Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

 

 

Sabahattin Ali 21 Ağustos 1927’de İstanbul Muallim Mektebini bitirir, Ankara’ya,  dayısı Dr. Rifat Ali Ertüzün’ün yanına gelir; dayısı o sıralar Yozgat Devlet Hastanesi başhekimliğine atanmıştır, gitmek üzeredir, hâliyle yeğenin ilk görev yeri de Yozgat olur. Aileler arası misafirliklere katılır, kendini sevdirir, dostlar edinir. Yereli tanır. Genç bir şair için, yazar için gözlem fırsatıdır çeşitlilik. Sabahattin Ali umur etmez; hikâyesini, şiirini okuyacağı bir tek adam bile yoktur bu Anadolu taşrasında, her bir şey sıradandır; yalnızlığına çekilir, kitaplara verir kendini, okur, okur. Yanı sıra da İstanbul’a ve Nahit Hanım’a hasreti giderek büyür içinde. Sabahattin Ali’nin Yozgat dönemi şiirleri bu karşılıksız aşkın izlerini taşır. “Bir Cinayetin Sebebi”, “Bir Fanila İçin” hikâyeleri de yine o günlerden hatıradır. (Korkmaz, 2016: 30-33).

O ders yılı sonunda, yabancı dil öğretmeni açığını gidermek için yurt dışına öğrenci gönderileceğini öğrenir, sınavlara girer, Almanya’ya gönderilen beş öğrenci arasında o da vardır. Potsdam’daki dil kursunu bitirdikten sonra Berlin’de yatılı bir okula yerleştirilir. Almancası henüz tam değilken, Almanca üzerinden okuduğu özellikle Rus yazarlarınca önünde yepyeni bir dünya açılır. 1928 yılında, dört yıl için gönderildiği Almanya’dan ikinci yılın sonunda bakanlıkça çağrılması acaba bundan mıdır? (Korkmaz 2016: 33-37)

Kişilik, ömrün ilk altı yedi yılında belirginleşir, en geç on, on bir yılda da tamamlanır. İnsanın iç dünyasına ait niteliklerinin bütünüdür; çocukluk yıllarında geçirilen ortamla da çok ilgilidir. Sabahattin’in annesi Hüsniye Hanım, anne tarafından Bulgaristan; babası Yüzbaşı Ali Selahattin Bey de yine anne tarafından Kafkasya kökenlidir. (Korkmaz, 2016: 20, 26).

Sabahattin 1907’de doğar, ilkokula başladığı yıl Harb-i Umumi ilan edilir; Balkan Savaşlarında yaralanan Selahattin Bey bu kez hafif bir görevle, Divan-ı Harb-i Örfi reisi olarak Çanakkale’ye gönderilir, ailesini de İstanbul’dan yanına alır. Dört yıl kalırlar; Sabahattin’in ilkokul yılları bomba, tüfek sesleri içinde geçer. Korkunç yıllardır. Çocuk, hele ki korkan bir çocuk, korkuyu annesiyle, babasıyla gidermeli değil midir? Evleri yarının “Kağnı” yazarına bu güveni vermez. Uyumsuzluk üstüne kurulmuştur. Ali Selahattin Bey subay çıktıktan sonraki on yılını kadınlı, içkili âlemlerle geçirir. Kendinden on altı yaş küçük Hüsniye Hanım’la bu maceralı hayattan sonra evlenir. İsteri hastasıdır kadın. Ateşten, sesten, geceden etkilenir. Kapris yapar, huzursuzluk çıkarır, intihara kalkışır vb. Kadının hastalığıyla karı koca arasındaki yaş farkı evde geçim, huzur diye bir şey bırakmaz. Ali Selahattin Bey’in Harb-i Umumi’den sonra ordudan ayrılmasıyla aile yokluk, yoksunlukla da tanışır. (Korkmaz, 2016: 20-21).

