Ana Sayfa Biyografi Öyküler 14/28 Ada'dan Yazılar Söyleşiler Kitaplar Hakkımda Tez Albüm İletişim
Son Eklenenler
Önerdiklerim
ÖMER SEYFETTİN'İN HAYATI - Hece, Ömer Seyfettin -Hikâyenin Türkçe Sesi- Özel Sayısı, Sayı: 265, Ocak 2019

 

 

Ömer Seyfettin Gönen doğumlu. Doğum tarihi, 11 Mart 1884 (28 Şubat 1299).[1] Babası Ömer Şevki Efendi, alaydan yetişme bir asker. Sert bir adam. Ömer Seyfettin’in doğumunda yüzbaşı. Fazla yükselemiyor, ancak binbaşı oluyor; alaylı subayların II. Meşrutiyet’ten sonra tasfiyesi sırasında da ordudan ayrılıyor. Ömer Şevki Efendi’nin ailesi hakkında söylenenler çok farklı: Dağıstanlı, Kafkasyalı veya Kafkasyalı Türk olduğunu söyleyenler, hatta bunda ısrar edenler var; fakat Çerkez olduğuna dair izler ve ısrarlar da.[2]

Annesi Fatma Hanım ise İstanbullu aydın bir aileden. İsfendiyar Oğullarından Ankaralı Topçu Kaymakamı Mehmet Bey’in kızı. Müşfik, yumuşak bir kadın. Aile Rumelikavağı’nda, sonra da Kocamustafapaşa’da oturuyor. Nüfuzlu. Mehmet Bey’in babası, sarayın hasekilerinden; oğlu Faik Paşa da Abdülhamit devrinin tanınmış askerî doktorlarından oluyor.[3]  

Ömer Seyfettin, ailesi Gönen’den ayrıldığında yedi yaşındadır. Fakat unutamaz Gönen’i. Karalar Çiftliği’ni hatırlar, gittiği Mahalle Mektebi’ni hatırlar hep. Karalar Çiftliği, Gönen yakınlarında bir akraba çiftliği olup, sakinleri, komşu en az on köyün sakinleri gibi Çerkez göçmenlerdir. Yaz aylarını bu çiftlikte geçiriyor Ömer Seyfettin. Fakat çiftlikteki serbest ve yerli hayatla, dört yaşlarında gitmeye başladığı Mahalle Mektebi’ndeki medrese usulü “sert” eğitim, ailesinin hoşuna gitmiyor. Hatta Ömer Seyfettin, babasının şube reisi olarak bulunduğu Ayancık’ta, zamanın ilkokulu olan Sıbyan Mektebi’ne başlıyor, bir süre de gidiyor -ki Mahalle Mektebi’ne göre az çok ders okutulan bir yerdir- aile buradan da memnun kalmıyor; sonunda, Ömer Seyfettin, İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırılıyor (1892).[4]

Mekteb-i Osmani, bir özel okul. Kurucusu, Bahriyeli Hüseyin Avni Bey. Okulun ilk ve orta bölümleri var. Okulda yeni usulde eğitim yapılıyor; yabancı dil olarak da Fransızca okutuluyor.[5]

Aile, özellikle Ömer Şevki Efendi bu okuldan da memnun kalmaz. Çünkü Ömer Şevki Efendi, oğlunu kendisi gibi asker görmek istemektedir; burayı ise askerlik için fazlasıyla özgür ve modern bulur. Bunun üzerine, bir zaman sonra Mekteb-i Osmani’den alınıp Eyüpsultan Askerî Baytar Rüştiyesi’ne -ortaokuldur- yerleştirilir Ömer Seyfettin. Bu okulun yatılı dört şubesi vardır; bir şubesi “Sınıf-ı Mahsus” olup subay çocuklarına ayrılmıştır. Ömer Seyfettin de bu  “özel” şubededir. Normalde, dört yıllık öğrenimden sonra Kuleli Askerî İdadisi’ne geçilmesi gerekir;[6] fakat Ömer Seyfettin Kuleli’ye geçmez de Edirne Askerî İdadisi’ne geçer. Sebebini, arkadaşlarından Aka Gündüz şöyle anlatıyor:

“O zaman ‘Kuleli’ iki kısımdı. Bir aristokrat kısım vardı; orası zadegân kısmı idi. Sınıf-ı Mahsus’tu. Ama bizim Eyüp’teki ‘Sınıf-ı Mahsus’ gibi değil. Bir de ‘Haylazlar’ kısmı vardı. Birinci kısma giremezdik. İkinci kısım da bizim işimize gelmezdi. Edirne’yi daha cazip bulduk. Orası hem bir hudut şehriydi, hem de talebesi az ve sakin bir mektepti. Diğer taraftan Edirneli talebelere nazaran biz daha görgülü idik. Velhasıl ruhi bir süperyorite [üstünlük] arzusu da işe karıştı. Önce Ömer Edirne’ye gitti. Ben, önce Kuleli’ye geçmişken, ‘Ömer oradadır!’ diye, sonra ben de Edirne’ye gittim.”[7]

Edirne Askerî İdadisi’ni 1900’de bitirir Ömer Seyfettin, yaşı da on altıdır.[8]

Bu son iki okulun, Ömer Seyfettin’in biyografisinde özel yeri var. “Devrin edebî modası tiyatro”yla tanıştığında Rüştiye’de, okuma merakına yazma merakı eklendiğinde de İdadi’dedir.[9]

Edirne Askerî İdadisi’ni bitirince İstanbul’a döner. Bu kez Mekteb-i Harbiye-i Şahane’dedir. Harp Okulu’ndan da, Makedonya’nın karıştığı bir sırada, “sınıf-ı müstâcele” -yani “acil sınıf”- sayılan devresiyle birlikte sınavsız mezun edilir: 22 Ağustos 1903 (9 Ağustos 1319).[10]

Bu okulun, kişiliğindeki etkisi şu kavramlarla özetlenebilir: mertlik, güçlülük, özü sözü birlik ve fazilet. Aka Gündüz’ün anlattığı bir anekdot vardır, aktarmaya değer: Edirne’de bir arkadaşından dayak yer Ömer Seyfettin. Dediği şu olur: “...şimdi sen benden kuvvetlisin, beni dövdün. İleride dost olsak bile, ben seni mutlaka döveceğim.” O günden başlayarak spora girişir. O kadar ki işi bahçe duvarlarındaki demir parmaklıklarla idman yapmaya kadar götürür. Olayın tam altıncı yılı -artık Harbiye’dedirler- arkadaşının karşısına dikilir: “‘...bir gün karşılaşacağız.’ demiştim. Sözümü tuttum, hatta o kadar tuttum ki, sen bana az geleceksin. Güvendiğin iki arkadaşınla gel.” Gelirler. Ve Ömer Seyfettin, üçünü de haklar, hem de fena haklar. İdareye çıkartıldıklarında, yaralananlar, Ömer Seyfettin’in elinde “alet-i cariha” olduğunu söylerler. Bu, yalandır. Fakat huzuruna çıkartıldıkları paşanın da bu işin bıçaksız olacağına aklı yatmaz. Bu durumda Ömer Seyfettin’in söylediğiyse şu: “...emir buyurun, huzurunuzda ispat edeyim. Müsaade buyurun, her yumruk atışta kafalarını bir yerinden patlatmazsam, o zaman, ‘‘Alet-i cariha’ vardır!’ dersiniz.”[11]

