşi de esirgediği, hoyratça kullanmadığı halde “çevreci” değildi; çünkü çevre yok olduktan, okuma kültürü terk edildikten sonra verilmiş adlar bunlar.

Okuma kültürü –evet- yeniden kazanılmalı, fakat mümkün mü? Okuyan toplum için elbette; Türkiye’de ise bir yılda kişi başına ortalama 7.2 kitap okunmakta. Seçici ve düzenli okuyanların bile okuduğu kitap yılda kişi başına ortalama 14.5’tur. Bu oranlarıyla Türkiye, Birleşmiş Milletler Gelişim Raporu’na göre kitap okumada aralarında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86’ncı sırada yer bulur ancak.

Okuyan bir Türkiye’den söz edilemez bu durumda. Yine de umutlu olunmalı. Şundan ki en çok okuyanlar yılda 12 kitapla 7-14 yaş grubundakiler, arkalarından da yılda 11.1 kitapla öğrenciler gelmekte. Bu yaşlar, kitaba kolay çekilir yaşlardır; Milli Eğitim Bakanlığının sıkı bir çalışmasıyla okunan kitap sayıları yükseltilebilir.

Uzmanlar çocuğun daha doğar doğmaz sözel dille iletişim kurduklarını söyler ki okumaya alıcı olduklarını da gösterir bu. İlk üç ay ninniler ve şarkıların yanı sıra kitap da denenebilir.

3-6 ay arası çocuğun kitaba ilgisi artar. Tutmaya çalışır kitabı, ağzına götürür, yere atar; problem olmadığı sürece okumaya devam edilebilir.

6-9 ay arası sayfa çevirmeye bile çalışır çocuk. Okuyanın değişmesine veya ses değiştirmesine tepkide bulunabilir.*

Okuyan evde, kitaplığı olan evde dünyaya gelenler, okumayı ve kitabı hayatın olağanlarından bilirler, okuma, bu olağanlıkla okuma kültürü olur. Öyleyse ana okullarında değil, daha dünyaya gelirken kitapla tanışmalı çocuklar. Fakat Türkiye’nin yedi ilinde, evlerde ders kitabı dışında ancak 10-15 kitap bulunmakta; en çok kitap bulunan iller de hane başına 51-55 kitapla: Yalova, Kocaeli, Sakarya, Düzce ve Bolu. Ahval bu. Sayılar ortalamayı veriyor, bu illerde ortalamanın üstünde hem de çok üstünde kitap bulunan evler de var. O evler kitabı ve okumayı bilen, kitapla yaşayan evler; o evlerin kütüphaneyle, okulla, kitap fiyatlarıyla, kitapçıyla, dağıtımla şikâyetleri yok mudur? Olmaz olur mu! Şikâyetleri giderilmeli elbette. Ama kitapla tanışmamış evlerde doğan çocukları daha doğar doğmaz kitapla buluşturmak, bu süreçte neler yapmaları gerektiğini ebeveynlerine anlatmak ve göstermek, devletin önceliği olmalı, devlet hatta bu uğurda, kitapları para almadan dağıtmak da dâhil hiçbir masraftan kaçınmamalıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığının 26 ilde 6212 kişiyle görüşerek çıkardığı Türkiye Okuma Kültürü Haritası’nda ilginç bir saptama da şu: Kişilerin yüzde 77’si kütüphaneden haberdar, yüzde 23’ü değil. Haberdar olanların kütüphaneden yararlandıklarını düşünüyorsunuz, değiller. Peki, neden? En makul cevap şu: “Bilgi ihtiyacımı internetten karşılıyorum.” Kiminin zamanı ve kütüphane alışkanlığı yokmuş, kimi kütüphaneyi sevmiyormuş. Zamanları ve kütüphane alışkanlıkları olsa, hele bir de kütüphaneyi sevseler okuyacaklar demek. Yüzde 16.2’lik grup “Okumayı sevmiyorum!” diyenlermiş, dosdoğru cevap verenler bunlar olacak.