Hüsniye Hanım on altı yaşında anne olur. Sabahattin, evin ilk çocuğu. Fikret, Sabahattin’den dört yıl sonra doğar; bu hastalıklı ortam onu kekeme eder, babayı da kalp hastası. Evin bedenen sağlam tek insanı Sabahattin görünür, ne ki o da Hüsniye Hanım’ın Fikret’e gösterdiği aşırı ilgiyle yara alır. Kişiliği de bu dışlanmışlık yarasıyla belirlenir; ruhen karamsar, hayata karşı kindardır artık.  İlkokulda bile okulun yabancısı gibidir, arkadaşlarının oyunlarına katılmaz; büyüklendiği için katılmadığı sanılır galiba, tehdit edilir, dövülür, o yine katılmaz, yalnızlığı seçer, boyuna kitap okur, resim yapar. Evdeki hayatı da az firaklı değildir. Baba, hayata yenik düşmüştür, teselliyi içkide arar; eve geldiğinde, annenin Sabahattin’den şikâyetlerini dinler; hepsi ufak tefek şeylerdir ama baba affetmez, yenilmişliğin acısını çıkarırcasına bir fasıl da o geçer. (Korkmaz, 2016: 22-26).

Sabahattin, ilkokulu Edremit’te bitirdikten sonra Balıkesir Muallim Mektebine gider, iki taraflı dışlanmışlıktan kurtulmuş gibidir; roman okur, şiirler, hikâyeler yazar orada, yazdıklarını gazetelere, dergilere gönderir; fakat okulun verdiği değil, Sabahattin’in bulduğu imkânlardır bunlar; yoksa okuldaki hayat sıkı ve disiplinlidir, sinemada hatta tiyatroda görülmek disiplin suçuna girer örneğin; Sabahattin bir keresinde yakalanır, okuldan atılmak, Edremit’e babası yanına gönderilmek durumunda kalır da araya girenler olur –Sabahattin de istemektedir- kaydı İstanbul Muallim Mektebine alınır. Zekâsını, çalışkanlığını İstanbul’da gösterir Sabahattin; edebiyat öğretmeni Ali Canip’tir (Yöntem); kendini göstermesi onun teşvikiyle, yardımıyla daha kolaylaşır –üstelik o sıra annesiyle babası da hayattan peş peşe çekilmiştir. İçini en çok acıtan, babasının ölümüdür; Yozgat’a öyle gider. (Korkmaz, 2016: 28-32).

Sabahattin Ali’nin de iç dünyası, psikolojisi, duygularıyla uyumlu davranış kalıpları, retleri, kabulleri hemen bütünüyle aile içinde oluşur; varlıkları aynen yahut derinlik alarak sonra da sürer. Örneğin 1932 yılına ait şu dizelerinde “yalnızlık, içe kapanış, yakınma” anlamında romantiktir Sabahattin Ali: “Yanıma düşer kollarım, / Görünmez olur yollarım, / En sevgili emellerim / Önüme ölü serilir. // Ne bir dost, ne bir sevgili, / Dünyadan uzak bir deli. / Beni sarar melankoli; / Kafamın içersi ölür.” (“Melankoli” / Dağlar ve Rüzgâr). Tefrikası yarım bırakılan Kürk Mantolu Madonna 1943 yılında kitap olarak yayımlanır. Kahramanı Raif Efendi’nin gayet bulutsu aşkını hikâye eder burada Sabahattin Ali; fakat kahramanının romantizmini de paylaşır.

Aşk ve tabiat konusunda da romantiktir. “Değirmen” adlı hikâyede, Atmaca, değirmencinin sakat kızına âşık olur; kızın da meyli vardır ama sakatlığını noksanlık, noksanlığına karşın gösterilen sevgiyi de sadaka olarak görür kız. Engel bu ise kolay: Atmaca   da bir kolunu değirmenin çarklarına kaptırarak engeli kaldırır. Aşkının içtenliğini gösterir. 

Sabahattin Ali’de mutlu aşk da hemen hiç yoktur. Aşk fedakârlık, coşkunluk, gözü peklik ister, bekleneni hiç mi hiç esirgemez erkek, ama sevgililer yine de kavuşamazlar. Nasıl ki aşkî halk hikâyelerinde de kavuşma yoktur. Kürk Mantolu Madonna’da da yine bu hikâyelerin motiflerinden bir başkası: “resimden âşık olma” yer alır.

