Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
NE DİYORSUNUZ SEHER HANIM? Karabatak, Sayı: 42, Ocak-Şubat 2019

 

 

Dipdinçti. Çatılıydı. O koskoca Emin Bey gidecek adam değildi ama.... Neydi onu kızdıran? Kime gönül koymuştu? Adeta koşa koşa gitti. Sağlığında kimseyi yormamıştı, giderken de yormadı. Namazı kılındı,  toprağa verildi.

İki yıldır iyice yalnız kaldı Seher Hanım. Başı her zaman kaşbastı ile sıkılı, yüzü solgun –hele ki çocuklar tatildeyken mutlaka- köşe penceresine oturur, torunların tatilden dönmelerini bekler oldu.

Ev harala güreledir. Seher Hanım sevmez karmaşayı, her şey usulünce olsun ister. Torunlar, Emin Bey değiller ki söz dinlesinler! Suspus olduklarında bile birbirlerini kaşla gözle kışkırtıp bıraktıkları yerden haydaa yeniden! İki kızdan olma, en küçüğü on beş, en büyüğü otuz dört yaşında altı torun; yine en küçüğü üç, en büyüğü on yedi yaşında beş torun çocuğu, yani toplamda dördü erkek, yedisi kız, kadın on bir evlat bunlar; üç de kendileri tamam on dört nüfus. Torunlardan biri, torun çocuklarından dördü okullu, annelerin elbette, ama büyük torun kızın da başı bağlı, örtüsü karanfil rengi.   

Seher Hanım’ın bir kızı daha var: Aysel. Depremde kocasıyla, beş yaşındaki küçük kızıyla çıkarıldı. İki battaniyeden birine annesiyle yavrusunu, diğerine de babasını alıp götürdüler. Ayşenur, on yaşında, cıyak cıyak ağlar. Yirmi yıl olmak üzere, hâlâ ağlarmış! Anneanne, dede, annenin, babanın yerini tutsa... tutmuyor.

Allah’ım! Dayanılır gibi değil, evlat bu, insan birine kıyamazken, bu da giderse benimki dört olacak. Dördüncü ölümüm! Ne diyorsunuz Seher Hanım? Nasıl dört? Emin Bey’i de sayıyorsunuz herhal; yine dört olmaz ki. Meğer Aysel’den önce de beş yaşında bir çocuğunu toprağa vermiş Seher Hanım. İki kızının, bir de torununun ölümünü görmüş –kolay mı! Şimdi de Cansel’in ortanca kızı hastanede: Tuba. Ümit yokmuş. Hastane hastayı alıyor ama doktorlar bir gün tutup eve gönderiyorlarmış yine. Daha yirmi sekiz yaşında, diyor Seher Hanım, teyzesi kızı Ayşenur’dan bir yaş küçük. Cansel’in okulda, okumakta gözü yokmuş, istemişler, on sekizine bir yıldan çok varken daha, verelim, demiş Emin Bey, vermişler. Erkenden anne ol muş: Tuba’dan önce Saba, Tuba’dan iki yıl sonra da Ziba.

Tuba’yla, bakımıyla, hastaneye götür getirleriyle ilgilenen hep Nursel –Seher Hanım’ın küçük kızı. Bizim Melek’in demesi böyle; Nursel’i görsen, diyor Melek, öyle güler yüzlü, öyle yumuşak, annesine de bir bağlı, bir bağlı –çileli olduğundan sanırım- annesini yere göğe koyamaz, isteğini ikiletmemek için kendisiyle adeta yarışır. Oysa Nursel’in iki kızı, on beş yaşında bir oğlu, kızların büyüğünden yedi yaşında bir kız, küçüğünden de üç yaşında bir erkek torunu... Bir çığlık atar Melek: Aman da aman, erkek-miş bu! Çük-kü de varmış! Sevsinler! Bunca insan, ekmek ister, su ister... Nasıl hallediyor Nursel, hepsine nasıl yetişiyor, hem de hiç yüksünmeden, ablası Cansel’in yardımını da pek almadan, anlaşılır gibi değil. Sonracığıma, kendi kocası var, iki kızının kocaları var... Erkek milletini bırakmaya gelmez.

 Hafta içinde en az yedi sekiz kişinin kaldığı ev, hafta sonlarında okulluların gitmesiyle suyu çekilmiş değirmene dönüyormuş. Düşün, diyor bana Melek, zorunluluk yoksa Nursel bile çocuklara katılıp kendi evine çekiliyor –kuzeydeki Yenikent’e. Meleğim, diyorum, anlamadığım bir şey var: Çocuklar neden evlerine gitmiyorlar da Seher Hanım’da kalıyor? Çekilir şey mi o gürültü, o hareket... Melek’in demesi: Seher Hanım, yalnızlıktan korkuyor, eskiden de korkarmış ama depremi bu binada birlikte yaşadık, Aysel’i, küçük kızını ve kocasını hemen önümüzdeki beş katlının enkazından battaniyeye aldılar, hatırlarsın, üzerinden tek seferde üç elbise almışlar da onu çıplak komuşlar gibi olmuş Seher Hanım, hele ki Emin Bey’den sonra iyice... Tek başına sokağa bile çıkmıyor. 