Ömer Seyfettin’in ilk görev yeri, merkezi Selanik’te bulunan Üçüncü Ordu’ya bağlı İzmir Redif Tümeni’nin Kuşadası Redif Taburu’dur. Sınıfı, piyade; rütbesi, “mülazım-ı sani”.[12]

Görev yeri Kuşadası’dır ama, Kuşadası’nda değildir Ömer Seyfettin. 1903 Ağustos’u başında çıkan Bulgar ihtilalini bastırmak üzere, öteki redif taburlarıyla birlikte Rumeli’ne gönderilen taburuyladır; Kuşadası’na dönüşleri Eylül 1904’te olur. Kuşadası ve civarında (Ayasluğ [Selçuk/Efes]) 1907 Temmuz’u başına kadar kalır Ömer Seyfettin.[13] Tahir Alangu’nun verdiği bilgilere göre, 1907’de, dayısı olan İzmir Askerî Hastanesi Baştabibi Doktor Faik Paşa’nın nüfuzuyla İzmir’e gelir, yeni açılan Jandarma Okulu’na öğretmen olur. Jandarma, o günler için yeni bir kavram. İlk örgütlenme, yabancı uzmanların rehberliğinde Selanik, Kosova ve Manastır’da oluyor; bunu sonrakiler izliyor. İzmir de bunlardan. Ömer Seyfettin, jandarma örgütüne eleman yetiştirmek üzere açılmış okulda öğretmenlik yapıyor, bir yandan da örgütün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında bulunuyor, çalışmaların başındaki İtalyan Degiorgis Paşa’ya -Ö. Faruk Huyugüzel’e göre Miralay Tomas’a-[14] mihmandarlık ediyor.[15]

Ömer Seyfettin’in İzmir dönemi -ki 1909 yılı başlarına kadar sürer-[16] edebiyat çevresi bakımından zengin ve ilginçtir. Mehmet Necip’i (Türkçü), Baha Tevfik’i İzmir’de tanır Ömer Seyfettin. Yaşıtı Şahabettin Süleyman’la, küçüğü Yakup Kadri’yle tanışması da yine İzmir’de olur.[17] Tanıştığı gençlerden biri de Hakkı Tarık Us’tur. Aralarında dört beş yaş vardır. Üstelik Hakkı Tarık Us, Gördes’tedir. Fakat şiirlerine duyduğu yakınlıkla Kuşadası’na mektup yazmış; o günden beri de mektuplaşmaları kesilmemiştir.[18]   

Askerî Kıraathane, Ekmekçibaşı Kıraathanesi, Giritli Ali Efendi’nin Kemeraltı’ndaki Kütüphanesi, Chauvet’nin Birinci Kordon’daki Kütüphanesi, Giritli Hasan Efendi’nin ve Ali Ağa’nın Tilkilik’teki kahvehaneleri o yıllar İzmir’inin aydın mekânları. Ömer Seyfettin, bu İzmirlilerle buralarda buluşuyor, Mehmet Necip’ten (Türkçü), Baha Tevfik’ten gayet etkileniyor; kendisi de gençleri etkiliyor, onlara ağabeylik ediyor.[19] Tabii şiir ve yazıya ara verilmiş değil; yazdıklarının kimi İzmir’de yayımlanıyor, kimi de İstanbul dergilerine gönderiliyor. Serbest İzmir, Sedat ve Muktebes o dönemin İzmir gazete ve dergileri.[20] Serbest İzmir, başlangıçta dergi; adı da Haftalık İzmir. Hüseyin Hilmi -namı diğer Sosyalist Hilmi, bir diğeri İştirakçi Hilmi- dergiyi Bıçakçızade Hakkı Bey’den alınca gazeteye çeviriyor, adını da Serbest İzmir yapıyor.[21] Kadrosunda Ömer Seyfettin var, Baha Tevfik var. Hatta Baha Tevfik’in, “sermuharrirlik” yani başyazarlık dönemi de oluyor.[22] Ömer Seyfettin İzmir’den ayrılıp gidene kadar çıkıyor gazete; çünkü Ömer Seyfettin Balkanlar’a -yeniden, bu kez temelli- giderken Baha Tevfik’le Hüseyin Hilmi de gazeteyi kapatıp İstanbul’a gidiyorlar.[23]

Mehmet Necip –ki Türkçü Necip diye bilinir- 1872, Edirne doğumlu. Orta halli bir ailenin çocuğu. 93 Harbi nedeniyle yaşanan muhacirlikte çok etkilenir. Daha İptidaî Mektebi’ne giderken, “açık Türkçeyle yazılmış ders kitapları” ve Türkler, Türklük hakkında yayınlar ilgisini çeker. 1884 yılında girdiği Askerî Rüştiye’de, gelecek Meşrutiyet’in Cemal Paşa’sı ile sınıf arkadaşlığı sırasında dille, özellikle dilin iştikak (kelime türetme) dalı ile ilgilenir. Ayrıca babasının kitapları arasındaki Yunus Emre divanı, Âşık Garip vb hikâyeler, sade dilleriyle dikkatini çeker.[24]

Askerliği sırasında Anadolu’dan ve Rumeli’nden gelen çeşitli insan tiplerini yakından tanımak, dillerini öğrenmek imkânı bulur; dille, siyasetle ilgili kitaplar okur. Dört yabancı dilden okudukları, Türkçede de onlar gibi “açık ve tabii” dille eserler yazılabileceği düşüncesini güçlendirir.[25] Yapılması gereken, konuşma dilinin yazı dili olarak benimsenmesidir sadece. Bu da Türkçe için zor olmamalıdır. Bunun dayanağı olarak da yerel dillerden derlediği kelimelerin çokluğunu gösterir.[26]

Tekirdağ Mürefte’deki memurluğu sırasında “18 ve 19’uncu yüzyılın önde gelen rasyonalist ve pozitivist fikir adamlarının eserlerini” okur, onlardan etkilenir. Arkadaşlarıyla mektuplaşır, siyasî tartışmalara girer. Mektuplardaki, istibdat aleyhine ifadeler, memuriyetinin beşinci ayında tutuklanmasına yol açar, beş yıl ceza yer.[27]

İttihat ve Terakki’nin “teşkiline teşebbüsle suçlanıp mahkûm olur” ama İttihatçı değildir, gizli cemiyete hapishanede girer.[28] Oysa pek çok konuda onlardan ayrı düşünür: Turancılığa kapılmaz, evrimden ve bireyden yanadır. İttihatçıların “Birey yok, toplum var.” görüşüne karşı gelir.[29] Padişahın indirilip Meşrutiyet’in ilan edilmesini yeterli bulanları hayretle karşılar.[30]