Aşkı yücelttiği gibi doğayı da yüceltir, büyültür Sabahattin Ali. Doğa da şiire yakışır en çok. Sözgelimi 1931 yılına ait şu dizelerde:            “Başım dağ, saçlarım kardır, / Deli rüzgârlarım vardır, / Ovalar bana çok dardır, / Benim meskenim dağlardır. // Şehirler bana bir tuzak; / İnsan sohbetleri yasak; / Uzak olsun benden, uzak, / Benim meskenim dağlardır.” (“Dağlar” / Dağlar ve Rüzgâr).  Şu dizeler de bir sonraki yıldan: “Mayıs, ayların gülüdür, / Taze bir çiçek dalıdır, / İçerim ateş doludur; / Mayısta gönlüm delidir.” (“Mayıs” / Dağlar ve Rüzgâr). Sabahattin Ali’nin şiirleri adlarıyla da doğaya aittir: “Dağlar”, “Servi”, “Mayıs”, “Rüzgâr”; hatta kitabının adı da öyledir. Dağlar ve Rüzgâr.

Müzik öğretmeninin istediği adresi, bugün burada, yarın orda çalıştığı için ancak “Beyşehir yolunda Sivaslı Ali” diye verebilen yol amelesi; gece, saz, ıssızlık, dağlar, ay, ayın saza vuran şavkı içinde okuduğu benzeri işitilmemiş türkülerine Ankaralı iki arkadaşı hayran bırakır. Bu müthiş sesi yetiştirmek için konservatuar sınavlarına çağrılır Ali; gelgelelim kendi doğası içinde müthiş olan sesi sınav salonunda hiç mi hiç çıkmaz. “Ses”te olur bunlar.

Annesiyle babası eşkıyanın Kuyucak’a baskını sırasında, gözleri önünde öldürülen Yusuf’u Kaymakam Salahattin Bey evine alır, evlat edinir. Köyden, doğadan alınıp şehre getirilen Yusuf, şehrin ikiyüzlülüğü, çıkar üzerine kurulmuş ilişkileri karşısında bocalar. Babalığı öldükten sonra, şehrin maliyeye kayıtlı eşkıyasıyla da uğraşmak zorunda kalır. Aslında bu zorun temelinde, Salahattin Bey’in kızı Muazzez ile arasında dile getirilmemiş ama derin bir aşk yatar. Gelen yeni kaymakam şehrin kabadayılarını dinler, Yusuf’u kâtiplikten alıp tahsildarlık göreviyle köylere gönderir, Edremit’ten ve ailesinden uzaklaştırır. Yusuf’un eğlence ve çıkar düşkünü, görgüsüz ve şirret analığı Şahinde bu serbestlikte şehrin aynı zamanda hovarda eşkıyalarına daha rahat yanaşır, Muazzez’i de yanında götürür. Böyle bir gece, Yusuf, gittiği köyden bir içgüdüyle Edremit’e iner, eşkıyaya baskın verir, ama Muazzez’i de kaybeder. Muazzez için bir başına mezar açar Yusuf, Muazzez’i indirir; kendi de atına binip dağlara çıkar.

Aşkla doğa birbiriyle uyuşur; ama aşk ve doğa gerçeklikle uyuşur mu? Aşk ve doğa gerçeğe düşman değil ki. Ayrıca Sabahattin Ali, aşkı özellikle doğayı, iletmek istediği gerçek için kullanmakta. Bunu Sabahattin Ali’nin “kasten” yaptığını düşünür Mustafa Kutlu; yani “gerçeğin, kalplere ve beyinlere biraz daha oturması, okuyucunun biraz daha tedirgin olması için.” (Kutlu, 1972: 61).

Oğlu öldürülmüş bir ana, cinayetten bir ay sonra bir ihbar üzerine mezarından çıkarılan kurtlanmış cesedi, jandarmanın zoruyla kağnıya yükleyip şehre götürecektir. İki jandarma zanlıları birbirine bağlayıp önlerine katmış, önceden gitmişlerdir. Acılı kadın, gece yarısı yolda bitkin düşer yuvarlanıp kalır; kağnı kendi bildiğine ilerler:

Yaz gecelerinin parlak ay ışığı alında çakalların seslerini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu. Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı ve köhne kağnı fevkalade kıymetli madenden yapılmış güzel ve yeni görünüyorlardı. (“Kağnı”)

Doğa, Sabahattin Ali’de süs değil, metindendir, metnin parçasıdır. Doğaya olsun, aşka olsun düşkünlüğü de çocukluk yıllarıyla ilgilidir. İtilmişliğine bugün bulduğu sığınaktır doğa. Sık sık âşık olması, annesinden himaye görmeyişiyle ilgili sanırım. Kadınlar hakkında çelişik düşünceleri de aşklarının genellikle karşılık görmeyişiyle mi ilgili acaba?

