Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ADALILARIN ÖYKÜSÜ Erdem Dönmez, Edebiyat Ortamı, Sayı: 61, Mart-Nisan 2018

 

 

Günümüz edebiyatının en genç ve en hızlı yükselişe sahip türüdür öykü. Bu gençlik ve hız, öykünün yeni türediği veya bir gelenek kuramadığı anlamına gelmez. Gelenekteki anlatmaya dayalı ürünleri, hatta olay nakletmeyi hesaba katarsak öykünün en köklü tür olduğunu söylemek dahi mümkündür. Öyleyse nedir öyküyü/hikâyeyi bu denli genç ve tecrübeli tutan şey? Meseleye insanı merkeze alan, türlü insan çeşitlerini durmadan ve yorulmadan gözlemleyen, dile döken, dille yeniden üreten iki yazar, iki öykücü, iki hemşeri üzerinden değerlendirmek oldukça uzun cevabı olan bu soruya verilecek kısa bir karşılıktır.

2018’in hemen başında Cümle Yayınları’nın biyografi serisine dâhil olan Necati Mert’in Sait Faik kitabı, bir öykücünün başka bir ustayı ortak duyuş ve duyarlılıklarla anlattığı, hikâyeleştirdiği, dilin imkânlarını geniş tutarak alışıldık biyografi örneklerinin çok ötesine taşıdığı bir çalışma. Hatta bir hikâyesinin üslûpla yoğrulup neredeyse kurmacanın sınırlarına konumlandığı bir öykü de denebilir. Biyografi türü günümüz edebiyatının ihmal ettiği, sahayı daha çok akademik çalışmalara bıraktığı bir tür olarak yorumlanabilir. Elbette akademik düzeyde hazırlanan tezlerin, bir kısmının yeterliliği sorgulamaya açık olsa da bir yazarın hayatını ve eserlerini aydınlatmak, tarihte kalıcı kılmak adına katkısı yadsınamaz. Ancak şartlar gereği soğuk bir üsluba sahip olan bu tür çalışmalar teknik hususta katkı sunsa da genel okur kitlesine hitap etmeyen, bilimsel hassasiyetler dolayısıyla fazla köşeli görünüm sergileyen, bu nedenle de estetik duyargaları harekete geçirmeyen ve biyografisi yazılan kişiyi hayatla buluşturamayan bir niteliğe sahiptir ya da sahip olmak zorundadır. Necati Mert’in çalışması bu bağlamda sınırları aşan ve bilinenin dışında fazla bir şey söylemese de mevcut soğuk çalışmaları bir öykücü üslubu ve samimiyetiyle yeniden üreten ve hayatın ortasına taşıyan bir yapıya sahip. Sait Faik’in öyküleri ne kadar hayatla iç içe ise Necati Mert, büyük emek ürünü olan bu çalışmada Sait Faik’in ‘hikâyesi’ni gerçeklikten kopmadan ancak gerçeğin sığlığında kalmadan tekrar yaşatıyor okura. Tabii bunu bir roman çatışmasıyla değil, öykünün hassaslığı ve sakinliği ile gerçekleştiriyor; dolayısıyla biyografik romanlardaki zorunlu kurmacadan uzak duruyor.

Bir Adapazarlı yazarın hemşerisi olduğu öykücüyü yerel değerlerde buluşarak evrensel ölçülerde yorumladığını görüyoruz çalışmada. Sait Faik ve Necati Mert arasındaki bu bağ, zannımca başka hemşeri yazarlar arasında yok. Bu ilişki taşralının taşralıya bakışından doğacak sığlıkta değil, taşranın değerlerine sahip çıkarak merkezin söylemine eklemleniyor; dolayısıyla yine öykü türünün hassasiyetinde buluşuyor iki yazar: Küçük ve önemsiz gibi görüneni dile dökmek, dille yeniden üretmek ve bunu evrensel değerlerle buluşturmak. Bu durumdaki iki öykücünün dünyası biyografi türünde kesişince, hikâyenin sınırlarından çıkılmaması da beklenilen sonuç oluyor.