1896-1898 yıllarını hapiste geçirir. Hapisliğin ikinci yılında, “hiç umulmadık bir anda Sultan Abdülhamid’in (içerdekileri) affettiği haberi gelir.” Edirne dışında istedikleri bir yerde oturmak şartıyla salıverilirler. Necip Bey, Bursa’yı seçer. On üç ay sonra, bir memurluk umuduyla İzmir’e gider, yerleşir.[31] Hizmet gazetesinin yönetimi kendisine bırakıldığında orada yazmaya başlar. 1901-1902 yılları yazılarından özellikle “Türkçe Dilimiz” başlıklı olanları dikkat çeker, o kadar ki konuşma diliyle yazma meselesi İzmir’in diğer gazeteleri Ahenk ve İzmir’de de tartışılır.[32]   

Mehmet Necip, temiz bir şöhretin sahibidir. Eylül 1912’de açılan Türk Ocağı İzmir şubesinin bir süre başkanlığını yapar. Talat ve Cemal Paşaları yakından tanır ama “bu imkânlarını şahsî ikbali için kullanmayacak kadar onurlu(dur)”.[33]

Baha Tevfik ise 1881, İzmir doğumlu. Mülkiye mezunu. Devlet hizmetinde fazla bulunmuyor. Felsefeyle ilgileniyor. Daha çok vulger materyalist Ludwig Büchner’den çeviriler yapıyor. Felsefe ve mizah dergileri çıkarıyor; çıkardığı her mizah dergisi kapatılıyor. Osmanlı Sosyalist Fırkası kurucuları arasında yer alıyor; fırkanın organı İştirak gazetesi de onun eseri. Baha Tevfik de İttihat ve Terakki’nin ırkçı ve Turancı görüşlerine karşı. Ayrıca, bu görüşlerin yanlış bir ulusallaşma ortamı yaratacağı iddiasında. Çünkü geçmişten alınacak hiçbir şeyimiz yoktur. Şöyle yazıyor: “Sözlerime inanmayanlar idamla, siyasî zulümlerle, kardeş ve ana baba katilleriyle, Yeniçeri kavgalarıyla dolu olan tarihimizi gözden geçirsinler. Sanat ve âdetler bakımından da aynı sonuçları elde etmek tabiidir. Dün Turan’ın kaba kelimeleri ile maksatlarını anlatabilen kafalar, bugün aynı vasıta ile medenî ihtiyaçları ifade edemezler. İleri bir kafa, ileri bir dil ister. Şu halde dünkü milliyetin, bugün olduğu gibi diriltilmesi faydalı değil, zararlıdır.”[34]

Mehmet Necip’in (Türkçü) “dilde Türkçülük” düşüncesinin[35] Ömer Seyfettin’i etkilediği açık. Külliyatı, bunun kanıtı. Baha Tevfik’in hangi yönde etkilediğine gelince: Bir kere, Ömer Seyfettin’in, Fransızca’ya ciddi eğilişi Baha Tevfik sayesinde oluyor. Bu konuda, Aka Gündüz, Ömer Seyfettin’den duyduklarını bakın nasıl aktarmakta:

“Baha Tevfik, buna -Ömer Seyfettin’e, NM- ‘Azizim, senin edebiyata büyük istidadın var. Fakat olduğun noktada kalacaksın. Katiyen ilerleyemeyeceksin. Bir ecnebi lisan bilmiyorsun. Mutlaka isim yapabilmek için Fransızca öğrenmelisin. Yoksa harabat [meyhane/eski zaman] şairleri gibi kalırsın.’ demiş. Bu sözler Ömer’e çok tesir etmiş. Bu sözleri hazmetmiş. Ertesi günden itibaren bir Fransız’ın pansiyonuna geçiyor. Türkçe konuşmamak için dışarıya az çıkıyor. Ayrıca müşküllerini de Baha Tevfik halleder ve ders verirmiş.”[36]

Sonra, Ömer Seyfettin’in, Batı edebiyatı ve düşünce dünyasıyla ilgilenmesi de Baha Tevfik’le oluyor. Bunu da Bezmi Nusret Kaygusuz’dan -İzmir’den arkadaşı- öğreniyoruz:

“Baha Tevfik Garp edebiyatı ve tefekkür âlemini gayet iyi tetkik etmişti. Hatta diyebilirim ki, Ömer Seyfettin’i de yetiştiren odur. (...) Gerçi vaktiyle ‘Pul’ mecmuasında ve ‘Mecmua-yi Edebiye’de bazı şiirleri intişar etmişti. Fakat bunlar alelade, kıymetsiz şeylerdir. İptida, Baha’nın irşadı ile Garp edebiyatına sarıldı.”[37]

II. Meşrutiyet’in ilanından (23 Temmuz 1908) sonra, 1909 yılı başlarında,[38] bağlı olduğu III. Ordu’nun merkezine, Selanik’e gönderilir Ömer Seyfettin. Bölgenin karışık yıllarıdır; sürekli Selanik’te kalmaz, seferî görevlerle hep yer değiştirir. Nitekim Velmefçe, Pirlepe, Osenova, Pirbeliçe, Serez, İştip, Babina, Demirhisar, Cumayıbâlâ, Razlık, Yakorit, Köprülü görevli bulunduğu köy ve kasabalardan bazıları.[39] Bu arada rütbe almış olacak ki Yusuf Balkan            -Askerî Doktor Albay- Ömer Seyfettin’in, Köprülü’de çalışırken üsteğmen olduğunu söylemektedir.[40]

Gördükleri, yaşadıkları fazlasıyla etkiler Ömer Seyfettin’i. Şöyle: Bulgar, Sırp ve Makedonyalı komitacıların yaptıkları, bir milli gayeye dayanmaktadır; dolayısıyla, başarılı olmaları demek, Balkanlar’ın parçalanması, Balkanlar’ın İmparatorluk elinden çıkması demektir. İşte bu yıkılış, hatta yok oluş korkusu, sadece Ömer Seyfettin’i değil, o dönemde Rumeli’nde bulunan ve çoğu asker olan aydınların, okuryazarların hemen hepsini şu düşünceye götürür: Mevcut yapıyı yeni bir milliyetçilikle korumak.

İttihat ve Terakki bu düşüncenin ürünüdür. Gerçi başlangıcı, Askerî Tıbbiye’den beş öğrencinin 1889’da kurduğu gizli örgüt İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’ne dayanır; arada yayın ağırlıklı Paris dönemi de vardır; fakat asıl dönemi, Selanik’teki subay ağırlıklı Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleşildikten sonradır. Birleşme tarihi: 1907. Neden asıl dönem? Çünkü örgüt, II. Abdülhamit tarafından 1878’de kapatılan Meclis’in yeniden açılması, yürürlükten kaldırılmış olan 1876 Anayasası’nın yeniden yürürlüğe konması için, bu tarihten itibaren başta Selanik olmak üzere bütün Makedonya şehirlerinde eylemler başlatır. Ta II. Meşrutiyet ilan edilene kadar. Örgüt, bu sonuçla prestij kazanır, bu arada, bir iki kez değişmiş adını bir daha değiştirip o bildiğimiz İttihat ve Terakki adını alır, ayrıca cemiyet olmaktan çıkıp fırka’laşır.