Çocukları o istiyor, başı götürmeyince de şikâyet ediyor. Oysa inanmış kadın, yaşını da almış, ölümden bu kadar korkmak inanmışlığı zedelemez mi, bana sorarsan zedeler. Hiç böyle akıl yürütmüyor. Kızlarını, torunlarını etrafına topluyor, yeniyor, içiliyor... Gürültülü, hem de masraflı bir yaşayış. Gerçi Seher Hanım’a Emin Bey’den kalan emekli aylığıyla, küçük bir dairenin kira geliri var... E, var sayılır mı bu!

Cuma akşamıydı. Melek’in cebi çaldı. Tuba ağırlaşmış, yoğun bakıma almışlar yine. Ağlıyor, sıkılıyorum, dayanamayacağım, n’olur, gel arkadaş ol bana, diyormuş Seher Hanım. Bizden büyük, bize abla olacak yaşta, ama apartmanda akranı kalmamış, Melek’i sevmiş, Melek de onu, zaman zaman apartman içinde birbirlerine misafir gibi gidip gelmekteler. Ama emrivaki ile ve gece çağrılmak ilk oluyor.

Bir saat olmadan döndü Melek. Alı al, moru mor! Dudakları titriyor. Ayol, ne söz dinlemez kadın! Tuba diyor ağlıyor. Kızlar, torunlar diyor ağlıyor. Başı götürmüyormuş, gürültü çokmuş, para yettiremiyormuş... Yüksel, zaten iyice unutturmuş kendisini. Hanidir Ayşenur da gelmemiş –geldiğinde getirdikleri, verdikleri oluyor herhal! Ağlıyor.  Seher Hanım, dedim, ağlamayın! Büyük bir şirkette kendine ait bir odada çalıştığını söyleyen sensin, kolay mı oralarda çalışmak! Aferin Ayşenur’a! Liseyi bitirdi, yükseğini okumak için de kendini İstanbullara attı, kurtardı. Gelmediğini değil gelemediğini düşünün. Seher Hanın, burada iş bulaydı, demez mi! Bulanların bir hayrı var sanki. Sormuş: Cansel’in, Nursel’in kocaları nerde? Ya damatlar? Tuba’nın sağlığıyla neden kocası değil de Nesrin ilgilenir? Öğrenmiş: İki kızın kocası, bir de Tuba’nınki şehre çok uzakta, kuzeyde, ama ödemesi kolay, işyerlerine de yakın bir kooperatife katılmışlar vaktiyle, iyi de etmişler. Evet, iyi etmişler.  O köhne yerler şimdi rağbette; zemini çok mu sağlamdır, Melek ne bilir, ben ne bilirim, ama şehri altüst eden depremin oralara teğet geçtiğini bütün şehir bilir. Büyüklerimiz de öğrendi. Neyse...

Melek Hanım! Melek Hanım! diye bir sayha kopardı Seher Hanım; onlar kardeş, dedi, Cansel’le Nursel kardeş! Elbette Seher Hanım, elbette kardeşler. Ama kardeş kardeşliğini ev dağıtmadan gösterse daha iyi değil mi? Tuba hastanede, yanında annesi, kocası yahut Saba, Ziba değil de teyzesi var. Hiç olur mu? Bir yuva kurulmuşsa, sorunları da yuvada çözülmeli. Hayır, Seher Hanım, hayır, iki bacanağın ve damadınızın işyerleri şehirden çok uzakta, tamam, hastaneye gidip gelmeler işlerini dara sokacaktır, o da tamam, ama bu problemi kendileri çözecek. O yol, işi engelliyorsa çocukların da derslerini engelleyebileceği düşünülecek.  Anneannelerin yanında çocuk denilen haşaratın başıboş kalabileceği unutulmayacak. Aksi halde yuvalar yuva olmaktan çıkıyor, ne de siz memnun kalıyorsunuz. Kalabalığı dağıtın Seher Hanım, yuvalarına gönderin hepsini; siz de namazınızı kılın, tevekkül edin... Elden ayaktan kesilmediniz Seher Hanım, şükredin. Yalnız ve yardımsız değilsiniz; çocuklarınız var, biz varız, elimizden geldiğince yanınızda oluruz.