Çalışmada Sait Faik’in hem hayatının kronolojik dönemleri, hikâyeyle ilişkisi, hassasiyetleri, etkilediği olay ve durumlar hem de Adapazarı-Bursa-İstanbul’un sosyal ve siyasi ortamı aynı anda izlenebilmektedir. Buna göre yazarın sosyal ve siyasi zemini aktüel zaman olarak kullanmak suretiyle hikâye kurduğunu söylemek mümkündür. Necati Mert, Sait Faik’in hayatını ve hikâyesini buluşturarak aynı zamanda yazarın öykü kaynaklarını da okura sunmuş olmaktadır. Sait Faik’in hikâyesiyle yaşadığı dünyanın özdeş olduğu şu ifadelerde de kendini göstermektedir. Orhan Kemal’le bir buluşmasında: “İstanbul, İstanbul, İstanbul... Sanıyor musun ki bu yeknesaklıktan ben de bıkmadım! Ama ne yapayım? Anadolu ve Anadolu insanına dair o kadar az şey biliyorum. Bilmediğim şeye burnumu sokamam ki.” (s. 48) Necati Mert, Sait Faik’in hikâyelerindeki insan canlılığı ve çeşitliliğini, yazarın çocukluğunun geçtiği Adapazarı’nın çok etniseli bir yapı taşımasıyla ilişkilendirerek hayatı ile öyküsü arasındaki bağı ifade etmektedir.

Yazarlığı meslek edinen bir Sait Faik’le karşılaşılıyor biyografide. Yaşadığı dönemse yazarlığın meslek olarak kabul görmediği yıllara tekabül ediyor. Hatta bu algının günümüzde halen devam ettiğini de söylemek mümkün. Nitekim hala Sait Faik değerlendirmelerinde mutlak suretle onun işsizliğinden, aylaklığından bahsedilmekte, mesleksizliği tuhaf karşılanmaktadır. Hâlbuki yazmayı bu denli yaşayan, bir varoluş problemine dönüştüren kaç yazardan bahsedilebilir? Necati Mert’in aktardığı, pasaport şubesinin meslek sorgulama meselesi bu meseleyi tüm canlılığıyla işliyor; ‘karakter’in bu husustaki hassasiyeti tüm gerçekliğiyle bildiriliyor.

Semaver’den Sarnıç’a, Şahmerdan’dan Lüzumsuz Adam’a ve diğer hikâyelerine Sait Faik’in gittikçe yenileşen ve öykümüzün sınırlarını aşan hikâyeciliği hayatındaki değişikliklerle birlikte veriliyor. Klasik anlatımlı öykülerden küçük adamın başıboş hayatının yansımalarına doğru bir değişim çizgisi görülüyor. Bu değişimde hayatındaki gelişmeler önemli rol oynamaktadır. Öyle ki onun avareliği aile ilişkilerine zarar verse de öyküsü üzerinde dönüşüme sebep olmuş, Bursa’da başlayan öykücülüğü Grenoble ile zenginleşmiş; ancak avarelik ile dağınık yapı eşzamanlı gelişim göstermiştir. İstanbul dışını anlattığı hikâyelerde ise tekrar klasik tarza dönüşü, Sait Faik’in hayat-biçim-öz bağlantısına işaret etmesi bakımından ilginç bir durumdur. Öykülerinin hemen her dönemde geçmişinden izler taşıması, Adapazarı ve çocukluk günlerini işlemesi hayatı bir bütün olarak yaşadığına ve öyküyü de böyle gördüğüne işaret eder.