Ömer Seyfettin’in Fırka’yla ilişkisi, sanırım İzmir’den Rumeli’ne gelir gelmez oluyor. Bunu, M. Nermi Bey’in, Ömer Seyfettin’le tanışmalarına dair söylediği şu tasvirî sözlerden çıkarıyoruz:

“Onunla ilk karşılaşmamız Köprülü’de oldu. 1909’daydı, subaydı. Ben o zaman Selanik Hukuku’nda talebeydim. Biz Köprülü’ye, 1877 Savaşı’nda Morova kıyılarından geldik, aslında Leskofçalıyız. Anam babam oralı, ben Köprülü’de doğmuşum. Orada bir ‘İttihat ve Terakki Kulübü’ vardı. İnkılap -1908 II. Meşrutiyet’i yani, NM- yeni yapılmıştı. Her zaman Kulüp’e gelir, konuşurduk.”[41]

Bulunduğu zor şartlar altında dahi okumaya, şiir ve yazılara ara vermiyor Ömer Seyfettin, hatta ne yazık ki elimizde ancak bir kısmı bulunan günlüğünü de tutuyor:

“Ben şimdiye kadar birçok ruznameye başladım. Yalnız bir tanesini tamamladım. O da Balkan Harbi, Yunanistan esirliği esnasında yazdığımdır. Bu küçük cep defteri şimdi yeğenim Şerafettin’de.”[42]

Oburca okuyor Ömer Seyfettin. Öyle ki karakoldan karakola, kışladan kışlaya taşınırken, önde kır at, üzerinde kendisi, arkada da, kitap sandıklarını yüklediği, ipini de bir emir erinin çektiği bir katır oluyor.[43]

Sandıklarda neler olduğunu da M. Nermi Bey’den dinleyelim:

“Yanından ayırmaya razı olamadığı bu kitapları arasında romanlar, büyük Fransız düşünürlerinin eserleri, ünlü hikâyeci Guy de Maupassant’ın toplu eserleri de bulunuyordu.”[44]

Ömer Seyfettin, bu dönemde de şiir yazıyor daha çok. Hikâyesi var, ama az. Ayrıca Fransızcadan çeviriler de yapıyor. Çevirilerin de kimi hikâye. Bunların yayımlandığı dergilerse, ağırlıklı olarak, Selanik ve Manastır’da çıkan Bahçe, Kadın ve Hüsün ve Şiir; kısmen de, İstanbul’da çıkan Eşref ve Musavver Hâle.[45] Bir de Baha Tevfik’in, yine İstanbul’da çıkan Piyano’su. Burada daha çok kendi hikâyeleri yayımlanıyor.[46]

Bu dergilerden Hüsün ve Şiir önemli. Zira yazarları arasında değişime açık gençler olduğu gibi Âkil Koyuncu, Ali Canip gibi İttihatçılar da var.

Ömer Seyfettin, “Meşrutiyet’in ilanından az evvel”, yani henüz İzmir’deyken, Ali Canip’e, Selanik’e bir mektup yazar;[47] bunu, Rumeli’ne geldiğinde Yakorit’ten yazdığı 28 Ocak 1911 (15 Kânunusani 1326) tarihli mektup izler.[48] Bu mektuplarda Ömer Seyfettin sanattan nefret ettiğini, edebiyatın bir gayesi olduğunu ve dil’in de buna hizmet ettiğini söyler. İkinci mektubun son cümlesi, bu hizmet için Ali Canip’e açık bir çağrıdır:

“Bunu yalnızca başaramam. Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim. Ah, büyük fikir, sa’y [çalışma], sebat ister.”[49]

Sadece çağrı mı? “İhtilal” sözcüğü atlanmamalı. Mektup, Ömer Seyfettin’in, ülküsünde ta baştan kararlı olduğunun da kanıtı. 

Milli Edebiyat’ı bu iki mektupla başlatmak yanlış olmaz sanırım. Çünkü bu iki mektup Genç Kalemler dergisine, daha doğrusu derginin içerik değiştirmesine vesile olacak, dergi de bu haliyle yeni bir edebiyata beşiklik edecektir.

Evet, Ömer Seyfettin, edebî arayışının sonunda, kendine uygun bir çevre bulur. Fakat bu, İttihat ve Terakki’nin, yani politik milliyetçiliğin de kendi edebî sesini bulması demektir. Yalnız, İttihat ve Terakki’nin, bulduğuyla yetineceğini sanmıyorum. Bir kere, Genç Kalemler, İttihat ve Terakki’nin dergisi. Kadroda, Ali Canip’in ve Ömer Seyfettin’in yanı sıra yer alan üçüncü isim ise edebiyatçılığından çok sosyologluğuyla ünlü Ziya Gökalp. Hatırlatmalı mı? O da zaten İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyesi.

Selanik’teki bu siyasal, sosyal ve kültürel hareketlilik tesadüf değil. Çünkü Selanik Balkanlar’ın limanı. Ayrıca kozmopolit. Dolayısıyla ticarete açık olduğu kadar her çeşit akıma da açık. Birbirlerine muhalif, birbirlerinin can düşmanı örgütler ve onların mali kaynakları hep orada. Yabancı okullar da var, özel Türk okulları da. Sahne hayatı canlı: Konser ve tiyatro ekipleri geliyor sık sık.[50] Dahası, “Abdülhamit devrinin vesvesesi yüzünden İstanbul’da görülmeyen şeyler: elektrik, telefon, elektrikli tramvay” Selanik’te mevcut.[51]

Genç Kalemler’in bir “Yeni Lisan” dergisi olarak çıkışı 11 Nisan 1911 (29 Mart 1327) tarihli sayı ile olur.[52] Fakat bu tarihte Ömer Seyfettin Selanik’te değildir; hatta bir zaman daha, dergiye uzaktan ve yazı göndererek katkıda bulunacaktır. Askerlikten istifa edip Selanik’e gelmesi, “Primo-Türk Çocuğu”nun yayım tarihinden, yani Ocak 1912’den (Kânunuevvel 1327) sonradır.[53] Bir de ayrıntı: Ayrılırken öğrenim ücretinin geri ödenmesi de İttihat ve Terakki tarafından yapılır.[54]   

Ömer Seyfettin’in sivil yazarlık hayatı uzun sürmez. Trablusgarp Savaşı’nın ardından Balkan Savaşı da patlayınca yeniden orduya çağrılır. Garp Ordusu’nun 39. Alay’ına üsteğmen rütbesiyle katılır: 14 Eylül 1912. Önce Komanova’da Sırplar’a, sonra Yanya’da Yunanlılar’a karşı savaşır. Yanya savunması sırasında, 20 Ocak 1913’te Kanlıtepe’de esir düşer.[55] O an’ı Ruzname’sinden okuyalım:

“Artık harp sayfasını kapamalı. Kaçamadım. Yirmi bir neferle esir düştüm. Bulunduğumuz tepeden efzunlar [Yunan piyadeleri] göründü. ‘Teslim olun!’ diye haykırdılar. Biz de ellerimizi kaldırdık. ‘Teslim!’ diye bağırdık. Neferleri bağladılar, beni yüzbaşıya verdiler.”[56]