Sabahattin Ali’nin duygu ve düşünce dünyası Almanya ile değişir, dönüşür. Önceleri Ziya Gökalp çizgisinde Türkçü, Türk Ocakları çizgisinde milliyetçidir; zaten “Türklüğe hakaret eden bir Alman’ı dövmesi sonucu Türkiye’ye geri gönderil(diği)” de söylenmektedir; fakat orada “sosyalist” veya “komünist” düşünceler edindiği için sınır dışı edildiği de. (Korkmaz, 2016: 67).

Yusuf’un savaşım verdikleri kimlerdir? Hilmi Bey ve taifesi. Nasıl tanıtılırlar? Paralı, rüşvetçi, ahlaksız, katil... Ne jandarma ne hükümet karışabilir bunlara. Parayı bolca oynatırlar çünkü. Mahkemeye düştüklerinde ceza yiyeceklerine de kimse inanmaz. Özetle bu düzen para düzenidir. Sosyalizm hatta komünizm, işte bu: zengin düşmanlığı. Berna Moran’ın dediği ise çok daha başka:

Bununla birlikte, yazarın toplumdaki sınıf ayrımına yaklaşımı Marksist bir bakışın sonucu değildir. Düzendeki bozukluk ve eşitsizlik ekonomik sömürü açısından ele alınmaz. Hilmi Bey gibi bir fabrikatörün iş hayatı, servet edinişi ya da fakir halkın sömürülüşü söz konusu edilmez. Hilmi Bey ailesinin acımasızlığı, ahlaksızlığı ve zenginliğinin yarattığı ayrıcalığıdır önemli sayılan. (Moran, 1996: 24).

Sabahattin Ali’nin Kağnı’yı, Ses’i, Kuyucaklı Yusuf’u, İçimizdeki Şeytan’ı yayımladığı yıllar için Ahmet Oktay şunları yazar:

Dönemin bütün solcu dergilerindeki ortak payda halkçılık ve köycülük’tür. Göreceğiz: Türkiye’de köycülük söyleminin işçi sınıfı söyleminin yerine ikame edilmesinde ve bu söylemin sosyalist sanılmasında ... Abidin Dino’nun küçümsenmemesi gereken etkileri vardır. Bağdaşık aramanın dışında, köy, temsil ettiği ideoloji ve kılgı açısından, hiç kuşkusuz, daima ve sözcüğün en genel anlamında tutucu olmuştur. Ama, o dönemin yetkin yazarlarından biri olarak beliren Dino, sürekli olarak, sağa ve sola çalışabilecek olan ve hiçbir devrimci kavramlaştırılması yapılmamış bulunan köycülük kuramına sığınmıştır. (Oktay, 2000: 332)   

 Sabahattin Ali, bürokrasi eleştirisini üç hikâyede yapar: “Yeni Dünya”, “Asfalt Yol” ve “Bir Konferas”. Üçü de aynı kitapta olup en eğlencelisi “Bir Konferans”tır.

Devletin şehirdeki muteberleri okul açılışı için bir köye giderler; aralarındaki iktisatçı, hazır gelinmişken kooperatifçilik gibi önemli bir konuda konferans vermenin köylü için çok faydalı olacağını düşünür, konferansı dinleyecek olanların değil de müdürlerin mütalaasını alır, konferansın faydalı olacağını onlar da söyler, geriye kalır köylüleri toplamak. Gelirler, dinlerler ve anlamış görünürler. Hikâye şöyle başlar:

Büyük şehirlerimizden birine yakın bir köyde yeni bir yatılı okul açılıyordu. Açış törenine maarif müdürü, müfettişler, şehrin mühimce adamları ve “köycüler”, bir kafile hâlinde otomobillerle gittiler. Köy halkı, bu golf pantolonlu, kasketli, kara gözlüklü, boyunları fotoğraf makineli kalabalığı, yolun iki yanına dizilerek, derin bir sükûtla karşıladı.