Ağladı, ağladı. Ağladıkça açıldı, gayrete de geldi. Rahmetli Emin de böyle derdi, dedi, toplama bu çocukları başına. Ben de Yüksel gibi mi olsunlar, derdim. Yüksel kim Seher Hanım? Benim tek oğlum. Tekne kazıntısı. Otuz beşimi geçmiştim, onu doğurduğumda. Gözü kitaptan başka bir şey görmez. Okur. Okur. Okur. Suç biraz da rahmetlinin. Oğlum nedir senin bu okudukların, derdim; babası, ilişme çocuğa, derdi. İstanbul’dan bir gelişinde, annecim, fakülte bitti, dedi. Öyleyse kız bakalım, dedim, burun kıvırdı. Evlenmelisin, dedim, ben evliyim, dedi. Kitapla mı? Gülüştük. Fakülte okulu bittiyse neden hâlâ kitap alır bu çocuk? Kırk var mıydı, evlenmeye soyunmuş nihayet, bizi de götürdü, kız istemeye gidiyoruz sandık, meğer çocuk doktoru çıkmış bir Çingene palamuduyla evlenmiş bizimki, yuva kurmuş, gitmemiz görelim içinmiş. Hâlâ kitap alıyor musun? Demez olaydım, bir odaya aldı bizi, dört duvar kitap, kitap, kitap. Ortada kalantor bir masa, gelin kızımızla okurlarmış –onlar çalışıyoruz diyor ama ne çalışması! Yüksel be, dedim, bunca kitap aldın, hepsini okudun mu? Anne, okunur mu? Oğlum, aldıysan oku; okumayacaksan neden alıyorsun? Anne, kitap sadece okunan bir şey değil. Kitap dost. Kimini okurum diye alıyorum, okuyamıyorum. Kiminden pişmanlık duyuyorum. Aralarında kapağını açmadıklarım var. Üç beş sayfa ya da bir iki bölüm okuduklarım. Eşe dosta hediye ettiklerim. Nasıl ki dostlarla da ilişkimiz inişli çıkışlıdır. Ama zamanda süre, mekânda uzaklıklar sorun olmaz dostlukta. Ya, baba evinde bıraktıkların Yüksel! Bırakmadım anne, bırakmadım. Seninleyim orada. Hepsini tek tek sayabilirim. Hepsi odanda yavrum! Kimseye göstermedim, dokundurtmadım bile. Tozlarıyla öyle duruyorlar. Senin bunlar... Yüksel’iiim!  Ne? Nasıl, nasıl! Ne dedin sen Yüksel! Ay, kalbim duracak! Sahi mi bu? Sahi mi söylüyorsun? Size ev mi alayım, diyorsun? Size yakın mı olalım? Taşınalım yani! İyi. Ama ev büyük olmasın Yüksel! Şöyle, zemin kattan, iki artı bir, kâfi.  Bizimki de durur, satmayız. Satmayız Emin değil mi? Satmayız Emin... Satmayız.    

 

 

Diğerleri

NE DİYORSUNUZ SEHER HANIM? Karabatak, Sayı: 42, Ocak-Şubat 2019

GELEN YOKTU Heceöykü, Sayı: 90, Aralık 2018-Ocak 2019

BİR DE KIZIMIZ VAR BİZİM Heceöykü, Sayı: 89, Ekim-Kasım 2018

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK Heceöykü,Sayı: 87, Haziran- Temmuz 2018

İÇ İÇE Karabatak, Sayı: 36, Ocak-Şubat 2018

KİTAPÇI Heceöykü, Sayı: 86, Nisan-Mayıs 2018

NEYSE Karabatak, Sayı: 27, Temmuz-Ağustos 2016

KADINLAR Heceöykü Sayı: 73, Şubat-Mart 2016

TENEKESİNE Heceöykü, Sayı: 72, Aralık 2015-Ocak 2016

BEDEL Heceöykü,Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

YUSUF Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

OYBİRLİĞİYLE Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

MUZAFFER AĞBİ'M Heceöykü, Sayı: 67, Şubat-Mart 2015

KONUŞMAK NİYE? Heceöykü, Sayı: 64, Ağustos-Eylül 2014

ANNESİYDİM  Heceöykü, Sayı: 62, Nisan-Mayıs 2014

KÜTÜPHANE  Heceöykü, Sayı: 61, Şubat-Mart 2014

ATEŞLE BARUT  Heceöykü, Sayı: 60, Aralık 2013-Ocak 2014

MERHAMET  Heceöykü, Sayı: 59, Ekim-Kasım 2013

VASİYET  Heceöykü, Sayı: 56, Nisan-Mayıs 2013

ALDI BENİ BİR KORKU  Heceöykü, Sayı: 55, Şubat-Mart 2013
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net