Esirliği sırasında, Ali Canip’e yazdığı bir mektup vardır -bu dönemle ilgili üç mektuptan ilki, 9 Temmuz 1913 tarihli olanıdır bu- psikolojisini ve esirlik sonrası için gönlünde yatanın ne olduğunu çok iyi anlatır: “...artık askerlikten çıktım, fakat asla memur olmak istemem. Yani hiçbir zaman bilmem ne kalemine başkâtip olmayacağım; hocalık da mizacıma göre biraz ağır meslek. Yalnız muharrirlik kalıyor.” Mektubun devamında, Ali Canip’ten Tanin için aracılık istiyor; sonuç alınamazsa... Evet, sonuç alınamazsa: “...yapacak bir şey kalıyor. Cemiyet’in -İttihat ve Terakki olduğunu söylemeye gerek var mı, NM- vilayetlerdeki gazetelerine başmuharrirlikle gitmek.”[57]

Tanin işi olmaz. İstanbul, Ömer Seyfettin’in sandığı gibi değildir çünkü. Balkan Savaşı’ndan sonra İttihatçılar şaşkın. İktidarı yeniden ve tamamen ele geçirmeleri, 23 Ocak 1913’te, o meşhur Babıâli Baskını’yla olabiliyor ancak. Nitekim Ali Canip de kayırılamamış, işsiz kalmış, selameti Çanakkale’de yeni açılan liseye edebiyat ve felsefe öğretmeni olmakta bulmuştur.[58]

Esirlik döneminde pek yazmaz Ömer Seyfettin. Hatta o günlerini, sonradan yazdıklarında da pek yansıtmaz. Tahir Alangu bunu askerlik mesleğinden gelmiş birinin, esirlikle düştüğü aşağılık duygusundan kendisini kurtaramayışına bağlamakta.[59]

Esirlik biter: 28 Kasım 1913. İstanbul’a bu şartlar altında döner Ömer Seyfettin: 17 Aralık 1913.[60]   

Yadırgar İstanbul’u. Savaşı kaybeden kadronun henüz toparlanamadığını, vaktiyle 6000 satılan Türk Yurdu’nun 600’e düştüğünü görür. “Tarihsiz ve kurşun kalemiyle yazılmış mektubu”nda hem bu gördüklerini yazar, hem de hayalini dile getirir Ali Canip’e: “‘Ah, Canip’in yerinde ben olsam!’ diyorum. İşte benim gayem: Civar köylerden birisinde küçük bir ev, birkaç dönüm tarla tedarik edip çekilmek. Fakat bu gaye o kadar uzak ki.”[61] Bununla birlikte, boş durmaz, “Türkçülük” hareketinin İmparatorluk’u parçalayıcı bir ideoloji bilindiği günlerde bile Ziya Gökalp’çı kadroyu savunur. Başyazarlığını yaptığı Türk Sözü dergisindeki yazılar, bunun sonradan da devam ettiğini gösterir.[62]

Türk Sözü, bir bakıma, İttihat ve Terakki’nin “halkçı kanadı”nın dergisi Halka Doğru’nun devamı. Tabii, tıpatıpı değil. Çünkü I. Dünya Savaşı kapıdadır, Türk Yurdu’ndaki “Turancı-Pantürkist” kanadın yolu yeniden açılmaktadır; Türk Sözü, çıkarken bunları dikkate alır. İlkesi: “Halka doğru gitmek, halk için çalışmak.” Hem nasıl almasın! Türk Sözü’nü çıkartan da yine Türk Yurdu’dur.[63]

23 Şubat 1914’te askerlikten ikinci kez ayrılıp sivil yazarlık hayatına döner Ömer Seyfettin.[64] Ali Canip’in, önce Çanakkale Lisesi’nde, sonra da Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğretmenliğinden olacak, yine 1914’te, o da Kabataş Sultanisi’nde edebiyat öğretmenliğine başlar. Bu görevi, ölümüne kadar sürer. Arada, İstanbul Üniversitesi’nde kurulan Tetkikat-ı Lisaniye Encümeni üyeliğinde ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi “edebî kıraat” öğretmenliğinde de bulunur.[65]

1915 yılında 31 yaşındadır. Uzun sürmüş bir bekârlık hayatından sonra, o yılın sonlarında Câlibe Hanım’la evlenerek evlerine içgüveyi girer. Câlibe Hanım, “İttihat Ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Kadıköylü Doktor Besim Ethem Bey’in kızı”. “Fransızların ‘Saint Euphemie Okulu’nda okumuş”; ayrıca, “Moda-Mühürdar sosyetesinden, ince, zayıf, zarif”. Yani Ömer Seyfettin’in kadın idealine uymadığı açık. Nitekim Anı Defteri’nin 4 Eylül 1918 günlü sayfası da bunu doğrulamakta:

“Evlenmeye kalkınca, bir komşum, karımı tavsiye etti. Ailesi için çok iyi şeyler söyledi. Bir gün sabahleyin Fenerbahçesi’nde buluştuk. Görüştük. Ben onu fena bulmadım. Zaten güzellikte gözüm yoktu. Hayalimde daima bir ev hanımı yaşattığım için, onu, sade çarşafıyla, mahcup halleriyle tam zevkime münasip buldum. Nikâhlandıktan sonra evlerinde görüşmeye başladım. Bir alafrangalık müptelası karşısında kaldığımı anlayınca titredim. Fakat tashih ederim, diyordum.”[66]

Yürümüyor evlilikleri. Sebep, Ömer Seyfettin’in, “kılık kıyafetle, hele modayla ünsiyeti pek az” bir adam oluşu mu? Belki. Câlibe Hanım’ın, “İstanbul’daki en büyük moda terzisi bir hanım” oluşu mu, “alafrangalıkları” mı?[67] Belki. 20 Aralık 1916’da kızları Fahire Güner (Elgen) dünyaya geliyor,[68] yine yürümüyor. Nihayet, Eylül 1918’de, bir çatışmanın ardından boşanıyorlar.[69]

Ömer Seyfettin, Manastır’dan kumandanı Cavit Paşa’nın Kalamış Koyu’ndaki küçük köşklerinden birine taşınır. Hayatını “Münferit Yalı” dediği bu köşkte tek başına tamamlar. Yan sokakta, Ali Canip’le annesi oturmaktadır; fakat ayrılık yarasının sarılması mümkün olmaz. Yusuf Ziya Ortaç’ın tanıklığı:

“Bu ayrılıktan çok yaralıydı Ömer. İki kere şikâyet etti. Bir kere, ‘İçim sıkılıyor. Ama zamanla geçer, değil mi?’ diye. Bir kere de (Câlibe Hanım) yeni kocasıyla yalısının önünden kahkahalar atarak geçtiği gün.”[70]

Esirlikte geçen 1913 yılında iki hikâyesi yayımlanır Ömer Seyfettin’in. Ertesi yıl yayımlananlarla bu sayı ona çıkar.[71] 1915, 1916 yıllarında ise yayımlanmış hikâyesi yoktur.[72] Hikâyenin yerini siyaset ve polemik almış gibidir.[73] Hikâyeye dönüşü 1917’de olur.[74] Zaten hikâyelerinin “yarısından çoğunu” da bu tarihten sonra üretir.[75] Hikâyesinin en fazla yer aldığı dergi de Yeni Mecmua.[76]