Bir alıntı daha:

Misafirler köy ve civarını da beş on dakika içinde iyice gezip dolaştılar. “Köycüler” yolda ve kahvede rastladıkları bazı köylülerle lafa girişmek teşebbüsünde bulundular. Aralarında köycülük tahsili için Paraguay’a gidip senelerce kalmış biri vardı, sesini tatlılaştırıp yumuşatarak türlü şeyler soruyor, hiçbir şey ifade etmeyen... (“Bir Konferans” / Yeni Dünya)            Sonuç: Sabahattin Ali, köycülüğün sosyalizm olmadığını biliyor.

Sabahattin Ali ile Sait Faik’in kimi hikâyeleri birbirini çağrıştırır; Sabahattin Ali’nin, 1936’da yazılıp 1943’te Yeni Dünya içinde yer alan “Asfalt Yol”u ile, Sait Faik’in Havuz Başı’ndaki “İyilik Unutulmaz”ı böyledir. Sabahattin Ali, köylülerin de kullandığı şehirlerarası yolun Ankara’nın emriyle asfaltlanışından sonra köylülere kapanışını anlatır. Sait Faik de çok hareketli bir limana inen yolun, belediye başkanının emriyle asfaltlanışını, öküz arabalarına yasaklanışını ve sonrasında olanları kaleme alır.

“Asfalt Yol”un ne artısı olmuştur köylüye ne de eksisi.

Köylü için hiçbir şey değişmez. Yol, eskiden eziyetti. Şimdi de eziyet. Eziyetin sebebi Rüstem Ağa’nın feodal ağırlığıydı eskiden. Arabalar bozuluyor, Ağa’nın tamirhanesine çekiliyor, Ağa kazanıyordu. Şimdi ise şehirlerarası ulaşımın engellenmemesi için köylü yola çıkarılmıyor, yol korunuyordu. Bu ne demek? Kapitalizmi arkalamak.   

Öyleyse yeni olanı, modern olanı, ileri tarihli olanı savunmak önemli değil. Önemsiz mi? Değil tabii. Yol bir başına alınırsa değil. Ama daha önemli olan, yolun nasıl kullanıldığı. Hikâyedeki eski yol ile “asfalt yol” bu anlamda aynı. Her ikisinde de, üretim araçlarına sahip olanlar, yani egemen güçler yararlanmakta yoldan. Sabahattin Ali “yılan” benzetmesiyle ve “yol-köylü-fayda” vurgusuyla bu püf noktaya dikkat çeker işte. Nitekim Murat Belge bu yöntemin “Türk edebiyatında bir yenilik” olduğunu söyler. Şöyle ki eski hikâyeciler betimleme olsun için betimleme yaptıkları halde Sabahattin Ali’nin “Asfalt Yol”unda betimleme “kendi sınırlarını aşmakta, yeni bir anlam kazanmaktadır. Hikâyenin yapısında, örgenliğinde yeri vardır. Yüzeydeki, görünürdeki temayı kendini açığa vurmadan destekleyen bir alt-akıntıdır.” (Belge, 1994: 344).

Peki, köylüler fark edilmesi gerekenin farkında mıdır? Hayır! O kadar ki başlarına gelenleri öğretmenden bilip şikâyetçi olurlar. Vilayet cephesinin de canına minnettir bu; öğretmen sürülür.   

Gelelim “İyilik Unutulmaz”a.

Beni hayrete düşüren şu: 1948’de yayımlanmış bu hikâye. En iyimser hesapla “Asfalt Yol”dan beş yıl sonra. Ne ki sosyoekonomik zemininin sağlam olduğunu söylemek galiba zor.

Sabahattin Ali, yolun, yani kapitalizmin arkalandığını söyler bize. Burada yanlış yok. Çünkü yükselendir kapitalizm. Rüstem Ağa’yla ve köylüyle simgelenen tarımsal yapı ise eski olandır, tasfiyesi gerekir. Devlet, egemen sınıfın organizasyonu olarak bununla görevlidir. Tek parti döneminin bütün köycü/halkçı söylemine rağmen bu dönemde yapılan da budur. Sabahattin Ali bunu görür. Gösterir. Sait Faik’in görmediği bu. Oysa dönem çok partili dönemdir. Böyle olmasa da geçen zaman tasfiyeyi hızlandırmış olmalıdır. Öyleyken hikâyeyi köylülerin zaferiyle bitirir Sait Faik. 