Çalışmada, Sait Faik’in “Çelme” öyküsünden dolayı dava edilişi, hikâyelerini yazma süreci, okumayla-beklenenin aksine- arasının pek iyi olmaması, annesi ile ilişkisi, Medarı Maişet Motoru’nun toplatılması ve yazarın bundan dolayı kovuşturma geçirmesi, Aleksandra ile yaşadığı aşk, geçirdiği maddi sıkıntılarla beraber yazarın çok sert iniş ve çıkışlarının olması, her şeyi fazla ciddiye alıp çabucak vazgeçmesi, sinemaya düşkünlüğü, lüks ortamlara uyum sağlayamaması, halkı içine karışmayı tercih edişi, gösterişsiz giyimi, herhangi bir insan gibi görünmek istemesi, yaşamı balık tutmak, sinemaya gitmek gibi gündelik eylemlerden ibaret görmesi, kendisinden bahsedilmesini sevmemesi, kimsenin arkasından konuşmaması, beğenmediklerini yüzüne söylemesi hikâye havasında okura aktarılmaktadır. Hayatı uç noktalarda yaşayan Sait Faik, eğer bir biyografiden bahsetmiyor olsaydık, kolaylıkla roman tipine evrilecek özellikler taşımaktadır. Walter Benjamin’in Pasajlar’da bahsettiği flaneur tipidir Necati Mert’e göre Sait Faik. Flaneur, kendisini sadece evinin dışındayken evinde hisseden bir kimliktir. (s. 123) Gezer; ancak sadece gitmek için gerçekleşen bir gezintidir bu. Kalabalığın ortasında yapayalnız gözlemler etrafında olanı biteni. Hayata bütünü dikkate alarak bakmaz, her şeyi parçalı görür ve öyle de yazar. Necati Mert, bu özellikleriyle Sait Faik’i Oğuz Atay veya Yusuf Atılgan’ın karakterlerinin gerçek hayattaki karşılığı olarak görür. Tarık Buğra ve Yaşar Kemal’den aktartıldığına göre Sait Faik hikâyelerini yazmaktan çok yaşar. Öykülerdeki canlılığın en önemli sebebi, bu yaşanmışlıktan kaynaklanır; Necati Mert’e göre “Sait Faik’in hikâyesi yaşanmış bir hayatın büyük hikâyesidir; bunların toplamı onun hayatının romanıdır.” (s. 172)

Çalışmanın aynı zamanda Sait Faik merkezli bir dönem belgeseli olduğu söylenebilir. Buna göre Sait Faik’in Salah Birsel, Sabahaddin Kudret Aksal, Aziz Nesin, Yaşar Nabi, Necati Cumalı, Samim Kocagöz, Celal Sılay, Bedri Rahmi, Tarık Buğra, Rıfat Ilgaz, Cahit Sıtkı, Haldun Taner gibi dönemin öne çıkan isimleriyle ilişkilerini görmek/izlemek mümkündür.

Sait Faik, 1940-1948 arasında süreli yayınlarda çok az görünerek üretkenliğini askıya almış, aylaklığı uç noktaya taşımıştır. Necati Mert, bu yıllarda yazarın öyküyü hiç bırakmadığını, bu uzun suskunluk ve aylaklık devrinden sonra Lüzumsuz Adam’la yepyeni bir hikâye dili yakaladığını belirtmektedir. Bundan böyle emekçi yerini lümpene; köy, kasaba yerini kente; geçmişse yerini şimdiye bırakarak Türk hikâyesinin önemli kırılmasını gerçekleştirmiştir. Kabına sığamayan Sait Faik, verili dilin imkânlarıyla da yetinemediğinden Alemdağ’da Var Bir Yılan’la yeni ve daha özgür bir dil üretmiş ve bu dil Türk öyküsünde 50 Kuşağı olarak anılan öykücülere yol gösterici olmuştur. Çoğu 1930’lu yıllarda doğan 50 kuşağı öykücüleri İkinci Dünya Savaşı sonrası varoluşçu felsefenin etkisiyle yeni bir dil arayışına girmiş ve bu dili Sait Faik’te hazır bulmuştur.

Kitapta Sait Faik’le ilgili öykü diline etkisi bağlamında fazla tartışılmayan homoerotizm meselesi gündeme getirilmektedir. Necati Mert, Fethi Naci ve Oğuz Güven’den referansla ilk hikâyelerinden beri üstü örtük bir çift cinsiyetliliğin varlığından bahsetmekte ve bu durumun Türkçenin cinsiyetçi bir dil olmaması dolayısıyla gizlendiğini belirtmektedir. Büyük kırılmayı temsil eden Alemdağ’da Var Bir Yılan’da ağırlıklı olarak görülen homoerotik eğilimler, yazarın o zamana kadar anlatılamayanları hiçbir ahlaki kaideye bağlı kalmadan açık bir şekilde ifade ettiğini göstermektedir. Sait Faik’in daha önce dile getirilemeyen cinsiyetçi meseleleri açık bir şekilde edebiyata dâhil etmesi ve öykülerinde ben anlatıcıyı tercih edişi, yazarla anlatıcının birbirine karışmasına, çift cinsiyetliliğin doğrudan yazara yakıştırılmasına neden olmaktadır. Öykülerdeki içeriğin doğrudan yazarla açıklanması edebiyata değil magazinciliğe hizmet etmektedir. Mesele edebiyat bağlamında değerlendirildiğindeyse yeni olan, örtük dilin açılmasıdır. Necati Mert bu özgürleşmeyi hastalığını bilen ve ölüme doğru gittiğinin farkında olan yazarın aceleci denebilecek psikolojisine bağlar. Bu çerçevede Sait Faik’le ilgili yapılan çalışmaların problemlerinden de bahsedilmekte, anlatıcı ile yazar farklılığı dikkate alınmaksızın öyküdeki her şeyin yazara yakıştırılması eleştirilmektedir.