Yeni Mecmua’nın çıkışı I. Dünya Savaşı’nın üçüncü yılı sonudur: 12 Temmuz 1917. Bu üç yıl içinde ordu yıpranıyor, ekonomik düzen bozuluyor, halk manen perişan oluyor; bu durum -üstüne bir de yağma ve vurgunlar binince- İttihat ve Terakki muhaliflerini haliyle güçlendiriyor. 1917 yazında Filistin Cephesi’nde felaket sürmektedir ama Kafkas Cephesi’nde Ruslar çözülmüştür. Çanakkale’de bir sakinlik vardır. İttihatçı kademeler umutlanır, umudu canlı tutmak için “zâbitân ve asâkiri teşvik ve teşcî” -bugünkü dille: “subay ve askerleri gayretlendirme ve cesaretlendirme”- kampanyası başlatırlar. Yeni Mecmua işte bu şartların ürünü.[77]   

Bu kampanyada ve sonrakilerde yazarlara “büyük ücretler” ödeniyor;[78] bu bilindiğinden, Ömer Seyfettin’e saldıranlar da onun Yeni Mecmua ile başlayan hikâyeciliğini Harbiye Nezareti’nin “‘yüksek ve aşırı’ ücret”ine bağlar ama bu, Ömer Seyfettin için doğru değildir.[79] Çünkü... Tahir Alangu’dan okuyalım:

“Onun hikâyeleri, ta Selanik günlerinden bu yana, Ziya Gökalp’ın öncülüğünden ve Parti’nin kültür politikasının başlıca ilkelerinden ayrılmamıştı. Ömer Seyfettin, bir kadro adamı ve parti yazarı olarak, İttihat ve Terakki Partisi’nin ... şekillendirdiği kültür ve edebiyat ilkelerine ta başından beri katılmış, bu ilkeleri koyanlar ve götürenlerin başında yer almıştı.”[80]

Yani Ömer Seyfettin’in ülkücülüğü yeni değil, eski. Dolayısıyla saldırılar zayıf. Bununla birlikte İttihat ve Terakki’yle de tam uyuşmuyor Ömer Seyfettin. Yine Tahir Alangu:

“Birçok olaylar ve sorunlarda Parti’nin gidişinden memnun olmamış, (fakat) politikasına yeni bir yön vermek isteyenlerle her zaman anlaşmıştı. Bundan dolayıdır ki, onun, sonuna kadar İttihat ve Terakki Partisi’nin birinci sıradan kodamanları arasına yükselemediğini, bunu istemediğini, buna özenen ve bu yola koşulan Celal Sahir gibi parti liderleri ile ön safta, sıkı işbirliği hâlinde hiçbir zaman bulunmadığını görmekteyiz.”[81]

Tam burada, Anı Defteri’nin 8 Ocak 1918 günlü sayfasından iki cümleyi hatırlamalı: “Türk Yurdu şimdilik Celal Sahir’in elinde. Onun da aklı fikri para kazanmakta, ticarette.”[82]

Fakat güçlü saldırılar da var. Örneğin Ömer Seyfettin’in Türk olmadığı halde Türkçülük yaptığı iddiası bunlardan biri. Türk âdetlerini hafife aldığı, İslamiyet’le ilgisi olmadığı da diğerlerinden ikisi.[83]

Ömer Seyfettin, doğru, İttihat ve Terakki’yle her zaman uyuşmuyor. Fakat bu onun rasgele bir Partili olduğunu göstermez. Göstermeyeceğine Selanik günleri de kanıttır, İstanbul yılları da. Bir kere, Ziya Gökalp’a yakındır Ömer Seyfettin. Parti Genel Merkezi’nin kâtiplerindendir. “Teşkilat-ı Mahsusa” denilen örgütten - Parti içi Parti, ya da “derin” Parti anlayınız- içindeki trafikten haberlidir. Sadece haberli mi; Yakup Cemil Olayı öncesi Yakup Cemil’i uyaracak kadar da taraftır.[84]

Bütün bunlar, Ömer Seyfettin’in Parti’yle ilişkisinin Parti kültür politikası ile sınırlı olmadığını gösterir. Öyleyken, ne kaçan İttihatçılar arasında yer alır, ne de tutuklanan. Gerçi, Ziya Gökalp’ın tevkif edilişi, Bekirağa Bölüğü’ne götürülüşü, Malta’ya sürülmek üzere Kız Kulesi açıklarında gemiye bindirilişinde (27 Mayıs 1919) hep yanındadır. Hatta İttihat ve Terakki’nin -Parti 3 Kasım 1918 kongresinde ad değiştirir- devamı olan Teceddüt Fırkası’nın da içindedir. Bunlar birer tespit. Fakat Ömer Seyfettin’in -çok kimseyi şaşırtacak şekilde- “azılı İttihatçı düşmanı Hürriyet ve İtilafçılarla dost geçinmesi” de bir başka tespit. Yorumu, acaba Tahir Alangu’nun yaptığı mı?

“Ömer Seyfettin’in azılı İtilafçılarla ahbaplık edişi, onlarla aynı sırada ve ülküde birleşmeye yönelen bir değişiklik geçirmiş olmasından değildi. Üstelik Hürriyet ve İtilafçılar da İttihat ve Terakki’den kopmuş olanlardan kurulmuştu. İttihat ve Terakki’nin üst kademelerine yükselmeye niyet etmemiş, savaşın önüne çıkardığı uygun talan fırsatlarından yararlanmayı düşünmemiş olan Ömer Seyfettin’in, yıkılışın ortasında politika adamlarından bekleyebileceği hiçbir şey olamazdı.”[85]

Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua ile sıkı ilişkisi sekiz ay kadar sürer. Saldırılar, dedikodular, savaşın kötü gidişi onu yeni arayışlara götürür. Edebî incelemelere başlar.[86] Hikâyesindeki, esirlik sonrası görülür olan mizah artar.[87] İçindeki profesyonel yazarlık arzusuyla başka yerlerde de yazmaya başlar: Vakit, Zaman, Diken, Büyük Mecmua, İfham, Yeni Dünya...[88] Yeni Mecmua ile ve hele İttihat ve Terakki ile ilişkisini azalttıkça Parti yazarlığından halk yazarlığına doğru bir değişmeye de girer.[89] Efruz Bey ve Câbî Efendi karakterleri etrafında dönen hikâyelere hız vermesi de bu dönemdedir.