Sabahattin Ali bürokrasiyle/devletle köylüyü karşı karşıya getirir. Arabalarının asfalttan geçirilmeyeceği haberine inanmaz önce köylü. Karşısında tek parti döneminin olmazsa olmaz figürü jandarmayı görünce işin ciddiyetini anlar. Jandarma, köylüleri ve kağnılarını durdurmaya, yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalara gerisingeri döndürmeye başlar. Devleti temsil eder. Köylü toplanıp bir çare düşünür; “fakat ne jandarmalara karşı koymaya ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya” imkânları vardır. Karşı koyamamak örgütsüzlüklerine işarettir, lastik tekerlek taktıramamak da kapitalizmin kendilerinden ne beklediğini anlamadıklarına.

Sait Faik’in köylüleri de kendilerinden beklenenin ne olduğunu bilmezler ama eylemcidirler. Ne ki örgütlü olduklarından değil. Kaymakamın arkalamasıyla eyleme geçerler. Burası arızalı olup hikâyenin sağlam olmayan zemininden kaynaklanır arıza. Şöyle ki köylünün karşısına kasaba esnafını ve belediye başkanını koyar Sait Faik. Piyasadır bu. Ve yükselendir. Yani devletin de bunların yanında yer alması gerekir. Ama hikâyede böyle olmaz. Devletin temsilcisi jandarma değil, kaymakamdır artık, o da köylünün yanında yer alır. Devletin köylüden/halktan yana olduğunu sanmakta Sait Faik, piyasayı da düşman bildiğini.

Köylülere aracılık etmelerine bakıp Sait Faik’teki kaymakamla Sabahattin Ali’deki öğretmeni denk görmemeli. Öğretmen yol meselesini iş edinir ama yol onun iş edinmesiyle olmaz. Etkisizdir öğretmen. Devletin dış çemberindedir. Kolaylıkla harcanır. Böylece köylü de hoşnut edilmiş olur. Kaymakamsa etkilidir. Sonuç da alır. Öğretmenin dengi Sait Faik’te komisyoncudur. “Küçücük bir komisyoncu” diye geçer hikâyede. Bu mesleğin gelecekte piyasaya bağlı olarak büyüyeceğini ima eder gibi Sait Faik. Kim bilir belediye başkanının mebus seçilmesi de belki yanlış ve sevimsiz bir geleceğe erken erken işarettir.*

Sabahattin Ali gerçekçi midir, toplumcu gerçekçi midir, toplumsalcı mıdır veya başka bir şey midir? Bunlar konuşulmalı, tartışılmalı elbette. Ama Mustafa Kutlu’nun “Kanal” hikâyesi üzerinden söyledikleri yabana atılası değil:

Bu hikâyede geçen olaylar aynı köyden iki çocukluk arkadaşının arasında oluşmasına rağmen, tüm Anadolu köylülerinin ortak derdi olan su ve toprak kavgası etrafında toplanırlar. Yazarın ifadeye çalıştığı mesele toplumsal bir derttir. Burada toplumsal gerçekçi olmak için illaki çözüm getirmek gerekmez. Bazen meselenin bütün hatlarıyla ortaya konulması da bir çözümdür. Sebep ve neticelerin görünmesi açısından. (Kutlu, 1972: 34).

 

 

 

 


* Bu iki hikâye hakkında fazlası için bakınız: Mert, Necati; Adalı Sinağrit, Hece Yayınları, Ankara, 2006, 129-136

 

 

KAYNAKÇA

 

Belge, Murat; Edebiyat Üstüne Yazılar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994

Korkmaz, Ramazan; Sabahattin Ali: İnsan ve Eser, Kesit Yayınları, İstanbul, ikinci basım: 2016

Kutlu, Mustafa; Sabahattin Ali, Hareket Yayınları, İstanbul, 1972

Mert, Necati; Adalı Sinağrit, Hece Yayınları, Ankara, 2006

Moran, Berna; Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış: 2, İletişim Yayınları, İstanbul, dördüncü basım: 1996

Oktay, Ahmet; Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Tüm Zamanlar Yayıncılık, İstanbul, 2000

 

 

Diğerleri

SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014

İLK KİTAP SEVİNCİM İLK KİTABIMDAN DEĞİL  Hece, Sayı: 209, Mayıs 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net