Yine aynı haritaya göre Türkiye’nin 5 ilinde tarih, 22 ilinde din, 24 ilinde eğitimi konu edinmiş kitaplar okunuyor ağırlıklı olarak. Edebiyatın önde olduğu il sayısı 30; bunlar da İzmir ve civarındaki, İstanbul-Ankara hattındaki illerle, Artvin-Çorum arasındaki Karadeniz illeri ve Doğu Anadolu’nun Hakkâri-Malatya arasındaki 8 ili. Diğer 51 ilde okunurlukta öne çıkan tarih, din ve eğitim konulu kitaplar açıktır ki kurmaca değildirler, gazete, ders kitabı, ansiklopedi gibi didaktik yayınların iletişim diliyle yazılmışlardır.

Herkesin bildiğidir: İnceleme, araştırma kitapları, hatta yemek, şifa kitapları bile Semaver’den, Kuyucaklı Yusuf’tan, Keşanlı Ali Destanı’ndan daha değerlidir. “Bize filozof değil demirci lazım!” dayatmasının vardığı yer budur işte: Edebiyat fasa fisodur; bilim, fen ise gerçek. Hatta edebiyatı bilimin ara elemanı görmekte kimi üniversite hocaları bile. Bilim üst dilmiş, vasat insan bu dili anlamazmış, ama anlaması şartmış, edebiyat bu çeviri işini yaparmış işte.

Kurmacayı hor gören yetişkinlerle yola çıkılmaz, bir adım bile yürünmez. Onlar Sosyal Bilimler Liselerini fuzuli bulur; edebiyat ve güzel sanatlar fakültelerine yan bakar; çocuklarını mühendisliğe, tıbba yönlendirmek için uğraşır, başaramaz da edebiyata, hele ki felsefeye kaptırırlarsa kahrolurlar. Oysa pek çok fakültede yapılan da bilimdir. Örneğin edebiyat bölümünde edebiyat bilimi yapılır; edebiyat bilimi de edebiyat değildir. Neden? Bilim “ta’lil”dir; edebiyat ise “hüsn-i ta’lil”.

Çocuklar bunun farkında.

Bilimle edebiyatın, yahut şöyle: iletişim diliyle edebî dilin, veyahut gerçek’le kurmaca’nın arasındaki farkı anlatamıyorlar ama seziyorlar. Bir giriyorlar kitaba, içinde kayboluyorlar; maceradan maceraya koşuyor, resimleri bile okuyor, konuşturuyorlar. Son sayfaya da “Tüh bitti!” diye geliyorlar. Çocuklar çıkarıyor okuma’nın keyfini en iyi! Yetişkinleri dinlersek, zaman harcamaktadır çocuklar.

Okuma Kültürü, okuma eyleminin “yaşam tarzı”na dönüşmüşü ise, kişi kendi isteğiyle okuyup düşünerek gösterir bunu. Böylesi bir istek de biten her kurmaca için “Tüh bitti!” çeken bir çocuklukla kazanılır.

Edebî metin, kurmaca bir dünyayı taşır. Belli bir kişi, belli bir tarih dönemi de olabilir anlatılan. Ancak yine de var olan gerçek doğrudan doğruya aktarılmış olmaz. İletilen, o gerçekle buluşmuş kurmaca bir gerçektir. Gerçeğimsidir. Okurun metne anlam vermesi metnin sözcükleri, söz öbekleri, metindeki mecaz, benzetme ve telmihler, anlamlı kimi nesneler vb. göstergelerle ve aralarında kurulacak ilişkiyle olur; metin de benzetmeli dilinin kavranılışıyla estetik boyutlar kazanır. Yetişkini heyecanlandıran bu edebî dildir artık.