Ömer Seyfettin, ne kaçan İttihatçılar arasındadır, ne tutuklanan; ancak, bu durum Ömer Seyfettin’in aleyhine yorumlanmamalı. Zira Ziya Gökalp’la birlikte tutuklananlar 27 kişidir. Birkaç gün içinde ulaşılan rakam da nihayet 97. Yani tutuklamalar dar tutuluyor. Muhalefeti bütünüyle susturmak benimsenmiyor.[90] Nitekim Mütareke basını da bunu kanıtlar: Alemdar, Peyam-i Sabah Padişahçı’dır; fakat yanı sıra Akşam, İkdam, Yeni Gün, Tasvir, Vakit gibi Anadolucu, “Kuvayı Milliyeci” gazeteler de vardır. Birlikte yayımlanırlar.[91]

Ayrıca, Hıfzı Tevfik’in anlattığı, muhtemelen 1920 Şubat başına ait bir anekdot da Ömer Seyfettin’in gönlünün Mütareke’deki yerini apaçık verir:

“O, Kabataş sırtının Boğaz’a hâkim bir noktasında birden durarak bana eliyle denizi gösterdi, bu denize yabancı olan şeyleri gösterdi. Sonra daha uzakta, göğün maviliklerine karışmış gibi duran kubbeleri, minareleri gösterdi. Yüzünde daimi şetaretini bir an için gölgeleyen acı bir melal dolaşırken dedi ki:

‘Askerlikten istifamı verince, vatanıma olan borcumu hocalıkla ödemek, yaşamak için de muharrirlikle kazanmak isterdim. Lakin anlıyorum ki, yeniden maceralar arkasında koşmaya mecbur kalacağız.’”[92]

1920 Şubat ortalarında hastalanır. Hastalığı 25 Şubat’ta artar. Önce nevralji sanılır. Sonra beyin romatizması teşhisi konur. Verem dendiği, ansefalit letarjik dendiği de olur. Bu kararsızlıkların ardından 4 Mart’ta Haydarpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılır. Kurtarılamaz, 6 Mart’ta ölür. Otopside anlaşılır ki ölümü şekerdendir.[93]

6 Mart, ilginç bir tarih. Çünkü İstanbul’un İtilaf devletlerince işgali 16 Mart’tadır. BMM’nin açılışı 23 Nisan’da. Aydınların, sanatçıların -bir örnek: Mehmet Akif- İstanbul’dan Ankara’ya geniş ölçüde katılmaları da bundan sonra.[94]

Ertesi gün arkadaşlarından, sanatçılar ve gençlerden oluşan bir cemaat eşliğinde Kadıköy-Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedilir Ömer Seyfettin. 1939 yılına kadar burada yatar. Mezarlığın tramvay garajına çevrilecek olması üzerine, mezarı 23 Ağustos’ta Zincirlikuyu Asrî Mezarlık’a taşınır.[95]

 

 


* Bu yazı Ömer Seyfettin –İslamcı, Milliyetçi ve Modernist Bir Yazar- adlı çalışmamızda (Kaknüs, İstanbul, 2004) yer alan ilgili bölümün genişletilmiş, yeniden düzenlenmiş şeklidir.

[1] Tahir Alangu, Ömer Seyfeddin/Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May, İstanbul, 1968, s.27.

[2] Tahir Alangu, a.g.e., s.21-22. 

[3] Tahir Alangu, a.g.e., s.24-26,38.

[4] Tahir Alangu, a.g.e., s.27-28,32,36-37,49-50.

[5] Tahir Alangu, a.g.e., s.49-50.

[6] Tahir Alangu, a.g.e., s.60.

[7] Tahir Alangu’nun 7 Ağustos 1953 günü Ankara-Keçiören’de Aka Gündüz’le yaptığı konuşmadan: Tahir Alangu, a.g.e., s.64.

[8] Tahir Alangu, a.g.e., s.68.

[9] Tahir Alangu, a.g.e., s.61-63, 68-69.

[10] Tahir Alangu, a.g.e., s.79,81.

[11] 24 Ağustos 1939 tarihli Vakit’ten aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.76-79.

[12] Tahir Alangu, a.g.e., s.85.

[13] Ö. Faruk Huyugüzel, “Ömer Seyfeddin’in İzmir Yılları ve Bu Devrede Yazdığı Hikâyeler”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984, s.80-81,83.

[14] Bu ve bu dönemle ilgili öteki düzeltmeler için bakınız: Ö. Faruk Huyugüzel, a.g.m., s.80-84.

[15] Tahir Alangu, a.g.e., s.93.

[16] Ö. Faruk Huyugüzel, a.g.m., s.80-85.

[17]Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir, 1955, s.43’ten; Aka Gündüz’ün 24 Ağustos 1939 tarihli Vakit’te yayımlanan konuşmasından ve 7 Ağustos 1953 günü Aka Gündüz’le yapılan konuşmadan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.96-97.

[18] Tahir Alangu, a.g.e., s.91.

[19] Yakup Kadri, “Ömer Seyfettin Bey”, İkdam, 10 Mart 1336 [1920]’dan ve Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir, 1955, s.25-26’dan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.95-96, 102-103.

[20] Tahir Alangu, a.g.e., s.101.

[21] Ayrıca bakınız: Ö. Faruk Huyugüzel, a.g.m., s.85-87.

[22] Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir, 1955, s.25-26’dan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.102-103.

[23] Tahir Alangu, a.g.e., s.103.

[24] Ömer Faruk Huyugüzel, Necip Türkçü, TDK, Ankara, 2014, s. 9-11.

[25] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 13

[26] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e, s.14-15

[27] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 18-20.

[28] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 21

[29] Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı/Meşrutiyet Dönemi, May, İstanbul, 1976, s.491-492

[30] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 21

[31] Ömer Fauk Huyugüzel, a.g.e. s. 20, 25

[32] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 26-27

[33] Ömer Faruk Huyugüzel, a.g.e. s. 29, 31

[34] Şükran Kurdakul, a.g.e., s.518-519.

[35] Mehmet Necip’in düşünceleri ve karakteri ile ilgili bakılacak bir başka kaynak: Tahir Alangu, a.g.e., s.196-201.

[36] 24 Ağustos 1939 tarihli Vakit’te yayımlanan konuşma ile kendisiyle 7 Ağustos 1953 günü yapılan konuşmadan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.97.

[37] Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir, 1955, s.25-26’dan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.102.

[38] Ö. Faruk Huyugüzel, a.g.m., s.85.

[39] Tahir Alangu, a.g.e., s.109-110.

[40] 28 Mayıs 1966’da Yusuf Balkan’la yapılan konuşmadan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.110.

[41] 18 Aralık 1963 günü M. Nermi Bey’le yaptığı konuşmadan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.112-113.

[42] Ömer Seyfettin’in anı defterinden aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.117.

[43] Tahir Alangu, a.g.e., s.115-116.

[44] 18 Aralık 1963 günü M. Nermi Bey’le yaptığı konuşmadan aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.116.

[45] Tahir Alangu, a.g.e., s.127,148.

[46] Tahir Alangu, a.g.e., s.155.

[47] Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfeddin Hayatı-Eserleri, Remzi, İstanbul, 1947, s.30-31.

[48] Ali Canip Yöntem, a.g.e., s.11.

[49] Ali Canip Yöntem, a.g.e., s.11.

[50] Ali Canip Yöntem, a.g.e., s.168.

[51] Ali Canip Yöntem, “Bizim Selanik’te Bir Gezinti”, Yakın Tarihimiz, Cilt:1, Sayı:7, 12 Nisan 1962’den aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.171-172.

