Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

 

 

Okulların ilk haftası... Ders kitaplarının devlet tarafından ücretsiz dağıtılmasına henüz geçilmemiş... Kalem, defter, silgi, kopya kâğıdı, ataş, daktilo şeridi, mürekkep de bilgisayar marifetince hayatımızdan bugünkü kadar çıkarılmamış... Ders kitaplarını aileler alıyor, bunların da ayrıca kaynak kitabı, sözlüğü, atlası, ayrıca bin bir çeşit kırtasiyesi var; kitapçılar tıklım tıklım, dükkân önlerine, sokaklara kadar iğne atsan yere düşmez bir kalabalık oluşmuş, kimilerinin önünde kuyruklar bile.

O günlerin birinde, ezik büzük bir toprak insanı, kuyruktaki şehirlilerin izin verdiği ölçüde, kapıda durmuş içerideki hengâmeye anlamaz anlamaz bakıyor. Cesarete gelip adımını atarsa kitapçı dükkânına ilk girişi olacak bu, verdiği izlenim böyle.    

“Gir, gir korkma! Biz bizeyiz burada, yabancı yok.”

Meğer çağrılsın beklermiş, hemen girdi, cebinden de katlanmış bir kâğıt çıkardı, verdi.

Birinci sınıf Türkçe kitaplarıydı istediği. Biri kalınca, dördü adeta broşür, albenisi hiç olmayan beş kitapçıktı bunlar. Çok eleştirildiler. Bakanlık beğenilen, beğenilmeyen diye ayırt etmeden orta sona kadar sekiz sınıfın bütün Türkçelerini yeniledi. Fakat bakanlık da olsa, imkânlar sınırlıydı, piyasadan matbaalara da iş verilmesine karşın kitapların öğrenci eline geçmesi gecikiyordu. Sekiz sınıfın kitabını hemen ilk yılında ve ülke genelinde yenilemek kolay değildi, dahası da şu: Devlet fenden çok sosyal bilimleri seviyordu galiba, onların kitaplarına ağırlık veriyor, o kadar ki kendi kitabının yanına bir kitap bile piyasadan katılsın istemiyordu. Tek tabanca idi, o da zaten en çok ona yakışırdı.

Böylesi gecikmenin kitapçıya yüklediği de içler acısıdır. Okullar açılmış, yenilenenler dışında bütün kitaplar dağıtılmış, satılmıştır, o yenilenen kitaplar için öğrenciler ve meraklı veliler her gün kitapçı kitapçı dolaşırlar. “Yok, gelmedi; belki yarın!” deriz, bakanlığın Çapa’daki deposundan bize de öyle derler çünkü. İnanır, sabahın essalatında arabayı elemanla yola çıkarırız; yol dediğim, bizim ilden İstanbul’a, tam yüz kırk kilometre. Yüzer, iki yüzer almayı düşündüğünüz kitapların olanlarından, onların da zaten ya bir ya iki sınıfı vardır ellerinde, vere vere birer bağ verirler ki hepsi kâr olsa n’olur! Müşteriyi inandıramazsınız, var da vermiyoruz sanır, kızar, homurdana homurdana giderler, ama suçüstü umuduyla da dönüp dönüp bakarak.

Haksız da değiller. Müşteri vardır on iki ay gelir alışverişini yapar. Böylesi, kitapçı dükkânına yılda bir kez, okullar açılırken uğrayanla bir tutulur mu? Onlar için tezgâh altına zula ettiğimiz üçer beşer bir şeyler var elbette. Şu veya bu nedenle içimizi acıtanlar da olur bazen: şehri pek bilmeyen büyükanneler, takatten düşmüş dedeler veya garip köylüler, merhamete gelir ayırdıklarımızdan onlara da veririz arada.

Bu ürkek köylüye de merhamet duydum. Yalnız, verdiği kâğıtta önceki yıl okunan, biri kalınca, dördü adeta broşür olan o sevimsiz beş kitap yazılıydı. Onları nerden bulalım! Onlar yok! Canım, depoyu karıştırsak üç beş bir şey çıkar, çıkar da onlar yürürlükten kalktı; bütün Türkiye’de artık yenilenen Türkçeler okutulacak.

Bunları anlattım da anlattım. Adam ne dese:

“Nerde bulurum?”

“Bulamazsın. Bulursan da alma, bu yıl o kitaplar okutulmuyor, yasak.”