Kitap, “iki kapaklı bir yer altı kovuğu” ise, kapağının aralanmasıyla karanlık aydınlanmaya, sayfalarının çevrilmesiyle de içindeki yalan dünya açılmaya başlar. Belli ki kurmaca bir kitaptır bu: şiir, hikâye, roman veya oyun. Ama okuma kültürü edebiyat için mi gereklidir sadece?

Okuma kültürü’yle gidilecek son istasyondur edebiyat kültürü belki. Ama edebiyat dışındaki kültürler, sözgelimi bilim kültürü okuma eyleminden muaf mıdır? Eğitimin yaygınlaştırılması dünyada Sanayi Devrimi’nden, Türkiye’de de 1950’den sonra olduğuna göre muaf değildir. Hatta olamaz da. Ne var ki okuma eyleminin bilim, sanayi ve kalkınma için araçsallaştırıldığı yerdir burası. Dilden sadece iletişim bekler sanayi ve bilim ve günlük hayat, yani piyasa.

Ah, bir bilinse, bir bilinse Neruda’ın bir şiiri, Zweig’in bir hikâyesi, Hemingway’in bir romanı, Çehov’un bir oyunu ile neler kazanılacağı!

 


* 03-05 Mart 2017 tarihlerinde İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Saray’ında T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen III. Millî Kültür Şûrası’nda Yayın ve Kütüphanecilik Komisyonuna sunduğum metin.

* Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Say, İstanbul, altıncı basım: 2017, s. 273.

* Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı, Çağdaş, İstanbul, ikinci basım: 1980, s. 7

* Akşit Göktürk, a.g.e., s. 8

* Meral Kaya, “Okuma Kültürü ve Çocuk Edebiyatı”, Türk Dili, S. 756, Aralık 2014, s.612

 

Diğerleri

OKUMA KÜLTÜRÜ Karabatak, Sayı: 33, Temmuz-Ağustos 2017

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIZ! Karabatak, Sayı: 30, Ocak-Şubat 2017

ŞEHİR VE ÖLÇÜ* 23 Kasım 2017

YAYIMLANMAYAN RÖPORTAJ Karabatak, Sayı: 29, Kasım-Aralık 2016

KONUŞACAKSAK EĞER Karabatak, Sayı: 28, Eylül-Ekim 2016

BAZI İNSANLAR BAZI KELİMELERDEKİ Karabatak Sayı: 26, Mayıs-Haziran 2016

SANAT, MİMAR, MEMUR Karabatak Sayı: 25, Mart-Nisan 2016

DÜZGÜN İŞ YAPAMAYIŞIMIZ Karabatak, Sayı: 24, Ocak-Şubat 2016

ŞEHRİN TAŞLARI Karabatak, Sayı: 23, Kasım-Aralık 2015

RESMİ BIRAKIRIM Karabatak, Sayı: 22, Eylül-Ekim 2015

ADSIZ LALELER Karabatak, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos 2015

17 AĞUSTOS'UN İLK YILDÖNÜMÜ VE SİVİLLİK Bilgi, Sayı: 3, 2000/2

HALDUN TANER'İ HATIRLAMAK Yeni Şafak Kitap, 13 Temmuz 2015, Sayı: 100

CÜMLE, BAĞLAM, ÖZDEYİŞ Karabatak, Sayı:20, Mayıs-Haziran 2015

SADE TÜRKÇE KARŞISINDA ÖZ TÜRKÇECİLER Karabatak, Sayı: 19, Mart-Nisan 2015

HALDUN TANER VE "KEŞANLI ALİ DESTANI" .tr dergisi, Sayı: 1, Mart-Nisan 2015

MÜNAZARALARLA GELİNEN Karabatak, Sayı: 18, Ocak-Şubat 2015

HALK VE MODERNLER Son Yeni Biçem, Sayı: 51, Temmuz 1997

ORHAN KEMAL: SADE DİLİN USTASI  Kitap Zamanı, Sayı: 104, 1 Eylül 2014

SANAYİ, FUTBOL VE SÜS BİBERİ EDEBİYAT  Düşler Öyküler, 1997
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net