[52] Ali Canip Yöntem, a.g.e., s.13.

[53] Tahir Alangu, a.g.e., s.180-181,586.

[54] Tahir Alangu, a.g.e., s.168. 

[55] Tahir Alangu, a.g.e., s.212,258.

[56] Ömer Seyfettin, Falaka, Kaşağı, And, Boş İnançlar/Bütün Eserleri: 8, Bilgi, Ankara, tekrar basım: 1999, s.91.

[57] Ömer Seyfettin, Sanat ve Edebiyat Yazıları/Bütün Eserleri: 14, Bilgi, Ankara, birinci basım:1990, s.202.

[58] Tahir Alangu, a.g.e., s.262-263.

[59] Tahir Alangu, a.g.e., s.264.

[60] Tahir Alangu, a.g.e., s.264. Alangu’da miladi tarihe çevirmede yanlışlık var. 

[61] Ali Canip Yöntem, a.g.e., s.27.

[62] Tahir Alangu, a.g.e., s.272-274.

[63] Tahir Alangu, a.g.e., s.272.

[64] Sadık Tural, “Ömer Seyfeddin’in Hayatı ve Eserleri”, Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984, s.11.

[65] Tahir Alangu, a.g.e., s.297-298.

[66] Tahir Alangu, a.g.e., s.304-308.

[67] Metin Kayahan Özgül, “Ukbâ’dan”, Töre, Mart 1982, sayı:130, s.34.

[68] Tahir Alangu, a.g.e., s.313-314.

[69] Ayrıntısı için Anı Defteri’nin 4 Eylül 1918 günlü sayfasına bakınız: Ömer Seyfettin, Olup Bitenler, Toplumsal Yazılar/Bütün Eserleri: 15, Bilgi, Ankara, birinci basım: 1992, s.221-224. Bu konuda bakılacak bir başka kaynak: Necati Güngör, “Babasını Hiç Görmedi”, Son Kadınlar 1 [dizinin ilk yazısı] Milliyet, 17 Mayıs 2000.

[70] Yusuf Ziya Ortaç, Portreler, İstanbul, 1960, s.124’ten aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.311-312.

[71] Tahir Alangu, bu sayıları üç ve dokuz olarak verir: a.g.e., s.277.

[72] Tahir Alangu, a.g.e., s.329.

[73] Tahir Alangu, a.g.e., s.272.

[74] Tahir Alangu, a.g.e., s.338.

[75] Cemil Yener, “Ömer Seyfettin’in Öykücülüğüne Toplu Bir Bakış”, Türk Dili [Türk Öykücülüğü Özel Sayısı], cilt:XXXII, sayı:286, Temmuz 1975.

[76] Tahir Alangu, a.g.e., s.338.

[77] Tahir Alangu, a.g.e., s.344-347. 

[78] Tahir Alangu, a.g.e., s.364.

[79] Tahir Alangu, a.g.e., s.393.

[80] Tahir Alangu, a.g.e., s.394.

[81] Tahir Alangu, a.g.e., s.394.

[82] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri/Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar [Haz: Hülya Argunşah], Dergâh, İstanbul, 2000, s.257.

[83] Ayrıntı için bakınız: Tahir Alangu, a.g.e., s.395-407.

[84] Ayrıntı için bakınız: Tahir Alangu, a.g.e., s.427-438.

[85] Alıntı ve ayrıntı için bakınız: Tahir Alangu, a.g.e., s.438-445,553.

[86] Tahir Alangu, a.g.e., s.365,447. 

[87] Tahir Alangu, a.g.e., s.277,447. 

[88] Tahir Alangu, a.g.e., s.447,-448. 

[89] Tahir Alangu, a.g.e., s.469.

[90] Tahir Alangu, a.g.e., s.546,548.

[91] Tahir Alangu, a.g.e., s.551.

[92] 17 Mart 1920/1336 tarihli Vakit’ten aktaran: Tahir Alangu, a.g.e., s.555-556.

[93] Tahir Alangu, a.g.e., s.562,564,566.

[94] Tahir Alangu, a.g.e., s.571.

[95] Tahir Alangu, a.g.e., s.563,571-572.

 

 

 

 

 

Diğerleri

ÖMER SEYFETTİN'İN HAYATI - Hece, Ömer Seyfettin -Hikâyenin Türkçe Sesi- Özel Sayısı, Sayı: 265, Ocak 2019

SABAHATTİN ALİ'NİN DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE Hece Sabahattin Ali -Susturulamayan Ses- Özel Sayısı, Sayı: 253, Ocak 2018

DÜŞMEKLE DOĞMAK ARASINDA Heceöykü, Sayı: 80, Nisan-Mayıs 2017

AHMET HÂŞİM HAKKINDA Hece -Ahmet Hâşim Özel Sayısı- Sayı: 241, Ocak 2017

KAHRAMANLARIM Heceöykü, Sayı: 78, Aralık 2016-Ocak 2017

ARA'YIŞ, SAİT FAİK, GERÇEK, 50 KUŞAĞI, SOL Heceöykü, Sayı: 77, Ekim-Kasım 2016

ERKEĞİN İCAZETİYLE Hece, Sayı: 161, Mayıs 2010

HİKÂYE DE , ÖYKÜ DE Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

ŞEHİR İLİŞKİLERİNİN ADAPAZARI ÖZELİNDE KISA TARİHİ Hece [Şehirlerin Dili Özel Sayısı] Sayı: 150-151-152, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009

GÜNLÜK VE MAHREM Hece -Günlük Özel Sayısı- Sayı: 222-223-224, Haziran-Temmuz-Ağustos 2015

ÖYKÜDE FİNAL Heceöykü, Sayı: 69, Haziran-Temmuz 2015

BAŞKAN GELİNCE Hece, Sayı: 219, Mart 2015

YAZARIN YAZARDAN ALDIĞI Heceöykü, Sayı: 68, Nisan-Mayıs 2015

ÖLÜM KORKUSU VE KAYGISI ETRAFINDA ÖYKÜLERİMİZ, Heceöykü, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2006

"ÜÇÜNCÜ ÖYKÜLER" NE TAŞRA DERGİSİYDİ NE DE NİTELİKLİYDİ Hece, Sayı: 69, Eylül 2002

BAŞUCUMDAKİLER Heceöykü, Sayı: 66, Aralık 2014-Ocak 2015

PEYAMİ SAFA'NIN DİLİ, ÜSLUBU VE TÜRKÇEYE DAİR DÜŞÜNCELERİ Hece -Bir Tereddüdün Aydını Peyami Safa Özel Sayısı- Sayı: 217, Ocak 2015

MEMLEKET HALLERİ, GEÇİŞKENLİK VE EDEBİYATA YANSIMASI Hece, Sayı: 213, Eylül 2014

HALK HİKÂYELERİ YENİDEN YAZILIR VE YORUMLANIRKEN  Heceöykü, Sayı: 32, Nisan-Mayıs 2009

RÖNESANS DÜŞÜNCESİ  Hece -Batı Medeniyeti Özel Sayısı- Sayı: 210-211-212, Haziran-Temmuz-Ağustos 2014
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

Kitaplar
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net