İnanmaz, inanmaz dinledi beni. İnansa, zuladan bir tane çıkarıp vereceğim yenisinden. İnanmıyor diye vermeyecek olsam, boşu boşuna dükkân dükkân dolaşacak, bulamayacak, belki de bulacak, alacak, aldığının geçersiz olduğunu önce öğretmen, sonra veli kim bilir ne zaman fark edecekler! Yormayayım adamı! Kitabı çıkardım, gösterdim; adına, sınıfına baktı, galiba o zaman inandı, ben de kendimden eminim ya:

“Öğretmene gösterin bu kitabı; bu yıl okutulacak kitap buymuş, da deyin. Göreceksin, uyarıldığı, yanlışa düşmekten kurtarıldığı için çok sevinecek.”

Adam gitti, elinde verdiğim kitap, ertesi gün yine geldi.

“Bu yanlışmış!” dedi, elindeki kâğıdı uzattı: “Bunlar olacakmış!”

İstenilen kitaplar, yürürlükten kaldırılan o beş kitap(çık)tı yine.

Yalnız, adları gayet okunaklı olup öğretmen eliyle yazıldığı belliydi.

Ne inatçı öğretmenmiş, ayrıca pervasız. Geçerli kitabı veriyoruz, nedenini de söylüyoruz; ama o yapılması gerekeni yapmıyor, ne müfettişi ipliyordu ne de bakanlığı. Dahası var: Kâğıdın altına da kitapların hangi kırtasiyecide bulunduğunu kendi el yazısıyla açık açık yazmıştı; sanırım bu not, eski kitaplar için, “Bulamazsın, bulursan da alma!” diyen banaydı.

Adam, hiç konuşmuyor, dalıma basmıyor, dudağındaki belli belirsiz gülümsemeyle kendini hafifletiyor, ama bütün bu dikkatler bende bıçak etkisi bırakıyordu.

“Hangi köydensin?”

Dağyoncalı’danmış. Bizim Kâzımpaşa’nın yukarılarında bir dağ köyü.

“İl Milli Eğitim Müdürlüğüne telefon edeceğim, sen de duy, doğru kitap verdiğimden emin ol.”

Açtım. Kendimi tanıttım. Köyün adını verdim. Şikâyetimi bildirdim.

Adama da:

“Müfettişler gitsin de, öğretmen anlasın yürürlükten kalkmış kitabı okutmak, ne demek!” dedim.

Oh! İşimi doğru yaptığım görüldü. Kendimi ispat ettim, Aklandım. Vicdanım rahat. Adamı öyle gönderdim.

Eylül geçti, Ekim geçti, Kasım mevsim, yaz geçti, yine geldik Eylül’e; okullar yeni açılmış, hâliyle sezon harale gürelesi içindeyiz. Gürültüyü yara yara bir adam girdi, gayet mağrur bir edayla:

“Bu kitap yanlış, ben iki dedim, sen bir verdin!” 

Kolay yapılan bir yanlıştır, ama ben bu yanlışı da yapmam; istenilen hangi dersin, hangi yayımevinin kitabı, kaçıncı sınıfıdır, bunlar titizlik ister. Bunu gösteremiyorsanız dükkânı kapatın en iyisi! Yalnız kitapçı mı, veli de titiz olacak. Oysa çocuğunun kaçıncı sınıfta olduğunu bilmeyen veli de gördük biz. Çocuğu sınıf geçmiştir, üçe gidecektir, baba, bütün sene gittiği sınıfı söyler alışkanlıkla –hele böylesi kıyamet kadar.

“Sen ikinci sınıf Türkçe istedin, ben birinci sınıfınkini mi verdim?”

Ağzından duyulur, duyulmaz bir sesle:

“He!”

Böyle değildir ama inatlaşmanın da anlamı yok. Getirdiğini aldık, istediğini verdik.

Adam gitmedi, duruyor. Açıkladım:

“Bak birinci sınıfın Türkçesini aldım, ikincisini verdim, tamam mı?”

Duruyor.

“Yine mi olmadı?”

“Telefon edecen diye beklerim.” dedi, o zaman uyandım!

“Sen Dağyoncalı’dansın di mi?”

“He! Ama sen de neden hep böyle yanlış yapıyorsun?”

“Ulan geçen sene yanlış kitap vermişim. Benim huyum bu. Neden bu sene de kitap için yine bana geliyorsun?”

“N’payım be ağbi, ayağım alışmış bir kere!”

 

Diğerleri

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013

ÂMEDÂBİ  Heceöykü, Sayı: 54, Aralık-Ocak 2012-2013  

YOLDAYIM, YÜRÜYORUM  Heceöykü, Sayı: 53, Ekim-Kasım 2012

EKMEK ARASI  Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net