Sait Faik ve Necati Mert. Aralarında yıllar da olsa aynı topraklarda doğup büyüyen, benzer çevrelerde çocukluklarını geçiren -bu durumun tesiri ne kadar etkilidir bilinmez- insana benzer duyarlılıklarda yaklaşan, yaşadıkları gibi yazan, yazdıkları gibi yaşayan iki öykü ustasından sonradan gelenin ilkinin biyografisini yazması elbette öykü hassasiyetiyle gerçekleşiyor. Necati Mert, sunuş yazısında bilindik şeyleri tekrar ettiğini söylese de bilinen gerçeklerin yeni bir bakış açısı ve dille yoğrulması/ yoğunlaştırılması tam da her iki yazarın öykü diline yatkın, hayattan beslenen, onu dille yeniden üreten ve bu yolla bilgiye can veren bir anlatıma erişilmesini sağlıyor.

 

Edebiyat Ortamıı

Mart-Nisan 2018, Sayı: 61

 

Diğerleri

ADALILARIN ÖYKÜSÜ Erdem Dönmez, Edebiyat Ortamı, Sayı: 61, Mart-Nisan 2018

PARK, "ALT YANI BİR PARK" DEĞİLDİR Beytullah Emrah Önce, Tasfiye, Sayı: 51, Ocak-Şubat 2016

GÖNÜLLER KÜÇÜLDÜ Cihad Şahinoğlu, Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

NECATİ MERT'İN "MİNNACIK BİR UÇURUM'U YA DA TAŞRANIN AYAK SESLERİ Faik BAYSAL, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 347, 10 Ekim 1996

BİR ŞEHRİ ÖRMEK: "HİKÂYEM ADAPAZARI" Temel Karataş, 25 Aralık 2008

ADAPAZARI'NDA KIRK YIL  Yasin Şafak, Tasfiye, Sayı: 46, Ocak-Şubat 2014

MEMLEKET İÇRE BİR KİTABEVİ  Erdem Dönmez, TYB Akademi, Sayı: 10, Ocak 2014

MEMLEKET GİBİ KİTABEVİ  Beytullah Önce, Sakarya Yeni Haber, 1 Aralık 2013

TAŞRADA KİTAPÇI OLMANIN ÖTESİ  Özge Atasel, AGOS Kitapkirk, Sayı: 60, Kasım 2013

"MEMLEKET KİTABEVİ"NDEN İNSAN MANZARALARI  Temel Karataş, Milliyet Kitap, Ekim 2013

NE GOOGLE'A NE DE BAŞKA BİR KRONOLOJİYE GİRMİŞ BİR TARİH  Aslı Tohumcu, Radikal Kitap, Sayı: 658, 25 Ekim 2013

MEMLEKET GİBİ BİR KİTABEVİ  Bir Gün, 05 Ekim 2013

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Adnan ÖZER, Radikal İki, Sayı: 15, 19 Ocak 1997

GECEYE UÇURULAN GÜVERCİNLER  Nalan BARBAROSOĞLU, Adam Öykü, Sayı: 9, Mart-Nisan 1997

Necati Mert'e SAÜ tarafından Fahri Doktora ünvanı verildi...

ÖMER SEYFETTİN VE KİMLİK  Hale Kaplan ÖZ, Yeni Şafak, 5 Eylül 2004

OKUR KİTAPLIĞI'NDAN ELEŞTİRİ KİTAPLARI  Hakan ARSLANBENZER, Fayrap, Sayı 48, Şubat 2012

ŞEHRİN SESLERİ: NECATİ MERT  Necip TOSUN, Heceöykü, Sayı: 50, Nisan-Mayıs 2012

"ZAMANSIZ"  Cemile SÜMEYRA, Heceöykü, Sayı: 48, Aralık 2011-Ocak 2012 

ZAMANSIZ ÖYKÜLER  Efe ERTEM, Kitap Zamanı, Sayı: 74, 5 Mart 2012
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net